22 Şubat 2016 Pazartesi

ARA ELEMAN MI, KALEM EFENDİSİ Mİ?


                                   ARA ELEMAN MI, KALEM EFENDİSİ Mİ? (*)




                                                                                  





     Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’a göre (Ağustos 2013), Türkiye ‘konumu itibariyle’ mucit (buluşçu) çıkaramazmış, onun için gençler ara eleman olarak yetişmeli, kalem efendisi olmamalıymış.

     Ne yazık ki, tarihsel, kültürel bağlamda doğru söyledikleri. Çıkaramaz değil ama, çıkarılmadı, izin verilmedi. Destek değil, köstek olundu. Bunu destekleyen örnek çok. İlkin Osmanlı Bilgini Takiyüddin geliyor aklıma. Takiyüddin 1575’te İstanbul-Tophane sırtlarında bir gözlemevi kuruyor. Çok değil, beş yıl sonra, 1580’de Şeyhülislam Kadızade’nin, ‘gözlem yapılması uğursuzluk olup yıldızların sır perdelerini küstahça aralama yürekliliğini gösterme kötü bir sona götürür’ denilen fetvası, III. Murat’ın da buyruğuyla denizden topa tutularak yıkılıyor. Neden? İlber Ortaylı’ya göre, o arada olan depremin nedeni gözlemevidir diye söylenti yayılıyor. (1) Veba salgınını bu gözlemevinin varlığına yoranlar da olmuş. Gözlemevi yıkılsın diye Sarayın önünde büyük gösteriler yapılmış, ‘iztemezük’ denmiş. Yani ‘mili irade’ istememiş, gökyüzündeki melekleri gözlüyorlarmış çünkü.

     Bir örnek daha, Darülfünun (üniversite) Müdürü  Hoca Tahsin Efendi (1812-1881), canlıların havasız ortamda yaşayamadıklarını kanıtlamak için deneyler yapınca, Tanrının işine karışıyor diye dinsizlikle suçlanıyor, baskılar sonucu müdürlükten alınıyor. Hoca Tahsin Efendi kırgın, cehaletten bunalmış, şöyle iki dize yazmış. (2)

      Cehalet mültezem, kesb-i kemâldir cünhamız, bildim

     İlahi, cürm-ü tahsil-i ilimden tövbeler olsun

    (Suçumuz olgunluk kazanmakmış, oysa bize cehalet gerek, anladım.

   Tanrım, bilim öğrenme suçundan tövbeler olsun.)

     Ölüm döşeğinde de şunları söylüyor: “(…) Benim sonsuz bilime yönelmem, tam tersine hakkıyla dindar olmak ve aklımın sınırlarını sınamak içindi(…).” (3) Hakkıyla dindar olmak istemiş, siyasal İslamcı olsaydı bunlar başına gelmez, el üstünde tutulurdu.

     Erdoğan Bayraktar şunu da diyor: Bu ülke Müslüman bir ülke, tarihten gelen bir yapısı var. Gençlere de, öyle düşünmekle, yazmakla, araştırmakla zaman yitirmeyin, pratik olun diye sesleniyor.(5)

     Ünlü Bilimci Richard Dawkins hesaplamış, tüm Müslümanların aldığı Nobel Ödülü sayısı, Cambridge Üniversitesi’nin Trinity Koleji’ndeki bilimcilerin aldığından az. (4)

     Erdoğan Bayraktar, gençlere ‘kalem efendisi’ olmayın diyor. Bu bir İbn Sina, İbn Haldun, Farabi, Ali Kuşçu, Cahit Arf, bir Albert Einstein olmayın demektir. Bilimden uzak durun demektir, diyor zaten, ara eleman olun, tekniker olun. Öğretmenleri, ellerine kılavuzlar vererek yaratıcılıklarının önünü kesip bu düzeye indirdiler bile. Oysa, Spears’ın deyişiyle, program, öğretmenin kafasında ve kalbindedir. (10)

     İslam akıl dinidir, diyen Maturidi (853-944), akılcı bir felsefe akımı olan ‘Mutezile’nin öncüleri Müslüman değil miydi? Ama bunları ellerinin tersiyle ittiler, İmam Gazali’ye döndüler. Çünkü o akıl yok, nakil var dedi.

     1939’da Abraham Flexner’ın ‘Yararsız Bilginin Yararı’ başlıklı bir yazısı (Harpers Magazine dergisi, sayı:179) yayımlanıyor. Yararsız sanılan bilgiler sonradan işe yarıyor. Öyle ki birçok buluş, daha önce ortaya konup da ne işe yarayacağını kimsenin bilmediği ‘yararsız bilgiler’ sayesinde gerçekleşmiştir. Başka bir deyişle, öyle kuramlar var ki, bulan bile o anda ne işe yarayacağını kestiremiyor.

     Marconi radyoyu icat ediyor, ama ondan 100 yıl önce Maxwel ‘elektromanyetik kuramı’nı geliştirmesiydi, icat edebilir miydi, kuşkulu… Albert Einstein de ‘görecelik kuramı’nı  Gauss’a, Riemann’a borçlu. (5)

     Yineleyelim, eski Bakan bizde buluşçu çıkmaz diyor. Çıkmaz değil, çıkarılmaz. ‘4-4-4’le (artı koymaya elim varmıyor)  hiç olmaz. Özel çabalarıyla öne fırlayıp çıkan bilimcilerin başına da gelmedik kalmaz. Tek örnek yeter, üniversiteden kovulan dünyaca ünlü Muzaffer Şerif…

     Eski Bakan, pratik olun, teknolojiyi iyi kullanın diyor. Teknolojiden de uzak dururlardı çok eskiden, ‘gâvur icadı’ derlerdi. Şimdi teknolojiyi seviyorlar, ama onun temelinde sorma, sorgulama, araştırma, deney, gözlem, kısacası bilim olduğunu görmediler, görmek istemediler. Üzümünü yediler, bağını sormadılar. Bilim Aydınlanmanın, özgür aklın ürünüdür. Aydınlanmadan korktular, bilimin felsefesinden uzak durdular. Çünkü bilimde ezber yok, anlamadan belleme yok, dogma yok. Bilimde kuşku var, sorgulama var, özgür ve eleştirel düşünce var. Leonardo da Vinci’nin sözü bu: “Kuramı bir yana bırakıp uygulamayı yeğleyenler, gemisini dümensiz, pusulasız yürüten bir gemiciye benzer ve bunlar hiçbir zaman nereye savrulacaklarını bilemezler”      

     Eski Bakan, dünyanın bütün bilgilerini alın diyor, bilgi üretin demiyor ama.

      Psikiyatrist Orhan Öztürk, çocuklarımızı korku kültürü içinde nasıl meraksız kılıyoruz, onu anlatıyor. (6)

     “ Çocuk dinsel, yarı dinsel korkutmalarla (Allah çarpar, cin çarpar, öcü, şeytan ve birçok ürkütücü soyut kavram) sıklıkla karşılaşmakta, özellikle alışılmış mekânın dışına çıkmaya ya da yeni bir şeyi, yeri keşfetmeye karşı olan ürkütmeler, Allah, cin, şeytan korkusu çocuğun çevresinin çapını genişletmesine karşı önemli engel olmaktadır. (…) Yetke (otorite) olabilecek nesnelere karşı korku aşılayıcı tutumlar, en başta baba olmak üzere çok çeşitli yetke örnekleri korkulan nesneler olmaktadır. Baba korkusu, üst korkusu, devlet korkusu, Allah korkusu gibi…

     Tüm bunlar çocukta benlik özerkliğine dayanan ve bireye özgü içsel yargılama dizgesi (sistem) olan bir vicdan yapısı (süperego) yerine, dışarıdan gelecek cezaya ve korkuya dayanan bağımlı bir vicdan yapısının oluşmasına neden olabilmektedir.

     Tanımladığım kısıtlayıcı baskılarla birlikte, evreni ve insanı soruşturmayan, insanın araştırıcı yönünü sınırlayan, sorgulamadan kul olma duygusunu aşılayan, yalnızca duygusal inanmaya değer veren, anlamanın önemini yadsıyan boş inançlarla saptırılmış olan din eğitiminin ve uygulamalarının yaygınlığı ve egemenliği de bilme dürtüsünün körelmesini, köklü bir kişilik özelliği olmasını önlemektedir. (…) Bu ülkede çocuk büyüdükçe artık soru sormadan, düşünmeden öğrenen, anlamadan inanan bir kişi olmaktadır.”

     Aysel Ekşi de doğruluyor bunu: Ülkemizde gençlerin- genellikle- merak edip araştırması, kendiliğinden tasarlaması, yaratıcı olması evde de, okulda da, çevrede de desteklenmiyor. (7)

     Osmanlı yaklaşık 350 yıl (1517-1882) Mısır’da kalıyor, piramitleri merak eden bir kişi bile çıkmıyor. (6) Batı Yenidendoğuşu (Rönesans), Aydınlanmayı yaşarken oralarda ne olup bitiyor, bunu da merak etmiyorlar.

     Albert Einstein, merakı (bilme dürtüsü) küçük, narin bir bitkiye benzetiyor. Bu bitkinin gereksinmesi uyaranlardır, özgürlüktür. Kişide özgür, özerk, sorgulayıcı düşünce yapısı gelişirse araştırıcı, bilimsel düşünceli, dahası sanatsever olur. (6)

     Bilimsel tutum, kuşku duymayı, nesnel olmayı, gerçekle söylentiyi ayırmayı, eleştirel bakış içinde olmayı, olaylar arasında nedensel bağlar kurmayı gerektirir. Bilimden nasibini almayansa kopyacı, aktarmacı, aşırmacı olur.

     Düşünen soru sorar, soran düşünür. B.Disraeli’nin deyişiyle, cehalet soru üretmez. Ama bilim soruyla gelişmiştir. Bir Newton çıkmış, elma düşüyor da Ay neden düşmüyor, diye sormuş. Konya Karatay Medresesi’nin (1251) kapısında şöyle yazıyormuş: Essual’u nısf-ul ilm (Sormasını bilmek, bilimin yarısıdır.) (8) Gelgelelim sorudan, soru soranlardan hep korkulmuştur.

     Nobel fizik ödülünü kazanan İsidor Rabi’ye öğrencileri sormuşlar,

     “Hocam, bu başarınızı neye borçlusunuz?”

     “Başarımı soru sormaya, soru sormayı da anneme borçluyum. Annem, başka annelerin tersine, bugün öğretmenine güzel bir soru sordun mu, diye sorardı.”

     Atatürk de İsmet İnönü’nün çocuklarını uyarırmış. Çocuklar kendinize güvenin, soru sorun. Bilmemek ayıp değil, öğrenmek için soru sorun, dermiş.

     Aydınlanmacı G.E. Lessing (1729-1781), Tanrı karşıma çıksa, dese ki, bu elimde gerçekler, bu elimde de gerçeklere götüren araçlar var, seç birini… Ben araçları seçerim, diyor.

     Erdoğan Bayraktar sanattan hiç söz etmiyor. Felsefesiz bilim olmaz. Bilim de sanatla atbaşı gider. Einstein’ın söylediği sanılıyor: Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadıdır. Bilim ve sanata önem veren toplumlar uçar. Bilim ve sanata önem vermeyen toplumlarsa uçamaz, tavuk olur. O tavuğun önünden gel bili bili diye yem atarlar, arkasından da yumurtalarını toplarlar.

     Sıra ona geldi, Talim ve Terbiye Kurulu’nun 27 Ocak’ta aldığı kararla 9. ve 12. sınıflarda seçmeli felsefe dersi kaldırıldı, bu ders sadece11. Sınıfta zorunlu olarak okutulacak, o da haftada iki saat… (11) Bu dersleri kimin, nasıl verdiği de ayrı bir konu. Çocukların, gençlerin eleştirel düşünmesini istemiyoruz demektir bu, bize fikir değil, zikir gerekli demektir. Onlar dindar (siz dinci anlayın), kindar gençler istiyorlar ya…

     Fransa’da ‘felsefe bakaloryası’nda sorulan sorulardan sadece üçünü okuyalım, gençleri düşünmeye nasıl alıştırdıklarını görelim: (9)

  • Özgür olmadan mutlu olunabilir mi?
  • İnsan kendi bilincine varmakla kendine yabancılaşır mı?
  • İnsanların yönetilme gereksinmeleri var mı?
         Atatürk Kültür Merkezi yenilenecek bahanesiyle yıllardır kapalı, çürümeye terk edildi. Yok, sanata kapalı, polislere açık.

     Sayın Bayraktar, bilmelisin, elinde tuttuğun mikrofon da küçümsediğin ‘kalem efendileri’nin  buluşudur.

  1. Wikipedia.org
  2. Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi,İstanbul Kültür Üniversitesi Yay.,1997
  3. Osman Bahadır “Hoca Tahsin Efendi’nin Son Sözleri” Cumhuriyet Bilim Teknoloji 26.02.2010 Sayı:1197
  4. Emre Kongar “AKP Niçin Çağın Gerisindedir?” Cumhuriyet, 13.08.2013
  5. Can Gürses “Gereksiz Bilginin Gerekliliği” Cumhuriyet Bilim Teknoloji 20.09.2013
  6. Orhan Öztürk “Çocukta Bilme Dürtüsünün Gelişimi” 3. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu (Yayıma Haz. Sedat Sever vd.) AÜ ÇOGEM (23-28)
  7. Aysel Ekşi  Çocuk, Genç, Ana Babalar  Bilgi Yayınevi, 1990:279
  8. Doğan Kuban, Cumhuriyet Bilim Teknoloji 27.05.2011 Sayı:1262
  9. Server Tanilli’nin Cumhuriyet gazetesindeki köşe yazılarından alınmıştır.
  10. Fatma Varış Eğitimde Program Geliştirme AÜ EBF Yay. 1988

11.    Sinan Tartanoğlu’nun haberi, Cumhuriyet gazetesi, 30.01.2014



(*) Bu yazı ÇEK’ in Çağdaş Bakış (Mart 2014 Sayı:10 ) dergisinde yayımlanmıştır.

AHLAKİ DEĞERLERİN KAZANDIRILMASI


             AHLAKİ DEĞERLERİN KAZANDIRILMASI (*)







                                                                                     Recep Nas
                                                                 recepnas@uludag.edu.tr





     ‘4-4-4’ten  (Artı koymaya elim varmıyor) sonra daha bir yoğun biçimde ‘Atatürk Türkiyesi’ne saldırıyorlar, Cumhuriyet kazanımlarını bir bir yok ediyorlar. Şimdi de ‘değerler eğitimi’ adı altında çocukların beyinlerini yıkıyorlar, minicik yüreklerine korku salıyorlar.

     Kılavuz kitapçık varmış, 39 sayfa. MEB’le (Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü) Hizmet Vakfı’nın işbirliğiyle hazırlanmış. Bu kitapçığı çalışan öğrencilerimden sordum soruşturdum, ellerine geçmemiş, bilen gören yok. Maarif müfettişlerinden (Sanları böyle olmuş) istedim, onlardan da ses seda çıkmadı, bulsalardı ulaştırırlardı bana. Bilgisunarda aradım, bulamadım, MEB’in sitesinde de yok. Gözümden kaçmış olabilir diye başkalarına da arattım, onlar da bulamadılar. Gizliyorlar mı ne? Zaten ilkin pansiyonlu okullarda başlattıkları ‘değerler eğitimi’ seminerlerini nöbetçi öğretmenlerden gizleyerek yapıyorlarmış, basına böyle yansıdı.

     Böylece bana Ayşegül Kahvecioğlu’nun haberinden (Milliyet, 02.01.2015) yararlanmak kaldı. Aşağıya ‘değerler eğitimi’ kitapçığından örnekler yazılmıştır.

  • “(…) Sağlıklı, dindar, faziletli, ahlaklı nesillerin çoğalmasından hiç kimse endişe etmesin. Mahlukatı yaratan ve besleyen Allahtır.”
         Yani çoğalın, diyor. Muktedir üç çocuk isterken, en az üçe çıkardı ya… Oysa önlem alınmazsa 2100’de dünya nüfusu 16 milyar olacak. Nüfus patlamasının önüne geçilmezse doğal kaynaklar yetmeyecek. Böyle bir dünyada kıtlık, bunun sonucu da açlık savaşları olabilecek. (Cumhuriyet Sokak dergisi, 26.04.2015) Yurdumuza bakalım, TÜİK verilerine göre (2013) yoksulluk sınırı altında yaşayan çocuk sayısı yaklaşık 6 milyon. (Cumhuriyet, 23.04.2015) Bebek ölümleri artarken (TÜİK verilerin göre 2013’te binde 10.8’ken, 2014’te binde 11.1) doğurun, çoğalın deniyor. İşsizlik desen almış başını gidiyor. Atasözü bu, işsize şeytan iş bulur. Ama bu gerçekler, dereye bakınca HES, çocuğa bakınca sadece geleceğin “kinci ve dinci” seçmenini görenlerin, ‘sandıksal demokrasi’yi baştacı edenlerin umurunda mı…  
         Halkı cahil bırak, beyninden sana bağlansın, kolayca kandırırsın. Yoksul bırak, boğazından sana bağlansın. Üstelik ‘fakir babası’ olursun, hayır dualarını alırsın, oylarını da… (Nas, 2012:38)
        Ne yapıp edip ‘din’le ‘ahlak’ sözcüklerini yan yana getirirler, Din Bilgisi olan dersin adını Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi yaptıkları gibi… Çocuğa verilmek istenen ileti şu: Ancak dindar olan ahlaklıdır. Oysa “Ahlak kültürü, din kültürüyle özdeş değildir. Ahlakın ancak din inancıyla olabileceğine ilişkin öğreti sadece dinsel ahlakın ezberletilmesiyle sınırlıdır. Oysa ahlak, din öğretisiyle sınırlı olmayan laik ve bilişsel bir kavramdır.” (Atabek, 2009: 53-54) İşte ezberletilen bir ahlak tanımı: “Ahlak, hulk’un cem’idir. Hulk tabiyyat ve seciye demektir. Buna huy denir. Seciye ve huy denilen şey insanda yerleşmiş bir melektir. O melek sebebiyle nefisten ef’al kolayca çıkar.” (Hasan Pulur’dan akt. Cüceloğlu, 1991: 67)
         Haluk Şahin’in (2003) izlenimleri ilginç : “ Tokyo’da dolaşırken her tarafa bırakılmış bisikletlerin kilitsiz olması dikkatimi çekmişti. New York’ta 10 dakikada çalınacak olan 10 vitesli bisikletler günlerce yol kenarında kalıyor, kimse dokunmuyordu. Oysa Amerikalıların tersine Japonların günah işlemek ve bu yüzden cehennemde yanmak ya da cennete girememek gibi bir kaygıları yoktu. Şu soru orda aklıma takıldı. Sakın bizzat ‘günah’ kavramı bazı insanları ahlaki açıdan daha sorumsuz hale getiriyor olmasın? Sakın işlenen günahın yaptırımının başka bir dünyaya ertelenmesi, bazı kişileri ahlaki konularda daha pervasız hale getirmesin?”
         Doğrudur, Ege Cansen (Sözcü, 14.11.2014) de pekiştiriyor bunu: “Piyasada din diye pazarlanan şeylerin onda dokuzu dürüstlüğü değil, günahların vebalinden kurtulmak için yapılması gereken ve adına ibadet denen merasimi anlatır.” 
         İşte Nihat Hatipoğlu’nun sözleri(ATV, 23.01.2013): “ Allah meleklere diyor ki, kullarımın sevaplarını yazın, ama günahlarını yazmayın. Kullarım tövbe ederlerse silerim günahlarını.”
         Anadolu’dan bir örnek: Ev sahibi kiracısına evini dolaştırırken,
         “Mutfakla banyonun suyu kaçak, el yıkama yeri sayaca bağlı”, diyor.
         “Neden?”
         “ El yıkama yerinde aptes alıyoruz, haram suyla olmaz.”
         Demek ki “Dinsel inanç sahibi olmak insanları otomatikman daha ahlaklı yapmıyor. (…) [L]aik ahlak, bireyler tarafından farklı bir biçimde içselleştirildiğinden daha etkili oluyor.” (Şahin, 2003)
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             
  • Müminler can zayiatını şehadet, mal zayiatını ise sadaka olarak bilirler.”
         Öyle ya ölmek insanın ‘fıtrat’ında var, Allah verdi, Allah aldı. Kaza olursa ‘takdir-i ilahi’dir, Maden emekçileri ölürse, ölüm zaten o işin ‘fıtrat’ında var, böyle buyurdu muktedir. Ne var bunda, eninde sonunda her fani ölümü tadacak nasıl olsa. Böyle ölürse şehit olur üstelik. Bu dünya geçici, aslolan öbür dünya… Bu dünyada yoksulmuşsun, sürünüyormuşsun, ne önemi var. Ölümlü kaza olmuşsa, neden olmuş, nasıl olmuş, sorumlu kimler, sorma, soruşturma… Böyle inanacak ‘Yeni Türkiye’nin ‘dinci’ ve ‘kinci’ kuşakları.
  • “(…) Gençliğin bir gün bitecek. Her yaptığını gören, işiten ve kaydettiren bir Zat var. Kural tanımaksızın her türlü zevk peşinde koşmak, mutluluk yerine ileride sürekli elem verecek.”
         Yaşamaktan tat almak, yaşama sevinci içinde olmak haram ediliyor gençlere. Bir müftü, gülmek günahtır, dedi zaten. Nâzım Hikmet yıllar öncesinden tanısını koymuş:
          Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim/ Akar suyun/ Meyve çağında ağacın/ Serpilip gelişen hayatın düşmanı
         Nâzım Hikmet’in bir de ‘Çocuklarımıza Nasihat’ı var: Hakkındır yaramazlık/ Dik duvarlara tırman/ yüksek ağaçlara çık/ Usta bir kaptan gibi kullansın elin/ yerde yıldırım gibi giden bisikletini/(…) Sen kendi cennetini/ kara toprağın üstünde kur. (Bezirci, 1975)
  • “(…) İnsanın hastalık ve sıkıntılarla günahları dökülür. Vücudumuzdaki hastalıklar Cenab-ı Hakkın bir hediyesidir.”
    Eğitim düzeyi düşük toplumlar somut düşünce düzeyinde kalırlar, kavramlarla düşünemezler, başka olasılıkları araştıramaz, çözümleme, bireşim yapamazlar. Toplum bu dar ve sığ kültürle eğitilince insanların iç dünyaları ruhsuz bir kurallar bütünü olup çıkar. Bilimi, felsefeyi, dini bu dar çerçevede öğrenen kuşaklar ne uluslararası bilimsel başarı gösterebilirler, ne de özgün dinsel yorumlar yapabilirler. (Onur, 2015) Yaptıkları, 21.yy’da işte böyle bilim dışı akıllara ziyan yorumlar olur ancak.
  • “(…) İnancımız gereği ölüm bir nimettir. (…) [Ö]lüm, dünyanın ezici, boğucu ve sıkıntılı hallerinden bir kurtulma vesilesidir.”
    Ölüm kutsanıyor, ‘canlı bombalar’ böyle yetiştiriliyor işte. Irak’tan Libya’ya, Mısır’dan
    Suriye’ye bir bakın… Müslümanım diyen Müslümanı öldürüyor, mezhep kavgaları almış yürümüş, Allahüekber deyip öldürdüğü insanın yüreğini yiyor bir de. Cennette huriler (sayısı bile verilmiş, 72 tane) vaat edilmiş canlı bombalar kol geziyor. (Nas, 2013) Belli ki katı ahlaki değerler, yargılar şiddeti besliyor. Başka bir deyişle, şiddet, katı ahlaki değerlerin, yargıların dışavurumudur. Özdenetim yok, empati yok. (*)
          Somut işlemler dönemindeki çocuğun beyninde nesnelerin, yaşanmış olayların izleri ilkin bireyseldir, somuttur. Çocuk dünyayı, olayları somut algılarıyla kavrar. Oysa kavram, nesnelerin somut biçimlerinden soyutlanan genel tasarımdır. Demek ki kavramlar, soyutlama ve genellemeyle oluşur. Oysa küçük çocuk duyularıyla, somut düşünür. Somut düşünen çocuğa kavramlarla seslenilemez. Somut düşünen çocuk soyut düşüncenin ürünü olan kavramları anlamlandıramaz, yanlış kullanır. Bir örnek: Kardeşine çiçek koklatan amcasına, çocuk “amca ona çiçek koklatma, o daha çiçek aşısı olmadı” demiştir.
         Yukarda sözü edilen ‘’Değerler Eğitimi Kitapçığı’nda cehennem, günah, ölüm gibi kavramlar var. Yanlış daha burada başlıyor, duyu organlarını kullanarak somut yaşantılar yoluyla yaparak-yaşayarak öğrenen çocuğa böylesi çok soyut kavramlarla seslenilmesi eğitsel değil. Ama bu onların umurunda değil, onların niyetleri,  başınız açık gezerseniz öbür dünyada saçınızın her teli yılan olup sizi sonsuza kadar sokacak deyip minicik yüreklere korku salarak çocukları ‘dinci ve kinci’ yapmak… İşte günümüzden bir örnek: Din Kültürü ve ahlak Bilgisi öğretmeni Züleyha Hıdır derste söylüyor: “Sınıfın bir köşesinde iyi cinler var, bir köşesinde kötü cinler var. Başınız açık gezerseniz koridorda şeytan dolaşır.” (Cumhuriyet, 01.05.2014)
         Cüceloğlu’nun (2000:121)anısı ders verici, anlayana tabii: “Yedi yaşındaydım ve 1,5 ya da 2 km uzaklıktaki dükkândan kolumdaki sepet içinde et, ekmek gibi günlük yiyeceği eve getiriyordum. Nasıl oldu bilmiyorum, kendimi ‘Acaba Allah’ı yaratan var mı?’ diye düşünürken buldum. Beş saniye sonra korkudan titriyor ve ağlıyordum. Çünkü biliyordum ki, şeytan içime girmişti ve beni bu tür sorular sordurarak doğru yoldan caydırıyordu, cehennemde cayır cayır yanacaktım. Sepet takılı olmayan elimle kafamı yumruklamaya başladığımı ve eve gelinceye kadar ağladığımı hatırlıyorum.”
         Okullarda daha neler oluyor, bir bakalım. Aşağıya Ekşi’nin (1990: 257-259) sağaltımını yaptığı korku ve takınakları olan iki kız öğrencinin söylediklerinden kısa alıntılar yazılmıştır:
         D.Ö. 15 yaşında
         “Din hocamız ateşle barut nasıl bir arada olmazsa kızla erkek de bir arada olmaz diyor. (…) Bize erkeklerle konuşmayıp onların gözlerinin içine bakmayın, önünüze bakın diyor, başınızı bağlayın diyor. Eğer anneniz babanız imam nikahı ile evli değilse siz gayri meşru sayılırsınız din indinde, onları doğru yola getirmek sizin görevinizdir. (…) Ben bunların hiçbirini yapamadım. Anneme söylüyorum, annem, kızım senin hiç aklın yok mu, öyle saçma laflara inanma sen diyor. Ben yıllardır erkeklerin arasında namusumla çalışıyorum, kimseden bir kötülük görmedim bugüne kadar(…).”
    Ö.G. 15 yaşında
         “(…) [N]efsime hâkim olamamaktan korkuyorum. Onun için hep kendimi zorluyorum, yapmak istediğimin, yemek istediğimin hep tersini yaparsam nefsime hâkim olurmuşum gibime geliyor. Bazen çok karıştırıyorum, o zaman dua ediyorum, bana güç vermesi için Tanrının … (…) Uykumda bile hep iradem var mı yok mu, Allah beni cezalandırır mı, sanki onları düşünüyorum, bakıyorum sabah olmuş, sanki hiç uyumamış gibi oluyorum. Belki bir uyku ilacı verirsiniz diye beni size getirdiler.”
         Çocukları bunalıma sokmaya, acı çektirmeye, ağlatmaya kimsenin hakkı yok, devletin de… Çekin çocukların üzerinden ellerinizi, ‘devlet dersi’nde(**) öldürmeyin çocukları… Bırakın çocuklar çocukluklarını yaşasınlar, soran, sorgulayan, eleştiren düşünen bireyler olsunlar, onlar doğru yollarını bulurlar. Laik devlet, dini olmayan devlettir. Türkiye Cumhuriyeti, İslam devleti değil, ama ateist de değil, laik bir devlettir. Laik devlet dine karşı değil elbette, ama yurttaşlarını daha dindar, hele hele ‘dinci ve kinci’ yapma görevi de yok. Dini olmayan devlet, okullarında din dersi vermez. Arthur Schopenhauer’ın sözü bu: Dünya on beş yaşından küçük çocuklara din dersi vermeyecek kadar dürüst olursa, belki o zaman ona umut besleyebiliriz.”
         Ahlaki değerler ağırlıklı olarak duyuşsal alana ilişkindir. Duyuşsal alan ilgi, tutum, kişilik, özgüven, özdenetim, değer yargıları gibi özelikleri (Herhangi bir durumu gösterebilme yeteneği) içerir. Bu özelikler yaşamın her alanında kişinin geçirdiği yaşantıların ürünüdür. Demek ki bu özelikler yalnızca belli bir dersle, seminerle, belli bir zaman diliminde kazanılamaz, nutuk atarak laf kalabalığıyla kazandırılamaz. Ahlaki değerler duyumsanır, solunur. Çocuk sözden değil, büyüklerin davranışlarından, tutumlarından etkilenir. En iyi öğretme yolu iyi örnek olmaktır zaten. Öğrenme, çevreden alınan değerlerin bileşimidir. Çevresindeki insanlar dürüstse, ahlaklıysa çocuk da zamanı gelince onlar gibi olur.(Neill, 1978: 226) Boşuna dememiş Ziya Paşa, aynası iştir kişinin lafa bakılmaz. Ama bunlar bizim atasözümüz: Ele verir talkını, kendi yutar salkımı ya da hocanın dediğini yap, yaptığını yapma…
         İnsan hiçbir korku taşımadan, hiçbir şeyden, Tanrıdan bile korkmadan doğru olanı yaparsa ahlaklıdır, uygardır. Çünkü “Ahlak (…) körü körüne korkuyla, ödül alma arzusuyla yaşandığında sığlaşır. (…) Bir başkası için ahlaklı olunmaz, bu başkası kim olursa olsun… Dışımızdaki bir kaynağa, bir buyruğa göre ahlaklı olunmaz.” (İnam, 2007) İnsanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirileceklerini umdukları için iyi kalplilerse, vah vah, acınacak durumdayız, diyor Einstein. “Ahlak bir bilinç ürünüdür, korkuyla sağlanamaz, baskıyla oluşturulamaz, bir ödül-ceza sistemine dayandırılamaz.” (Atabek, 2009: 52)
         İlle de ödülse, Aristophones’in (MÖ: 450-380) yaklaşık 2500 yıl önce söylediği gibi, en iyi ödül insanın içinin rahat olmasıdır. İnsan bu iç ödüle, cezalandırılmayı bile göze alıp vicdanının sesini dinleyerek ulaşabilir. İşte bizim Yunus, Yunus Emre dış ödül istemiyor, “Uçmaktan (cennet) umusu yok/Tamudan (cehennem) korkusu yok” zaten. (Eyuboğlu, 1981: 49) “Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşkle birkaç huri/İsteyene ver anları/Bana seni gerek seni” (Yesirgil, 1963: 34)
         Yapılacak olan, çocuğa özdenetim yetisi kazandırmak, onun iç disiplinli olmasını sağlamaktır. Otoriteyle özgürlüğün dengelendiği bir disiplin uygulaması, zaman içinde çocuğa öyle bir alışkanlık kazandırır ki, çocuk kendi kendini yönetmesi, denetlemesi için gerekli iç disiplini kazanmış olur. Böylece doğru olanı-ayıplanmaktan, günaha girmekten, yakalanmaktan korktuğu için değil- kendi iç disiplininden ötürü yapar.
         Ahlakın kökleri empatide yatar. Kişinin empati düzeyi ahlaksal yargılarını biçimlendirir (Goleman, 1998: 137-138) Demek ki bir de çocuklara empati yetisi kazandırmak gerekir. Empati ahlaksal gelişimin göstergesidir. Öyle ki empati becerisi yüksek çocuklar daha çok yardımsever, daha az saldırgan oluyorlar, ahlaksal yargılarıysa üst düzeyde… (Van der Mark vd. Akt. Çubukçu ve Girmen, 2009: 17)
         Çocuklar bilimi sevsinler, bilimsel düşünceli olsunlar. Bir de sanat var elbette, insanın duygularını eğiten, zevklerini incelten, ruhunu soylulaştıran, insanı insanlaştıran sanat… (Nas, 2015) Beethoven’in on yaşındaki bir kız çocuğuna yazdığı mektuptan bir tümce: “Bilim ve sanat yap. Yalnız onlar insanı Tanrı katına yüceltir.” (Nas, 2015: 222) Nurullah Ataç’a (1968: 141-142) kulak verelim: “Bir toplumda ahlakın ilerlemesini, düzelmesini istiyor musunuz, o toplumda edebiyat, sanat merakını uyandırmaya, geliştirmeye çalışın. Çocuklara, gençlere şiirler, hikâyeler, romanlar okutturun, onları tiyatrolara, sinemalara gönderin (…)”.
         Dahası, spor… Ama çocuğun sadece seyredeceği değil, yapacağı spor…
        
          ‘Değerler Eğitimi’ adı altında çocukların beyinlerini tutsak etmeye, köreltmeye çalışanlar gene de çocukların sorularından kaçamayacaklar, sormak çocukların ‘fıtrat’ında var, çocuklar sorar, sorgular, Manila’da (Filipinler) ailesince terk edildiğinden bu yana kilisede yaşayan 12 yaşındaki Palomar adlı bir kız çocuğunun, Papa Francisco’ya sorduğu gibi… Soru şu: “Birçok çocuk uyuşturucuya bulaşıyor, seks işçisi olarak çalıştırılıyor. Tanrı neden bizlerin başına bunların gelmesine izin veriyor?”  
    ____________________________________________
    *Şiddetin Anatomisi-4 New Scientist’ten (29.11.2014)derleyen Reyhan Oksay Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji dergisi, 20.03.2015 Sayı:1461
    **Ece Ayhan
         KAYNAKÇA
    Atabek, Erdal(2009)Dürüstlük, Sevgili Çocuğum 4. Baskı İstanbul: Cumhuriyet Kitapları
    Ataç, Nurullah(1968)Sözden Söze-Anarken İstanbul: Varlık Yay.
    Bezirci, Asım(1975)Nâzım Hikmet ve Seçme Şiirleri İstanbul: a Yay.
    Cüceloğlu, Doğan(1991)Yeniden İnsan İnsana İstanbul: Remzi Kitabevi
    _______________(2000)İçimizdeki Çocuk 27.baskı İstanbul: Remzi Kitabevi
    Çubukçu, Zühal-Girmen, Pınar(2009)”İlköğretim Öğrencilerinin Empati Becerisine Sahip Olma Düzeyleri”     
         Ankara: Çağdaş Eğitim dergisi Aralık 2009 Sayı: 370 (15-20)
    Ekşi, Aysel(1990)Çocuk, Genç ve Ana Babalar Ankara: Bilgi Yay.
    Eyuboğlu, Sabahattin(1981)Yunus Emre 6. Baskı İstanbul: Cem Yay.
    Goleman, Daniel(1998) Duygusal Zekâ (Çev. B. Seçkin Yüksel) 2.baskı İstanbul: Varlık Yay.
    İnam, Ahmet(2007) “Ne Ahlaklı, Ne Ahlaksız, Hem Ahlaklı, Hem Ahlaksız” İstanbul: Cumhuriyet
         Bilim- Teknik dergisi 23.11.2007
    Nas, Recep(2012)İnsan Olmak Öğretmen Olmak Bursa: Ezgi Kitabevi
    _________(2013) “Laiklik” Bursa ÇEK Çağdaş Bakış dergisi Aralık 2013 Sayı: 9
    _________(2015)Sağlıklı Öğretmen-Öğrenci İlişkiler (Sınıf Yönetimi) Bursa: Ezgi Kitabevi
    Neill, A. S. (1978) Bir Eğitim Mucizesi: Summerhill (Çev. Güler Dikmen) İstanbul: Hürriyet Yay.
    Onur, Bekir(2015) “Dar Kültürler, Dar Benlikler” İstanbul: Cumhuriyet Bilim-Teknoloji dergisi 20.03.2015
         Sayı: 1461
    Şahin, Haluk(2003)”Dinsel Ahlak, Laik Ahlak” Radikal gazetesi 08.08. 2003

Yesirgil, Nevzat(1963)Yunus Emre 2. Baskı İstanbul: Yeditepe Yay.



(*) Bu yazı Öğretmen Dünyası dergisinde (Haziran 2015 Sayı: 426) yayımlanmıştır.

3 MART 1924:AYDINLIK BİR GÜN


3 MART 1924:AYDINLIK BİR GÜN  (*)




                                                           Recep Nas
                                                                 recepnas@uludag.edu.tr




     Karakış yaz aydınlığına evrilirken bir bahar günü genç Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlanma yolunu açacak olan üç büyük adım atıldı. TBMM 3 Mart 1924’te üç yasayı kabul etti. Bunlardan biri Tevhid-i Tedrisat (öğretim birliği)Kanunu’ydu. Bu yasa 1982 Anayasasının 174.maddesine göre devrim yasalarından biridir.

     “Tevhid-i Tedrisat Kanunu, ‘yükselen yeni neslin’ gerçekten inkılâpçı, laik ve demokrat, kısacası ulusal ve çağdaş bir aydın nesli olabilmesi için, ‘mevzuat zeminini’ böylece hazırlamış oluyordu.” (İlhan, 1996)

     Cumhuriyetin kuruluşundan sadece dört ay sonra çıkarılıyor bu yasalar. Bu, Türkiye Cumhuriyeti laik olacaktır demektir. Gerçi anayasada “Devletin dini islamdır” yazıyordu ama, bu söz 1928’de anayasadan çıkarıldı, 1937’de de laiklik anayasada yerini aldı.

     Öğretimin birleştirilmesine neden gerek görüldü, bunu yasanın gerekçesinden öğrenelim: “(…) Osmanlı Saltanatı öğretimin birleştirilmesine başlamak istemişse de bunda başarılı olamamıştır, aksine bu hususta bir ikilik meydana gelmiştir. Bu ikilik, eğitim ve öğretim birliği bakımından birçok zararlı sonuçlar doğurdu. Bir milletin bireyleri bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü  insan yetiştirir, bu ise duygu ve düşünce birliğine ve dayanışma amaçlarına tümüyle aykırıdır.

     Bir devletin kültür ve genel maarif siyasetinde, ulusun düşünce ve duygu yönünden birliğini sağlamak için öğretimin birleştirilmesi en doğru, en bilimsel ve en çağdaş ve her yerde yararları ve  iyiliği görülmüş bir ilkedir.” (Turan,1995:69)

     Bu ikilik nedir, bunu yaşamış kişilerden dinleyelim. Ziya Gökalp (1876-1924) 1890’lı yıllarda Diyarbakır İdadisi’nde okuyor. Anılarında bir yandan doğal bilimlerin, bir yandan da kelâm derslerinin zıt elektrik akımları arasında bocaladığını, gerçeklere ulaşma yerine ‘kuşku’ içine düştüğünü belirtiyor. A.Adnan Adıvar (1882-1955) anlatıyor: “ Bu gençler, mektepte bir gün din dersi hocasının kestirip atan, tartışmaya yer bırakmayan anlatımlarla anlattığı derslerden çıkan yargıları düşünürken, ertesi gün açık fikirli fizik ya da kimya hocasından din hocasının sözlerine karşı koyacak gibi gözüken sözler işitiyorlardı. O gençler bilmiyorlardı, din hocasının kestirip atılmış (dogmatik) yargılarına inanmakla mı, yoksa fizik hocasının aklı serbest bırakan ama sonradan gene her şeyi doğa yasalarına bağlayan yargılarına inanmakla mı rahat ve huzura kavuşacaklardı?(…)” (Akyüz, 1997:164)

     Bugünü anlamak için düne, dünkü eğitime-kuşbakışı da olsa- bakalım. Winston Churchill’in dediği gibi, “Ne kadar ilerisini görebileceğin, ne kadar geriye bakmak istediğine bağlıdır.” Osmanlı İmparatorluğunda Tanzimat okullarının açılmasıyla ikilik, -azınlık okulları da düşünüldüğünde üçlülük- oluştu. Görece olarak çağdaş okullar açan devlet medreselere hiç dokunmamıştır. Medreselerse bütün yeniliklere karşı çıkıyor, ‘Tanzimat okulları’nı rakip olarak görüp etkisi altına almaya çalışıyordu. Böylece yenileşme, çağdaşlaşma çabaları verimsiz, kısır, güdük kalıyordu.  Darülmuallimin-i Sıbyan’ın Müdürü Mehmet Cevdet Efendi yeni bir ‘abece’ yöntemi denediği için medreseliler velilere okulu boykot ettiriyorlar, okul 1871’de bir yıl kapalı kalıyor. Satı Bey, Darülmuallimin-i İptidaiye’ye müdür olunca (1909) yaptığı ilk iş, medresenin etkisinden kurtarmak için okulu Fatih’ten Cağaloğlu’na taşımak oluyor. (Akyüz, 1997:161, 242)

      Ziya Gökalp belirtiyor, Evkaf’ın yönetimindeki okulları denetlemek olanaksızdı, devlet örgütü bu yetkiyi eğitim bakanlığına vermemiştir. (Osman Ergin’den (1977) akt. Başgöz, 1999:76) Maarif Nezareti  ise sınırlı bütçesiyle açtığı yeni okulları geliştiremiyordu. Oysa medreseler vakıflar aracılığıyla öğrencilerini yedirip içiriyor, barındırıyordu. Medreseler, kendilerini geliştirmek bir yana, kendilerinin yanı sıra toplumu da geriletmişlerdir, bilgi üretmemişlerdir çünkü. (Özyılmaz, 2002:203) II. Abdülhamit döneminde medrese öğrencileri askerlikten muaf tutulmuşlardır, bu da medreseye olan ilgiyi daha da artırmıştır. Giderek medreselilerle ‘mektepliler’ birbirlerine düşman olmuşlardır. Mekteplerde de din derslerinin ve ibadetlerin zorunlu olması, bazı bilim dallarının dinin süzgecinden geçirilmesi bile bu düşmanlığı engelleyememiştir. (Ergün, 1982: 46)

     1846’da Darülfünun’un (üniversite) açılmasına karar veriliyor, medrese karşı çıktığı için ancak on yedi yıl sonra (1863) açılabiliyor. 1865’te binası yanınca Darülfünun ortadan kalkıyor. Darülfünun 1869’ da yeniden kurulup 1870’ te ikinci kez öğretime başlıyor, gene medresenin baskısıyla üç yıl sonra kapatılıyor. 1874’te medreselilerin uzağında, Galatasaray Sultanisi içinde açılıyor, 1881’de gene kapatılıyor. Darülfünun yeniden 1900’de açılabiliyor. (Hatipoğlu, 2011; Akyüz, 1997:146-148) Doğan Kuban şöyle diyor (2011): “(…) Cemalettin Afgani’nin ikinci Darülfünun açıldıktan sonra maruz kaldığı davranışlar ve ikinci Darülfünun’un açıldıktan bir iki yıl sonra kapatılması, Osmanlı düşünce ortamının düşünce üretmeyen ve ithal eden, örgütlenmemiş, dünyadan habersiz insanların elinde olduğunu göstermektedir.(…) Türkiye’nin hâlâ çözemediği sorunlar Osmanlı mirasıdır. Öğretim, bilim, teknoloji ve günümüzde onlardan ayrılamayan üretim ve enerji, pazar ekonomisi ile çözülecek sorunlar değil, uygarlık sorunlarıdır.”     

     Peki, Mustafa Kemal, Cumhuriyet kurulur kurulmaz neden öğretimin birleştirilmesini istedi, acelesi neydi?

Mustafa Kemal öğretimdeki ikiliği daha çocukluğunda yaşamıştı. Mahallesinde iki okul vardı:Fatma Mollakadın, bir de Şemsi Efendi. Küçük Mustafa ilkin Fatma Mollakadın’a veriliyor. Bu okulda diz çöküp oturmak ona zor gelmiştir. Bir gün ayağa kalkıyor, hoca azarlayıp oturmasını istiyor, ama o oturmuyor.

-          Bana karşı mı geliyorsun?

-          Evet, karşı geliyorum. (Meydan Larousse Cilt I s.799)

 Bu olaydan sonra görece olarak çağdaş öğretim yapan Şemsi Efendi ilkokulu’na veriliyor. Şemsi Efendi’nin okulu da medreselilerden nasibini alıyor, medreseliler ve onların kışkırttıkları okula saldırıyorlar, sıraları parçalıyorlar. (Akyüz, 1978:45)

Mustafa Kemal eğitime çok önem veriyordu, öyle ki düşman Polatlı önlerine kadar gelmişken, sabaha kadar çalıştıktan sonra yorgun, uykusuz olsa da 15.07.1921’de düzenlenen Maarif Kongresi’ne katılmış, orda bir konuşma yapmıştır. Bu kongrede kadın ve erkek öğretmenlerin aynı salonda oturtulması TBMM’deki medreselilerce eleştirilmiştir. (Akyüz, 1997:280) Bakış açılarının farklılığına bakın, Mustafa Kemal’se o kongrede kadın öğretmenlerin ayrı oturtulmasını (harem-selamlık) eleştirmiştir.

      Mustafa Kemal ümmetten ulus, kuldan yurttaş (birey) yaratmak istiyordu. Bilim dinden, akıl inançtan bağımsızlaşmalıydı. İnanç sorgulanmaz çünkü. Dinin sömürülmesine izin verilmeyecek, din vicdanlarda, yüreklerde saygın yerini alacaktı. O biliyordu, “Bizi yanlış yola yönelten habisler, çok kez din perdesine bürünmüşlerdir. Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki milleti mahveden, tutsak eden, harap eden fenalıklar hep bu din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir.”  Yapılması gereken, gerçek yol gösterici olan bilimin ışığında ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ kuşaklar yetiştirmektir, bunun birincil koşuluysa öğretim birliğini sağlamaktır.

     Öğretimin birleştirilmesine ilişkin yasanın çıkmasından bir yıl önce (01.03.1923) Mustafa Kemal şunları söylüyor: “Yurt çocuklarının birlikte ve eşit olarak edinmek zorunda oldukları bilim ve fen vardır. Yüksek meslek ve uzmanlık sahiplerinin ayrılacakları öğrenim basamaklarına kadar eğitim ve öğretimde birlik, toplumumuzun ilerleme ve yükselmesi bakımından çok önemlidir.”

      Mustafa Kemal kararlıydı, tam bağımsız, laik Türkiye Cumhuriyeti kurulacaktı. Egemenlik, Tanrı adına birilerinin değil,’kayıtsız şartsız’ ulusun olacaktı.  Diyordu ki,”Artık bizim dinin gereklerini öğrenmek için şundan bundan ders almaya, akıl hocalarına gereksinmemiz yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile bize dinimizin temellerini anlamaya yeterlidir.(…) Hangi şey akla-mantığa, kamu yararına, insanın yararına uygunsa, kimseye sormayın, o şey dine uygundur.”  Bunun içindir ki 1935-1948 yılları arasında okullarda din dersi verilmemiştir. Mustafa Kemal’e göre, “Korkuya dayalı ahlak bir erdem olmadığı gibi güvenilir de değildir.” Erdal Atabek’in (2009:52-54) dediği gibi, “Ahlak bir bilinç ürünüdür, korkuyla sağlanamaz.(…) Ahlak kültürü din kültürüyle de özdeş değildir. (…) ‘[A]hlak’ din öğretisi ile sınırlı olmayan laik ve bilimsel bir kavramdır.”

     Öğretimin birleştirilmesine ilişkin yasa çıkar çıkmaz titizlikle, hiç ödün verilmeden uygulanmıştır. Laiklik ilkesinin azınlık okullarında da olduğu gibi uygulanması için özen gösterilmiştir. Yabancı okullara gönderilen bir genelgeyle dine dayalı eğitim ve din propagandasının  yapılması yasaklanmıştır, bu yasaklara uymayan okullar kapatılmıştır. (Başgöz, 1999:80-81)

     Gelgelelim, 1946’dan sonra, Can Yücel’den ödünç alarak söyleyeyim, ‘hava döndü’, Aydınlanma karşıtlarından yana esmeye başladı yel. Laiklikten ödün verilmeye başlandı.1948’de isteğe bağlı din dersleri kondu.

     Orhan Veli’den dinleyelim (Yaprak dergisi, 15.02.1949)  “(…) Gönül ferahlığına küçücük bir haberden geliyoruz. Nüfus sayısı 1 milyon olan İstanbul’da bir imam-hatip kursu açıldı. Gazetelerde okuduk, bu kurstaki öğrenci sayısı 17 imiş. Bu 17 kişinin 6’sı sakallı imiş; üçününse sakalı bembeyaz… Milyonda 17, binde yarım bile etmez. Liselerimizi, fakültelerimizi dolduran binlerce, on binlerce gence karşılık, o 17 ihtiyar. İmam-hatip kursunun bir ayağı çukurda demektir.” Ama o çukura Türkiye çekildi. Gene de Orhan Veli çabuk ayıkmış, 15 ay sonra aklı başına gelmiş.15.05.1950 günlü Yaprak dergisinde bu kez şunları söylüyor:”Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak fikirleriyle ilkelerinden son zamanlarda ne fedakârlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, yeniden açılan ilahiyat fakültesi, imam-hatip kursları, türbeler…(…) Her türlü irticaa tanınan haklar… Zavallı Halk Partisi…”

     Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4.maddesi şöyle:”Milli Eğitim Bakanlığı yüksek din uzmanları yetiştirmek için Darülfünun’da bir ilahiyat fakültesi kuracak, imam-hatip gibi din hizmeti görecek memurların yetişmesi için de ayrı mektepler açacaktır.” Şimdi sormak gerekmez mi, imam-hatip yetiştirmek için açılan bu ‘ayrı’ okullar neden liseleştirildi? Attilâ İlhan sormuştu (Cumhuriyet, 28.01.1997):”İmam/Hatip Okullarının ‘liseleştirilmesine’ kimlerin, nasıl ve neden karar verdiği araştırılmamalı mıdır? Amaçları neydi? Yoksa ‘gerekçe’de altı çizilen ‘ikiliği’ yeniden hortlatmak mı?”

     Psikiyatrist Aysel Ekşi (1990:257-259), “ Son yıllarda bazı okullarda din ve ahlak dersleri öğretmenlerinin maksatlı tutumlarının öğrencilerde din çevresinde yoğunluk kazanan korku ve saplantılara yol açtığını da çok sık görmekteyiz” diyor ve sağaltım için kendisine gönderilen öğrencilerle yaptığı konuşmalardan örnekler veriyor. İşte iki öğrencinin söylediklerinden kısa alıntılar:”(…) Din hocamız dedikodu yapmak günahtır diyor, ama bazen oturup başkası hakkında konuşuyoruz. (…) Din hocamız ateşle barut nasıl bir arada olmazsa, kızla erkek de bir arada olmaz, diyor, bizi yan yana oturtmuyor, ayırıyor. [B]aşınızı bağlayın, diyor, eğer anneniz babanız imam nikâhı ile evli değilse siz gayri meşru sayılırsınız din indinde.(…) (D.Ö. 15 yaşında, kız)  “(…) Uykumda bile hep iradem var mı yok mu, Allah beni cezalandırır mı, sanki onları düşünüyorum, bakıyorum sabah olmuş, sanki hiç uyumamışım gibi oluyorum. Belki bir uyku ilacı verirsiniz diye beni size getirdiler.” (Ö.G. 15 yaşında, kız)

     Bu da bir öğrencimin mektubundan:” Önceki hafta çocuklara yeni yıl kutlamanın günah olmadığını söyledim. Niçin kutladığımızı söyledim. Hafta sonu bir vaiz gelmiş ve yeni yılı kutlayanların yanacağından, günahından bahsetmiş. Öğrencilerimden birisi de kardeşine, yeni yılın kutlu olsun, demiş ve babasından dayak yemiş. Okuldaki ve evdeki eğitimde ikilik karşısında şaşırdım kaldım.(…)” (N.P.Ç., Kahramanmaraş, 30.12.1986)

     Laiklik demokrasinin önkoşuludur, özel adıdır. Toplumsal barışın güvencesidir, hukuksal birliğin de kaynağıdır.

     3 Mart 1924 aydınlık bir gündü, geleceğimizi de ışıtan, kararmasın.



                                     KAYNAKÇA



Akyüz, Yahya (1978) Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişmedeki Etkileri

   (1848-1940) Ankara:Kendi yayını

___________ (1997) Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan 1997’ye) İstanbul:İstanbul Kültür

   Üniversitesi Yayınları

Atabek, Erdal (2009) Dürüstlük, Sevgili Çocuğum (4.baskı) İstanbul:Cumhuriyet Kitapları

Başgöz, İlhan (1999) Türkiye’nin Eğitim Çıkmazı ve Atatürk Ankara:T.C. Kültür Bak.Yay.

Ekşi, Aysel (1990) Çocuk, Genç, Ana Babalar Ankara:Bilgi Yayınevi

Ergün, Mustafa (1982) Atatürk Devri Türk Eğitimi Ankara:AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya

   Fakültesi Yayınları:325

Hatipoğlu, M. Tahir (2011) “Özgür Üniversite ve Bilim” Ankara: abece dergisi Mayıs 2011,

   Sayı:297

İlhan, Attilâ (1996) “O Mel’un ‘İkilik’!..” Cumhuriyet gazetesi,28.10.1996

Kuban, Doğan (2011) “Avrupa Felsefesi ve Bilimi Osmanlı’da Neden Olamazdı?”

   Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 18.11.2011  Sayı:1287

MEYDAN LAROUSSE (1969) Cilt I İstanbul:Meydan Yayınevi

Özyılmaz, Ömer (2002) Osmanlı Medreselerinin Eğitim Programları Ankara:T.C. Kültür

     Bak. Yay.

 Turan, Şerafettin (1995) Türk Devrim Tarihi  Ankara: Bilgi Yayınevi





Bu yazı ÖĞRETMEN DÜNYASI dergisinde  (Mart 2013, Sayı: 399) yayımlanmıştır.