15 Haziran 2021 Salı

DİLBİLGİSİ NEYE YARAR?

                                                  DİLBİLGİSİ NEYE YARAR? (*)

 

                                                                                                            Recep Nas

                                                                                                                                

     1960’lı yıllarda yasa gereği devlette çalışanların en az ilkokul çıkışlı olmaları zorunlu kılındı. O güne kadar ilkokul öğrenimi olmayan çok çalışan vardı, özellikle hademeler, şimdiki adıyla hizmetliler… Onlar için belli okullarda sınavlar yapıldı. Sorulara verilen birçok yanıt fıkra gibiydi, bunlar dilden dile dolaşırdı. O yıllarda öğretmen olan halk müziği sanatçısı Hüsamettin Subaşı anlatmıştı. Hademeye, sıfat nedir, diye sormuşlar. Zoru beklerken kendince kolayca yanıtlayacağı bir soru bu, sevinmiş. İki eliyle yüzünü sıvazlayarak,

     “ Allah iyiliğini versin hocam, ahaaa sıfat” demiş.

     Bu olmadı, diyorlar. Sana bir soru daha: Ali camı kırdı, tümcesini öğelerine ayır. Ne bilsin, öylece duruyor. Hadi, diyorlar.

     “Ali camı kırmış. Hocam diplomayı ver, ben o camı taktırırım.”

     İlerlemiş yaşta sınava çekilen bu kişi içinden, ”Hocam, bunları bilince okulu daha iyi mi temizleyeceğim sanki” demiş midir, bilemeyiz. 

     Türkçeyi, anadilimiz diye bildiğimizi, öğrendiğimizi sanmak yanlıştır, dilimize de saygısızlıktır. Anadili edinme süreci doğumla başlar, yaşam boyu sürer.

     Rıfat Ilgaz’ın Türkçemiz başlıklı şiirinden:

     Annenden öğrendiğinle yetinme/Çocuğum, Türkçeni geliştir. /Dilimiz öylesine güzel ki/Durgun göllerimizce duru, /Akarsularımızca coşkulu… / Ne var ki çocuğum, /Güzellik de bakım ister!

     Goethe arkadaşlarına soruyor, okuma-yazmayı ne kadar zamanda öğrendiniz? Arkadaşları birbiriyle yarışırcasına yanıtlıyor soruyu. Biri altı ayda diyor, biri beş, biri de üç ayda diyor. Goethe sakince, ben hâlâ öğrenmeye çalışıyorum, diyor. Okumayı öğrenmek sanatların en güç olanıdır, diyen de o zaten.

    Anadili eğitimi başta dört temel beceriyi (okuma, yazma, konuşma, dinleme), dilbilgisini, sözcük çalışmasını, yazım kurallarını, el yazısını kapsar (Göğüş, 1990: 871) Türkçe dersi bir bütündür. Bu etkinlikler birbirinden kopuk, ayrı değil. Aralarında güçlü bir bağ vardır,  birbirini tamamlar, besler, destekler. Konuşulan yazılır, yazarken yazım alışkanlıkları edinilir. Okudukça sözcük dağarcığı zenginleşir, sözcük dağarcığı zenginleşen kişi daha doğru, daha düzgün, daha etkili konuşmaya, yazmaya başlar.

      ‘Ekşi Sözlük’te bir kullanıcı dilbilgisi için, “Dilde kural dayatan, var olan dil yerine var olması gerektiğine inandıkları dili anlatan dilbilimcilerin izlediği dilbilim dalı” dese de, dilbilgisi, dilin işleyişini, sunduğu düzeni tüm yönleriyle inceleyen bir bilim dalı. Bu bağlamda dildeki ses, biçim, sözdizimi, anlam ilişkilerini işler (Özdemir, 2014: 12). Başka bir deyişle, dilbilgisi, dilin yapısını, bu yapının öğelerini, bu öğelerin tümce, metin oluşturmak için düzenlenişlerini inceleyen bir çalışma alanı (Kocaman, 1990: 862).

     Uzun süre gençlerin anlama-anlatma yetersizlikleri, dil yanlışları dilbilgisi eksiğine bağlanmış, daha çok dilbilgisi öğrenmeleri istenmiştir. Ne ki dilbilgisiyle yazma yeteneği arasındaki bağıntı zayıf. Yetenekli bir yazar bir tümceyi yeterince çözümlemeyebilir. Dil kurallarını çok iyi bilen birinin de anlatımı yeterli olmayabilir. Dil kurallarla öğrenilmiyor. Tersine, kural, dil öğrenilirken kazanılıyor. İnsan, tıpkı dilin ses dizgesi gibi, biçim özellikleri, yapısı ve sözdizimi kuruluşunu da anadilini öğrenirken kapar.  Anadili öğretiminde dilbilgisi tek başına yeterli olamaz, doğrudan dilin iyi bir biçimde kullanılmasını sağlayamaz (Bozkurt, 2004: 339-340 – Aksan, 1975). Dil beceriler toplamıdır. Bu beceri yalnızca bilgi vererek, kural öğretilerek kazandırılamaz.  

     Sakın ha, böyledir diye dilbilgisi yararsız sayılamaz. Dilbilgisi kavramları saptar, terimleri koyar. Öğrenciye, yanlışları dilbilgisinin belirlediği kurallar ölçü alınarak gösterilir (Bozkurt, 2004: 340).

 Ne ki dilbilgisi, Türkçeyi öğrenmek, etkili kullanmak için işe koşulan yardımcı bir etkinliktir. Dilbilgisi araçtır, amaç değil. Bu etkinlik, çocukların tam ve doğru anlamalarına (okuma-dinleme) duygularını, düşüncelerini doğru, düzgün, etkili olarak anlatmalarına (konuşma-yazma), yardımcı olursa işe yarar, işlevsel olur.

     Ama öyle olmuyor işte… Akatlı’nın (2002a: 23) saptaması acı verici: ”Liseden mezun olup da üniversiteye gelen öğrencilerin büyük bir çoğunluğu, bırakınız herhangi bir edebiyat eserini inceleyip yorumlayacak kadar anlayabilmeli, herhangi bir konuda eli yüzü düzgün bir sözlü sunum yapamayacak, kendi sorunları ile ilgili birkaç paragraflık bir yazıyı kaleme alamayacak ölçüde dilsizleşmiş durumdadır bugün”

         Yineleyelim, kuru kuruya ezberlenen tanımların, kuralların eğitsel değeri yok. Önemli olan, çocuğun Türkçeyi doğru, bilinçli, etkili, duyarlılıkla, güvenle kullanmasıdır. Soyut bir dilbilgisi etkinliği çocuğu dilden, yazmaktan soğutabilir. Fuat Baymur (1948: 13) yıllar önce söylemiş: Çocuğun yazarken yazım yanlışı yapmaması için önlem alınmalı, ama yazım çalışması çocuğu yazmadan soğutmamalıdır.  İşte bir öğrencinin söylediği:” Türkçeyi pek sevmem. Çünkü çok karışık bir şey. Neden? Çünkü araya virgül koy, onu koy, bunu koy derken insan sıkılıyor” (Gülüm-Gönen, 2001: 148) Türkçede Yazım Sorunları başlıklı toplantıda (*) bildiri sunan öğrenci (M. Yeşim Yazıcıoğlu) şu saptamayı yapıyor: “Yazım alanındaki sorunlar karşısında bunalan öğrencilerde Türkçeden kaçış eğilimi artıyor” (Alpay, 2002) Bu kaçış eğilimini artıran nedenlerden biri de, Türkçenin kurallarına ilişkin görüş birliğinin olmaması, birbirinden farklı anlayışlarda, çok sayıda dilbilgisi kitabıyla yazım kılavuzunun bulunması… (Alpay, 2000:5) İşte en çarpıcı örnek: Bugünkü Türk Dil Kurumu dilbilgisinin ayrı yazılmasını öneriyor.

     Montaigne’in başka bir açıdan itirazı var: “Okullarda bize erdemi aramayı, bilgeliği kucaklamayı değil de sadece bu sözcüklerin türemiş hallerini, köklerini öğrettiler.”

     Dilbilgisi her şey değil, ama hiçbir şey de değil. Bir dilbilgisi uzmanı gemiyle dünya gezisine çıkıyor. Tatlı dilli, hoşsohbet bir adam. Kaptanla söyleşirken bir ara soruyor,

     -Kaptan, dilbilgisi bilir misin?

     -Bilmem.

     -Yapma kaptan, olmadı şimdi… Hayatının yarısı gitti!

      Kaptan bozulmuş, ama ses çıkarmamış. Birkaç gün sonra deniz patlıyor, fırtına, boran… Gemi uçsuz bucaksız denizde fındık kabuğu gibi savruluyor. Görevliler oraya buraya telaş içinde koşturup önlem almaya çalışıyorlar, yolcular korku dolu bakışlarla onları izliyorlar. O karmaşada kaptan, beti benzi atmış dilbilgisi uzmanıyla burun buruna geliyor. Bu kez kaptan soruyor,

     “Yüzme bilir misin?”

     “Bilmem…”

     Kaptan taşı gediğine koyuyor,

     “Öyleyse hayatının tümü gitti.”

     İstanbul’da 26 Eylül 2019 günü deprem olmuştu, herkes kaygılanıp yakınlarından haber almaya çalışınca telefonlar kitlenmişti. Demet Akalın o gün bir tweet yazmış: “Bu wtsup kim çıkardıysa Allah razı olsun! Telefonlar kaput! Oha be kardeşim, b.k gibi fatura göndermeyi biliısun ama” İletisindeki yazım yanlışlarına tepki gelince de – kaptan gibi düşünüyor olmalı ki – şöyle yazmış: “Sanki ölünce dilbilgisi lazım olcak hayy allahım ya.”

   Yazıma ilişkin yanlışlıklar – daha çok – okuma alışkanlığı olmayan, dolayısıyla sözcüğün doğru yazılışını görmeyen, kulaktan dolma öğrenen kişilerin konuşmalarında, yazılarında görülüyor. Başka bir deyişle, yazım yanlışlıkları, okuma yoluyla değil, kulak yoluyla öğrenilen sözcüklerde görülüyor (Başkan, 1988: 416-435).

     Acı ama, ‘bıkkınlık’ yerine ‘bıtkınlık’, ‘eğitim’ yerine ‘eyitim’ yazan öğretmen adayına rastladım ben. ’Mütevazı’ diyeceklerine ‘mütevazi’ diyenler hiç de az değil. Dil bilinci, dile saygısı olsa, söylediğinden, yazdığından kuşkulansa da sözlüğe baksa doğru olanı öğrenecek.  Dilimizde ‘mütevazı’nın ne güzel bir eşanlamlısı var: alçakgönüllü. Bunu ne yanlış söyler ne de yanlış yazar. Mahzur yerine sakınca deyiverse, ‘mahsur’ deme yanlışından kurtulacak. 

    Tabii ilkin düşünmeyi öğretmek gerekir, hele de eleştirel düşünmeyi. Dil-düşünce ilişkisi, bir kâğıdın iki yüzü gibidir (Akatlı, 2002b: 75). Dille düşünce birbirine çok sıkı bağlarla bağlı.

    Doğru yazmak için ilkin doğru konuşmak gerekir. Buyurun, günlük dilden alınan birkaç örnek:

     *Bu, doğanın tabiat kanunu…

     *Kanunda böyle bir yasa maddesi yok.

     *İçeri ve dışarı çıkarken kapıyı kapatınız.

     *Hayattaki yaşam mücadelesi…

     *Bu soruların cevapları yanıtsız kaldı.

     *Esnaf siftah bile yapamadan gününü gün ediyor.

     *Kapalı spor salonuna dışardan ithal edilen…

     *Özetlere kadarki süreçte… (Ayaktopu yorumcusu)

     *Yararlı olduğu kadar faydalı da…

     *Türk futbolu bir yerlere geldi, bunu da itiraf etmek gerekir.

     Yerine göre salınım mı-salım mı, adına mı-için mi, çözme mi-çözümleme mi, gerçekleştirildi mi-yapıldı mı, süre mi-süreç mi, anadil mi- anadili mi, nasılsa mı- nasıl olsa mı, yaşam mı-yaşantı mı, hangisi? Biraz özen, dikkat, duyarlılık yetebilir… Yıllar oldu, müfettişken, bir köy okulunda izin defterini inceliyordum, izin nedeni olarak hep ‘mücbir’ yazılmıştı. Bu sözcüğün anlamını bilmiyordum, sordum, bilen çıkmadı. Yıllar önce biri bu sözcüğü yazmış, hepsi de yinelemiş, ama hiçbiri anlamını merak edip de sözlüğe bakmamış.

     Derler ki, değme yazar bir çırpıda bir bölümceyi (paragraf) bile yanlışsız yazamaz. Doğrudur, aklına geliveren, kaleminin ucuna akan düşünceleri, unutmadan çarçabuk yazarken yazıma, sözdizimine yeterince dikkat edilmeyebilir. Can alıcı soru şu: Yazma mı, yazım mı, hangisi öncelikli? Önemli olan geri dönüp bir daha, bir daha okuyup noktalama imlerinden, sözdizimine, yazıma kadar gözden geçirmek, bunu da alışkanlığa dönüştürmektir. Oscar Wilde’ın sözü bu: “Öğlene kadar bir şiirimin üzerinde çalıştım, bir virgülü attım. Öğlenden sonra o virgülü yerine koydum.” Yakup Kadri Karaosmanoğlu da şöyle diyor: “Bazen bir sayfayı üç günde, dört günde yazdığım olur. Çok zahmetli yazı yazıyorum. Çünkü son derece titizimdir. Mesela bir sayfada aynı kelimenin iki defa tekrarlanmasına razı olamam. Gece uykudan uyanır, onu silerim, yerine başkasını yazarım.”

     Bir ilköğretim okulu müdürünün yazdığı bir tümce bu: “Okuma alışkanlığı kazındırmak için aile evde, okulda öğretmenler tarafından yapılırsa; okumaya ve araştırmaya davranışlarla yönlendirme yapılırsa, okuma alışkanlığı pekişecektir.” Yazısını bitirdikten sonra okumadı mı, okudu da yanlışlarını göremedi mi, hangisi? (Hepçilingirler, 2004)

     En çok bağlaç olan ‘de’nin, soru eki olan ‘mi’nin ayrı yazılmasında sorun yaşanıyor. Feyza Hepçilingirler (2004) yazmıştı, bir taşıtta yazılı olan söz: “Birsen birde Hülya”. Sanki üç ad gibi. Talat Sait Halman, gençler madem zorlanıyorlar, kaldıralım şu kuralı, demişti. Şu örnek yardımcı olabilir mi? “Bu odada soba var, bakın, bu odada da soba var.”   

     Dil becerisini edinme çabası yaşam boyu sürer. Konuşa konuşa, yaza yaza, dinleye dinleye, ille de okuya okuya… Ama ilkin çocuklara, gençlere dil sevgisi, dil bilinci kazandırabilsek, bir de okuma alışkanlığı…

     Yitirilenler nelermiş, yitirince geriye ne kalırmış, görelim.

 

     YİTİRİLENLER

 

                            Alex Kanevsky

 

İnsan bir gün

Virgülü yitirdi

Söyledikleri birbirine karıştı

 

Noktayı yitirdi

Düşünceleri uzayıp gitti

Ayıramadı onları

 

Ünlem işaretini yitirdi bir gün de

Sevincini, öfkesini, bütün duygularını yitirdi

 

Soru işaretini yitirdi başka bir gün

Soru sormayı unuttu

Her şeyi olduğu gibi kabul eder oldu

 

Başka bir gün

İki noktayı yitirdi

Hiçbir açıklama yapamadı

 

Yaşamının sonuna doğru

Elinde yalnızca tırnak imi kalmıştı

İçinde de başkalarının düşünceleri vardı yalnızca

                                       

----------------------------------------------------------------------

(*) Lefke Avrupa Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ile Lefke Belediyesi’nin birlikte düzenlediği toplantı.

 

                                                  KAYNAKÇA

 

Akatlı, Füsun (2002a) “Nasıl Bir Edebiyat Eğitimi?” Varlık dergisi Nisan 2002 Sayı: 1135

     (22-24)

__________ (2002b) “Edebiyat Eğitimini Tartışırken…” Nasıl Bir Edebiyat Eğitimi? İstanbul: ÇYDD Yay. (75-78)

Alpay, Necmiye (2000) Türkçe Sorunları Kılavuzu İstanbul: Metis Yay.

_____________ (2002) “Lefke Avrupa Üniversitesi’nde Yazım Sorunları Buluşması II

     Radikal Kitap, 07.06.2002

Aksan, Doğan (1975) “Anadili” Ankara: Türk Dili dergisi Sayı: 285 (223-234)

Başkan, Özcan (1988) Bildirişim İstanbul: Altın Kitaplar Yay.

Baymur, Fuat (1948) Türkçe Öğretimi- I (4. baskı) İstanbul: İnkılâp Kitabevi

Bozkurt, Fuat (2004) Türkiye Türkçesi: Türkçe Öğretiminde Yeni Bir Yöntem

     3. baskı İstanbul: Kapı Yay.

Göğüş, Beşir (1990) “Anadili Eğitiminde Yetersizliklerimiz” Çağdaş Türk Dili

     dergisi Sayı: 30-31 (870-873)

Gülüm, Ahmet – Gönen, Kemal (Derleyenler- 2001) Dikkat Yazılı Var-3

     İstanbul: L Yay.

Hepçilingirler, Feyza (2004) “Türkçe Günlük” Cumhuriyet Kitap 10.06.2004

     Sayı: 747

Kocaman, Ahmet (1990) “Anadili Öğretimi, Yabancı Dille Öğretim ve Ötesi” Ankara:

     Çağdaş Türk Dili dergisi Sayı:30-31 (861-865)

Özdemir, Emin (2014) Edebiyat Sözlüğü Ankara: Bilgi Yay.  

 

 

(*) Bu yazı Çağdaş Türk Dili dergisinde (Haziran 2021 Sayı: 400 ) yayımlanmıştır.

16 Nisan 2021 Cuma

21 IŞIK: KÖY ENSTİTÜLERİ

 21 IŞIK: KÖY ENSTİTÜLERİ  (*)

 Recep Nas

       Kurulduğundan bu yana Köy Enstitüleri üzerine çok konuşuldu, çok yazıldı, çok sayıda kitap yayımlandı, yüksek lisans ve doktora tezleri yazıldı. Filmler yapıldı,-akla geliveren-Toprağın Çocukları, Yarım Kalan Mucize, Yücel’in Çiçekleri… Dahası belgeseller çekildi. Adına dernekler, vakıflar kuruldu. Köy Enstitülerinden yazarlar, şairler, bilim insanları, sanatçılar yetişti. Saysam, eksik kalabilir. Bu insanlar, Hasan Âli Yücel’in açtığı ‘Tercüme Bürosu’nun klasiklerini okudular ilkin. Ne de olsa “Öğrencilere her gün serbest okuma yaptırılacak ve onlara kitap okuma alışkanlığı mutlak surette kazandırılacaktır” diye genelge gönderen; “Aydınları okuma alışkanlığı kazanmayan toplumlarda düşündüğünü yazan, fikirlerini açıklayan insan da pek az olur, meydan demagoglara kalır” diyen Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç vardı başlarında.

     Köy Enstitüleri tarihsel koşulların, toplumsal gerçeklerin ürünüdür, öz be öz bizimdir, özgündür. Genç, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin gereksindiği insanı yetiştirme arayışlarının ürünüdür.

    Suskun, çekingen köylü çocukları nasıl oldu da, nasıl bir eğitimden geçtiler de konuşan, tartışan, hak arayan, sorgulayan, eleştirel düşünen, sözünü sakınmayan, başı dik bireyler oldular? İşte üzerinde düşünülecek, bugün de yararlanılacak olan, bu kurumlarda yaratılan eğitim iklimi, ortamı, oluşturulan ‘hava’…

     Köy Enstitüleri, köy çocukları için ikinci bir dölyatağı oldu, yeniden doğdular orda. Çekinik kalmış yetenekleri, gizilgüçleri, bastırılmış yatkınlıkları ortaya çıktı, serpildi, gelişti.  Orda iş, tarım vardı, sanat, müzik, tiyatro vardı, kültür vardı.

     Köy Enstitüleri, köy çocuklarını sevgiyle, saygıyla kucakladı, bağrına bastı, kabul etti. Söz hakkı tanıdı, dinledi onları. Köy Enstitülerinin verimli toprağı bu ‘tohumları’ meyveye dönüştürdü. 600 yıl sustunuz. Susmayın, konuşun, düşünce üretin, dendi onlara.

     Köy Enstitülerindeki eğitim, iş için, iş içinde, işle eğitimdi. İsmail Hakkı Tonguç, iş, elinizden önce kafanızdan çıkmalı diyordu. Aslolan insanı bütüncül yetiştirmekti. İş ahlakı edinerek kendilerini, insanca yaşanacak biçimde çevrelerini değiştirmeyi öğreniyorlardı. 

     Anahtar sözcük imeceydi. Yarışma yok, işbirliği, dayanışma vardı. Yeğlenen, bir kişinin dev adımı değil, bin kişinin insan adımlarıydı. Emek en yüce değerdi. Savsöz şuydu: Bayramlarda çalışalım, bayramlar için…     

     ‘Cumartesi Toplantıları’ yapılırdı. Müdür, öğretmen, öğrenci, herkes orda. Herkesin söz hakkı var. Eleştiriyorlar, eleştiriliyorlar, tartışıyorlar, özgür bir ortam var. Müdürün önerisi bile reddedilebiliyor.

     Köy çocuğu donanıp aydınlanarak köye dönecek, köy, eğitim yoluyla içerden canlandırılacaktı. Köylünün, uygun yöntemlerle, uygun ortamlarda eğitilerek kendi yazgısını kendisinin değiştirmesi amaçlanmıştı.

     Peki, sorulmamalı mı, düşünen, yurtsever, emeğe saygılı bu köy çocuklarını yetiştiren yöneticilerin, eğiticilerin bunca özverili, çalışkan olmalarının nedeni, kaynağı neydi? Denebilir ki, bütün dünyada saygı yaratan Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu yurttaşları olduklarının bilincindeydiler. Aydınlanma için çoban ateşlerini köy köy, okul okul yakan Prometheus’ları yetiştirdiler. Köy Enstitüleri de, Cavit Orhan Tütengil’in deyişiyle, Türkiye haritamızın 21 köşesinden bize bakan akıl ve umut gözleriydi.

     Kapatıldı Köy Enstitüleri. Neden? Yurtsever, üreten, aydın ve aydınlatan, uyandıran insanlar yetiştirdiği için… Neden? Köylü yoksul, cahil kalsın da sömürene kul köle olsun, avuç açsın, üstelik ona duacı olsun diye. Kimler kapattı? Milletin kazancının milletin kesesine girmesini, köylünün efendi olmasını istemeyenler…

    Kapattılar Köy Enstitülerini, Türkiye’nin ışığını söndürdüler.

 

     (*) Bu yazı Cumhuriyet gazetesinde (16 Nisan 2021) yayımlanmıştır.

 

 

11 Nisan 2021 Pazar

ATATÜRK VE SANAT

                                                 ATATÜRK VE SANAT  (*)

                                                                                                    Recep Nas


                                                                Sanatçı ışığı alnında ilk duyumsayan insandır. 

Atatürk

                                                                                                                      

                                                                                                         

     İlkin Doğan Kuban’dan (2018) bir alıntı: “Sanatı dışlayan, felsefeyi reddeden, bilim ve matematiğe önem vermediği için dört işlemden ötesini programına almayan, dini içeriği olmayan her bilgiyi dışarı atarak imparatorluğun kültür yaşamını körleştiren medrese eğitimi ile Avrupa'nın bilimsel, sanatsal, çevresel ve felsefi gelişme içerikli bilgilerinin hepsi dışlanmış oldu. Bu kültür Avrupa’ya gelecek yollarını açan kültürdü, Osmanlı’da hepsinin dışlanmasının sonuçları ağır oldu”  

    Ama bir genç Osmanlı subayı vardı, farklı düşünen, ilerisini gören, sanata değer veren… Söylev’i (Nutuk) elle yazan hattat Ethem Çalışkan anlatıyor: Yıl 1915. Çanakkale Savaşları, Gelibolu… 57. Piyade Alay Komutanı Mustafa Kemal son kez siperleri denetlerken bütün duvarların yazılarla bezeli olduğunu görüyor. Askerler çamur, tebeşir, kömür, ne bulmuşlarsa duygularını yazmışlar. Çok güzel bir yazı görüyor, yaverine yazıyı yazanı bulduruyor. Mustafa Kemal, askere bazı sorular sorduktan sonra “Çık git buradan, yeterince gönüllü var sipere girecek” deyip onu sanatını yapsın diye gönderiyor. Bu, bir komutanın savaşın saniyesinde bile bir güzel yazıyı seçip o yazıyı yazan elleri tetikten kurtarıp kaleme yönlendirmesidir. O asker ünlü hattat Macit Ayral’dır[1891-1961] (Erdoğan, 2016).

     Mustafa Kemal Sofya’da askeri ataşeyken (1913) çoksesli müziğe ilgi duymaya başlamıştı. Bulgarca oynanan operayı (Tosca) imrenerek izleyen Mustafa Kemal, Şakir Zümre’ye “Bulgarların Balkan Savaşında bizi neden yendiklerini anladım, onların operası var” demiş, kurtuluştan sonra da yabancı operaların Türkçe oynanmasını sağlamıştır. Bununla da yetinmeyip İran Şahı Rıza Pehlevi Türkiye’ye gelince (1934) ona sunulsun diye ilk Türk operası olan Özsoy’u (Librettoyu yazan M. Hayri Egeli, besteleyen Adnan Saygun) hazırlatır, konusunu da kendisi verir.

     Daha 1924’te Musiki Muallim Mektebi açıldı,  resim ve heykel sergileri de açılmaya başlandı. 1925’te Sanayi-i Nefise Mektebi Âli çıkışlılar Avrupa’ya gönderildiler. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Resim-iş Bölümü 1932’de, Müzik Bölümü de 1937’de öğretime başladı. 1937’de Resim ve Heykel Müzesi’nin açılışını Atatürk’ün kendisi yapmıştır. Türk kadınının tiyatroda daha fazla yer almasını desteklemiştir, Türk müziğinin akademik altyapısının güçlenmesi için genç müzisyenleri yurt dışına göndermiştir.

     Resim, heykel, müzik, tiyatro Türk Kültür Devriminin ayrılmaz parçalarıdır. Atatürk’ün deyişiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Onun içindir ki Atatürk “Güzel sanatlardaki başarı, tüm devrimlerin başarılı olduğunun kesin kanıtıdır” diyor.

     Atatürk yeni yeni gelişen sinemanın da ‘7. Sanat’ olduğunun ayırdındaydı. Sinemaya ilişkin de konuşmuştur: “Sinema öyle bir buluştur ki, bir gün gelecek barutun, elektriğin bulunuşundan, anakaraların keşfinden daha çok dünya uygarlığının yönünü değiştireceği görülecektir. Sinemaya layık olduğu önemi vermeliyiz” (Gürsöz, 2013).

Atatürk’ün tiyatroya gidişiyle ilgili bir öykücük (anekdot) var, çeşit çeşit anlatılıyor, birbiriyle çelişkili… Biri şu: Başında Muhsin Ertuğrul’un bulunduğu Darülbedayi Ankara’ya gidiyor. Dönemin (1927 – 1930) İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Muhsin Ertuğrul’u uyarıyor: “Aman ha, Mustafa Kemal gelmeden perdeyi açma.” Ama Muhsin Ertuğrul ilkeli insan, perde saatinde açılır. “Biz dokuzda başlarız. Zaten benim bildiğim Cumhurbaşkanı her şeyi bırakır, tiyatroya zamanında gelir” diyor.

     O Muhsin Ertuğrul ki “Öbür gün öleceğinizi bilseniz yarın ne yapardınız?” sorusuna “ bir tiyatro kurardım”; “Fırını olmayan bir ülkede insanlar aç kalır, ölür. Tiyatrosu olmayan ülkede de insanlar ruhsal olarak aç kalır, birbirini öldürür”; “Tiyatro sahnesi sabun gibidir. Sabun nasıl kir tutmazsa sahneye de öylece ahlaksızlık kondurulamaz” diyen, çocuk tiyatrosunu okulla eşdeğer gören bir tiyatro tutkunu.

     Olaya, o geceye dönelim. Şöyle anlatan var: Atatürk üçüncü zile kadar ortada görülmez. Ama perde açıldığında Muhsin Ertuğrul göz ucuyla bakar, gelmiş, locasına oturmuştur. Oyundan sonra da Muhsin Ertuğrul’a göz kırpıp, “Nasıl Muhsin Bey zamanında geldim, değil mi?” diyor.

     İkincisini akademisyen, tiyatro eleştirmeni, yazar, çevirmen Ayşegül Yüksel’den dinleyelim: “Muhsin Ertuğrul’un Darülbedayi’ye başyönetmen olduğu bir dönemde Atatürk’ün oyun izlemek için tiyatroya geleceği duyurulmuş. Herkes Ata’yı karşılamak için hazırda beklerken oyun zamanı gelip çatmış. Atatürk yok. Muhsin Ertuğrul perdeyi zamanında açtırarak oyunu başlatmış. Oyuna yalnızca dört dakika gecikmiş olan Atatürk’ün duruma sinirlenip başyönetmeni görevden alması beklenirken, Ertuğrul’u ilkeli ve ödünsüz davranışından dolayı kutlamış olması kuşaklar boyu övgüyle aktarılmıştır” (Cumhuriyet, 12.06.2018).

     Bunun daha ayrıntılı olanı, illüzyonist, tiyatro Sanatçısı Sermet Erkin’in anlattığı… (Ulusal Kanal, 10.11.2018) Bir tanıktan, Necdet Mahfi Ayral’dan dinlemiş. Saatli Maarif Takvimi’nde (03.02.2018) de aynısı anlatılıyor: Üçüncü zil çalmış, Atatürk yok. Bir yanda ülkenin kurtarıcısı, kurucusu, öbür yanda disipliniyle ünlenmiş, ilkeli Muhsin Ertuğrul… Herkes tedirgin, Muhsin Ertuğrul’a soruyorlar, ne yapacağız? Perdeyi açacağız, kural bozulmaz. Oyun başlıyor, Atatürk sonra geliyor, oyunun başladığını anlayınca fuayede bir koltuğa oturuyor. “İçeri girmeyecek misiniz Paşam?” diye sorulduğunda, “Geç kaldık çocuk (Çocuk sözcüğünü Rumeli ağzıyla pek hoş söylermiş: çucuk), ikinci perdede gireriz.” Eline aldığı bir dergiyi okumaya başlıyor. Birinci perde bitip de ara verilince Atatürk locada yerine oturuyor. Işıklar sönüyor, ama o ne, Muhsin Ertuğrul – kendine yakışan- incelikli bir davranış sergiliyor, oyunu birinci perdeden başlatıyor. İşte insana, sanata, tiyatroya saygılı iki insan…

     Bilim savaşa da hizmet edebilir, ama sanat sadece barışa hizmet eder. Atatürk’e bir resim gönderiliyor. Yerde yatan Yunan askerinin göğsüne süngüsünü saplayan bir Mehmetçik resmedilmiş. Atatürk bakar bakmaz, ne iğrenç bir manzara, kaldırın şunu, diyor. (*)

      Mussolini Atatürk’e silahların ortasında, bir tankın üstünde büyüklük gösterisi içinde bir fotoğrafını gönderiyor. Atatürk de karşılık olarak bir fotoğrafını gönderiyor, kumsalda çekilmiş mayolu bir fotoğrafını…

     Ünlü tiyatro sanatçısı Vasfi Rıza Zobu’nun insanın tüylerini ürperten bir anısı: Ankara’da (1930) Atatürk’ün de seyrettiği Darülbedayi’nin oyunundan sonra sanatçılar Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Marmara Köşkü’ne (Şimdi yok, yıktılar) çağırılıyorlar. İsmet İnönü, bazı bakanlar, Dr. Reşit Galip de orda. Neşeli bir gece, Atatürk de çok neşeli. Doyum olmaz tatlı söyleşiler sürüp gidiyor, zaman akıyor. İyi de saat 02: 00 olmuş.  Sanatçılar sabah erken kalkacaklar, Eskişehir’e gidecekler. Ama Atatürk’ten izin almaya çekiniyorlar, “dağılalım” demesini bekliyorlar. Atatürk’e yakınlığını, nazının da geçtiğini gözlemledikleri Milletvekili  (daha bakan değil) Dr. Reşit Galip’ten yardım istiyorlar.

     -Tamam, diyor. Ben izin alırım, gelin benimle.”

     Atatürk’e giderek,

     -Paşam, bu sanatçılar yarın Eskişehir’e gidecekler, erken kalkacaklar. Orda da temsil verecekler. İzin verirseniz gitmek istiyorlar.

     -Pekâlâ, gitsinler.

     -Ama Paşam izin verirseniz giderken elinizi öpecekler.

     Atatürk’ün yüzü değişmiş, sertçe,

     -Hayır! Efendiler, siz, (duraklamış, sonra kendini de katarak) biz, hepimiz milletvekili olabiliriz, bakan olabiliriz, hatta cumhurbaşkanı olabiliriz, ama sanatçı olamayız.

     Sanatçılar Atatürk’ten böyle övgülü sözler duyunca, öyle duygulanmışlar ki, teşekkür mü etmeliler, estağfurullah mı demeliler, yoksa aptal aptal gülümsemeliler mi, bilememişler.

    Atatürk sürdürmüş sözünü,

     -Hayır, sanatçı el öpmez, sanatçının eli öpülür.

     Bu söz üzerine sanatçıların gözleri yaşarmış.

     Dr. Reşit Galip,

     -Evet, Paşam, biz, hepimiz milletvekili olabiliriz, bakan olabiliriz, cumhurbaşkanı olabiliriz, ama dünyada hiçbir insan Mustafa Kemal olamaz. İzin verin elinizi öpeceğiz.

     Dr. Reşit Galip bunu der demez hep birlikte Atatürk’ün eline atılmışlar. Eller karışmış. Vasfi Rıza Zobu diyor ki, o karışıklıkta belki de kendi elimi bile öpmüşümdür. (**)

     Memet Fuat’ın deyişiyle “Bağnazlıktan uzak,  düşüncelere saygılı, irdelemeyi, tartışmayı, değerlendirmeyi, paylaşmayı bilen, toplumsal konulara kişisel çıkarları açısından bakmayan, insanlara sevgiyle, anlayışla yönelen bir insan… Bütün bu güzelliklerin nereden geldiğini araştırınca hepsinin altında sanatların yattığını görürsünüz.”

     Bence Atatürk de sanatçıdır. Racine’in sözüyle, sanat hiçbir şeyden bir şey yapmaktır çünkü.

 

                                                         KAYNAKÇA

 

Erdoğan, Sema (2016) “Nutuk’u Elle Yazan Hattat: Ethem Çalışkan” Bütün Dünya dergisi       

     Kasım 2016 (124-128)

Gürsöz, Hatice Kumbaracı (2013) “Atatürk ve Sanat” Bütün Dünya dergisi Ekim 2013

Kuban, Doğan (2018) “Ya Tümel Felsefe, Bilim, Sanat ve Teknoloji ya da Kölelik”

     Herkese Bilim teknoloji dergisi 28.12.2018 Sayı: 144

Yüksel, Ayşegül (2018) “Siyasetçi Tiyatroda” Cumhuriyet, 12.06.2018    

(*) https://www.atam.gov.tr  (Latife Öztoprak)

(**)http://gazetemustehak.com/vasfi-riza-zobu-ataturkun-sanat-sanatçiya-verdigi-degeri-anlatiyor/   (Söyleşi: Nazmi Kal)

                                

 

 

(*) Bu yazı ÇEK’in (Çağdaş Eğitim Kooperatifi) e-dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ’ta (Mart 2021 Sayı: 38) yayımlanmıştır. (62-64)

8 Mart 2021 Pazartesi

ÖĞRETMEN, AMA ATANMAYAN…

                                 ÖĞRETMEN, AMA ATANMAYAN…

                                                                            Recep Nas

                                                               

      Atanamayan değil, atanmayan… Atanamayan deyince, atayacakları temize çıkarmak gibi oluyor, sanki atayacaklarmış da nasılsa olmamış. Atamıyorlar, sınavda yüksek puan almak da yetmiyor. Dediler zaten, devlet size iş bulmak zorunda değil. Çoğalın, diyorlar. Çoğaldılar, ama iş alanı çoğalmıyor.

   Yıl 1962, ilköğretmen okulunu bitirince, ya atamazlarsa, işsiz, boşta kalırsak gibi bir düşünceyi aklımızın ucundan bile geçirmedik, birkaç ay içinde atandık. Böyle bir kaygı bize yabancıydı. Okulda yatılıydık, devlet yedirdi, içirdi, giyindirdi, barındırdı. Bitmedi, okulu bitirince ’donanım bedeli’ olarak bize para verdi, öğretmene yakışır biçimde giyinip kuşanın diye. Cebimize harçlık koyan devlet şimdi harç alıyor. Partili cumhurbaşkanının deyişiyle, neredeeen nereye… Hayal bile edilemeyen gerçek oldu.

       1960’lı yıllarda – ilkokullardaki öğretmen açığını kapatmak için – ortaokul çıkışlıları ‘muvakkat (geçici) öğretmen’ olarak atadılar. Tek koşul vardı, 18 yaşını bitirmiş olmak… Yedek subayları, dahası meslek dersleri sınavına girip kazanan lise çıkışlıları da atadılar.

       1996’da dönemin Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam önüne geleni ilkokul öğretmeni yaptı. Tek koşul lisans düzeyinde öğrenim görmüş olmaktı. Kimyacısı, veterineri, mühendisi ilkokul öğretmeni oldu. İlkokul öğretmenlerinin geldiği kaynak sayısı da 433’e çıktı.

Milli Eğitim Temel Yasası’nda (mad. 43) öğretmenlik özel uzmanlığı gerektiren bir meslektir dense de, böyle böyle öğretmenliğin saygınlığı aşındırıldı. Onun içindir ki birçok öğretmen, 1930’larda öğretmen olmak varmış, diyor. Atatürk’ün, milletvekili aylığı öğretmen aylığını geçmesin, dediğini biliyorlar. 

     Şimdi atanmayan öğretmen sayısı 400 bini aştı. Öte yandan 100 binin üzerinde öğretmen açığı var. Bu gençler öğretmen olmak için dört yıl mürekkep yaladılar, dirsek çürüttüler. Madem atamayacaksın neden hesapsız kitapsız bunca eğitim fakültesi açıyorsun, her ile üniversite açtık diye övünmek için mi? 1980’lerde, 1990’larda işsiz kalanlara “Bari öğretmen olaydın” deniyordu, şimdi o bile denmiyor.

    Az sayıda atadıklarını da kadrolu yapmıyorlar, sözleşmeli olarak çalıştırıyorlar. Öğretmenleri de ayırdılar. Kadrolular, iş güvencesinden yoksun olan sözleşmeliler, “Kimliğimiz bile yok, mevsimlik işçi gibiyiz” diye yakınan ücretliler… Eğitim-Sen’in araştırmasına * (2020) göre, öğretmenlerin böyle farklı statülerde çalıştırılmaları mesleğin geleceği için kaygı verici olduğunu düşünenlerin oranı % 96.

     1985’te ilkokul öğretmenleri sınavla alınmaya başlandı. Sınavın adı da çok inciticiydi, ‘yeterlik sınavı’. Öğretmen olmuşsun ama dur bakalım, yeterli misin, bir görelim. Birkaç saatlik sınavla ‘iyi öğretmen’ seçecekler. Süleyman Demirel genel seçimlerden önce (1991) söz verdi, seçimi kazanınca da bu sınavı kaldırdı. Demek ki daha önceki gibi sınavsız da oluyormuş.

     Tek tük de olsa sınavı kazanamayan öğrencilerim oluyordu. İşte onlardan birinin (E.S. 1989) mektubundan bir bölüm: “(…) Hocam, size bu mektubu bir ‘köy öğretmeni’ sıfatıyla yazmak isterdim. Oysa şimdi amelelik yapıyorum, ne yapayım hocam… Kendim iş aradım, yok, yok. (…)Bazen hocam inşaatın yanından ilkokul öğrencileri geçiyor, onlara bakıyorum, neydi benim amacım, şimdi bu çocukların arasında olmak gerekirken niçin buradayım? Bunları düşünüyorum, sonra üzülüyorum.” Bu da başka bir öğrencimin (A. T. 1989) mektubundan: “Ben öğretmen olamayacak kadar yetersiz bir öğretmen, mesleğine âşık bir öğretmen, ancak bu hak ona verilmeyen bir öğretmen yetiştiren okulun mezunuyum. Ağlıyorum. Evimin çok yakınında bir ilkokul var.  Önlüklü o güzel çocukları görüp ağlıyorum.” Yıl 2011, Abbas Güçlü’ye (Milliyet, 06.08. 2011) gelen bir ileti. “(…) [D]ört senedir atanmıyorum. Bu dört sene içinde her şeyimi kaybettim. Umudumu, inancımı, neşemi, her şeyimi… En son 83.4 ile atanmayınca nişanlımı da kaybettim.”

     Kalpaksız Kuvayı Milliyeci Uğur Mumcu üstün öngörüsüyle uyarmıştı bizi, ‘İmam kaymakam’, ‘imam vali’, ‘imam öğretmen’ olacak diye, oldu. Şimdi de ayrıca ‘öğretmen pazarcı’, ‘öğretmen inşaat işçisi’, ‘öğretmen kasiyer’ var, ne acı! Aman ha, bu meslekleri küçümsemiyorum. Her meslek saygındır, emeğiyle geçinen her insan saygıdeğerdir.

     Hoş, çalışan öğretmenler mutlu mu sanki… Eğitim-Sen’in anılan araştırmasına göre, öğretmenlerin % 70’i ekonomik koşulları daha iyi olan bir iş bulsa mesleğini bırakacağını düşünüyor. Gene öğretmenlerin % 56’sı okulda kendini değerli, % 70’i de güven içinde duyumsamıyor. ILO ile UNESCO’nun birlikte kabul ettiği (5 Ekim 1966) – Türkiye’nin de imzaladığı - ‘Öğretmen Statüsü Tavsiyesi’ çoktan unutuldu.

     Atanma olasılığının çok düşük olduğunu bilen öğretmen adayını hizmetöncesinde güdülemek, isteklendirmek hiç de kolay değil. Oysa biz ‘Öğretmen Marşı’yla yetiştirildik. “Alnımızda bilgilerden bir çelenk”le cehle karşı savaşmak için “Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun” diyerek başladık öğretmenliğe.

     Öğretmen, insan yetiştirmede en önemli öğedir. Eğitimin temel belirleyicisi öğretmendir. Ama öğretmen mutsuz. Mutsuz öğretmen, mutlu öğrenci yetiştiremez.

 

*https://egitimsen.org.tr/ogretmenlerin-ekonomik-ve-mesleki-sorunlarina-bakis-anketi-sonuclari/

 

OKULÖNCESİ DÖNEMDE ÇOCUĞA KİTAP/OKUMA SEVGİSİ NASIL KAZANDIRILIR?

 OKULÖNCESİ DÖNEMDE ÇOCUĞA KİTAP/OKUMA SEVGİSİ NASIL KAZANDIRILIR? (*)

 

                                                                                                              RECEP NAS

                                                                                          

                                                                                          

                                                                                               Çocuk okuru olmayan toplumun

                                                                                          yetişkin okuru da olmaz.

                                                                                                                  Muzaffer İzgü

 

     Okuma Eğitimi

    

Çocuğa okuma-yazma öğretmeden önce okuma eğitimi vermek gerekir (Dökmen, 1994: 95). Çocuk kitap sevgisi, okuma isteği kazanmalı ilkin. Okuma alışkanlığının temeli okulöncesinde atılır. Kitaptaki yazılar ana-babanın ağzından eğlenceli masallara, öykülere dönüştükçe, çocukta kitap sevgisi, okuma isteği usul usul oluşur. Nasıl diş fırçalamak, el-yüz yıkamak – yapıla yapıla - alışkanlık haline geliyorsa, okunanı dinlemek de sonraları kitap okumak da giderek alışkanlığa dönüşür (Doğar, 2019). Kitabı seven çocuk okumayı öğrenmek için istekli olur. Okulöncesinde tekerleme, bilmece, şiir, masal, öykü dinleyen çocuk okula başlayınca okumayı zevkle, kolayca öğrenir (Alpay, 1985: 75), okula başlamadan önce bile kendiliğinden okumayı sökebilir.

     Sevgi dolu, sıcacık yakınlık, birliktelik içinde okunduğunda, resimlere bakıldığında kitabı sever çocuk (Ural, 1989: 372). Böyle bir ortamda çocuk için de ana-baba için de duygusal doyum oluşur, ikisi arasında sağlıklı, etkili bir bağ, özel, can cana bir iletişim kurulur. Kitap, çocukla ana-babayı – akılsal, ruhsal olarak – birbirine yaklaştırır. Erinç, dinginlik dolu bu anlarda kitapla birlikte olmaya, kitaptaki güzellikleri yaşamaya başlayan çocuk için kitap yaşam boyu vazgeçilemez olur. Bu birliktelik, yeni düşüncelerin, yeni bilgilerin yanı sıra paylaşılan duyguları da içerir (Oktay, 2000: 185). Zaten çocuğa kitap okunmaz, çocukla birlikte okunur kitap.

      Ama çocuk istiyorsa okunacak kitap, istediği sürece. Oğluma, hep o istediği için kitap okudum. Beni görünce ilkin kitap okumak gelirdi aklına. Ağrı’da müfettişken, bir hafta süren teftişten yorgun argın, bazen hasta geldiğim akşamları ona okurken uyku bastırır dalardım, o uyuyacağına ben uyurdum. Dürtüp uyandırır, “oku” derdi. Bir gece oldukça kalabalık konukları uğurlarken, susamış, su istedi. “Biraz bekle canım, konukları uğurlayalım, sonra…” dedim. İsteğini ertelemedi, ısrarla “su”, “su” diye yineledi. Ben ilgisiz kalınca bu kez “su” diyeceğine – dili öyle alışmış ki - hiç yeri değilken ”oku” dedi. Herkes güldü, kendisi de… (Nas, 2006: 230)   

     “Dün bir kitap okumuştu ona babası. Bayıldı zevkten. Hem masal güzeldi hem de babasının sesi. İkisi de kucak kucağa kitaba bakarken gözleri kitapta idi ama babasının sesinden, ılık nefesinden onu saran tatlı duygular, masaldaki kedi fareyi yediği zaman bile bozulmadı. Neden bozulsun ki... Kedi fareyi yemese aç kalacaktı. Fare akıllı olsaydı da kediden kaçıp kurtulabilseydi, ne yapalım! Yok yok, bir şeyler yapmak gerek. Yazık, küçük farecik pek de minikti. Neyse ki o babasının yanındaydı. Dışarıdaki büyük canavarlardan hiç korkmuyordu” (Alpay: 1986: 194).

 

     Çocukla Kitap

 

     Kitap çocuğun dünyasının bir parçası olmalı, giysileri gibi, oyuncakları gibi (Ural,1989: 371). Kitabını, oyuncağı gibi istediği yere götürmeli (Sever, 2008: 16). Torunum, bebek arabasına kitapsız binmezdi, kitabı da elinde tutardı.

     Bookstart Tasarısı ilk kez 1992’de İngiltere’de uygulanmaya başlanmış. Aşağıya, Meral Karamuk Uğurşan’ın (2007: 4) izlenimleri yazılmıştır:

     “(…) [Ç]ocuğu kitapla doğumundan çok kısa bir süre sonra tanıştırmakla işe başlanıyor. Bebekler, elleriyle nesneleri kavrayabilmeye başladıkları an minik kitaplar tutuşturuluyor ellerine. Her sağlık kontrolünde içi kitap dolu bir hediye çanta ile ayrılıyor çocuklar sağlık ocağından. Dişleri çıkmaya başladığında, (…)  diş kaşıma kitapları veriliyor. Bebek elindeki minik kitabı bir süre kemirmeye çalıştıktan sonra sayfalardaki resimlerle oynamaya ve konuşmaya başlıyor kendi diliyle… Bu kitapçıkların kenarlarına iliştirilmiş bir ip sayesinde, kitabı bebek arabasına ya da annenin çantasının kenarına tutturabiliyorsunuz. Sıra banyoya geldiğinde, yumuşak plastikten yapılmış, çoğunlukla dört beş sayfadan oluşan bol renkli banyo kitapları ile hem yıkanmak hem de kitap okumak çok keyifli hale geliyor. Böylece günlük yaşamın her ânında kitaplarınız da sizinle olabiliyor (…).”

 

     Örnek Olmak

 

     Hep söylerim, en iyi öğretme yolu iyi örnek olmaktır, çocuk sözden değil, davranıştan, işittiğinden değil, gördüğünden etkilenir. Çocuk sevdiği insanlar gibi olmak ister, onların değer verdiği şeyleri önemser, benimser.   Bir araştırmaya göre (Yılmaz, 1995: 23), en çok kitap okuyan çocuklar, ana-babası kitap okuyanlar… Okumak, ailenin günlük etkinliklerinin  biri, yaşamlarının doğal bir parçası olmalı. Ana-babanın okumaktan hoşlandığını gören çocuk okumaya karşı kendiliğinden istekli olur. Okuru, okur yetiştirir (Nas, 2014: 124). Ne ki, ana-baba kendi kitaplarına saatlerce dalar, çocuğu unutup kendilerini çocuktan soyutlarlarsa, çocuk kendisine yönelmesi gereken ilgiyi, sevgiyi kitabın çaldığını düşünürse kitaptan nefret bile edebilir. Şu da var, ana-baba pek okumasa da okumaya karşı tutumları olumluysa çocuk bu durumda da okumaya eğilimli olabilir (Oktay, 2000: 175).

     Çocuk Kütüphanesi, -evinde kitaplık yoksa- çocuğun kitaplarla tanışacağı ilk yerdir. Çocuğunuzu buraya sık sık götürün, üye yapın. Çocuk Kütüphanesi sadece ödünç kitap veren, kitap okunan bir yer değil de, orda tiyatro ve kukla gösterileri yapılıyorsa, sanatçılarca masal anlatılıyorsa, eğitsel değeri olan çizgi filmler gösteriliyorsa çocuk için o zaman vazgeçemeyeceği çekici bir yer olur.

     Fahriye Kınalı bir anısını anlatıyor: “New York Halk Kütüphanesi’nde (…) bir anne ile konuştum. Ona ‘çocuğunuz herhalde okuma bilmiyor’ dedim. (…) ‘Evet, bilmiyor, ama seneye okula gidecek’ dedi, ilave etti, ‘bu sene fırsat buldukça onu buraya getiriyorum. Kitapları, sandalyeleri görüyor. Her gün yeni gelen çocuklarla dolup boşalan bu yerde sıkılmak hissinden uzaklaşıyor. Bu suretle herkesin kitap okuduğunu ve kitaplarla alakalandığını göre göre kitapla kendi arasında bir ilişki ve bağlantı kuruyor. Yarın okula gidince (…) girgin, atılgan, cesur bir çocuk olacak, böylece okuma-yazma işi de yarı yarıya kolaylaşacak” (Gökşen, 1966: 29).

     Çocukla çarşıya çıkınca kitapçılara da uğranılırsa, çocuğa armağan alınacaksa akla ilkin kitap gelirse, çocuk kitap fuarlarına da götürülürse çocuğun kitapla ilişkisi pekişmiş olur. Çocuğun evde ayrı bir kitaplığı olmasa bile kitaplıktaki bir iki raf onun için ayrılabilir.

     Doğru kitabı seçmek için dergilerdeki, gazetelerin kitap eklerindeki kitap tanıtma yazıları okunmalı. Bunun için bir de İYİ KİTAP (Tudem Yay.) var, kitapçılarda bulunuyor, parasız.

    

      Çocuğa Masal anlatırken Nelere Dikkat Edilmeli?

 

     Eflatun Cem Güney’e göre masalın tadı anlatılışındadır (Şirin, 2007: 56). Pertev Naili Boratav birine masal anlattırıyor. Masalı zevkle dinliyor, bir yandan da ses alma aygıtına kaydediyor. Sonra da kaydı yazıya geçirip okuyor. Anlatıcının ‘dedi’ sözcüğünü çok yinelediğini ayrımsıyor. Oysa dinlerken bu sözcüğün çok söylenmesi kulağını tırmalamamıştı. Masalı okumak yerine anlatmak böylesine önemli işte… Yazıya geçince masal etkisini yitiriyor. Öyle ya, masal sözlü kültürün ürünüdür. Anlatılması, ama güzel anlatılması gerekir (Enginün, 2006: 215).

     Demek ki masal okunmamalı, anlatılmalıdır, duru, doğal bir sesle… Ne yavaş, ne hızlı, uygun tonlamalarla. Gerekirse sözcükler hecelenebilir. Masal kişilerinin konuşmaları (yaşlı, çocuk ya da köpek, kuzu…) ölçülü bir ton farkıyla belirtilmelidir. Yerinde susuşlar da etkili olur. Ezberlemek gerekmez, özü bozulmasın yeter. Ama ille de okumanız gerekiyorsa, önceden metnin içeriğini, havasını özümseyip konuşur gibi okumalısınız. Diksiyon önemli, sözcükler açık, anlaşılır biçimde, vurgularına dikkat edilerek söylenmeli. Aynı sözcük – yerine göre – ince anlam farkları yüklenir, uygun tonlamalarla, vurgulamalarla bu anlam belirginleştirilmelidir. ‘Yalnız’ sözcüğü şu iki tümcede ayrı anlam taşıyor:      

     *Sokağa çıktım, yalnız erkekler vardı.

     *Sokağa çıktım, yalnız kadınlar, yalnız erkekler…

     Şu da var, kimi masallar anlatılmaya uygun değil, pek çok masal okuyup uygun olanı bulmak gerekir. Birkaç yıl oldu, bir ilkokula çağırdılar beni söyleşmek için, 1. Sınıfa… Bir de masal anlatayım, dedim. Kaç masal okuduysam, kimisi çocuğa göre değildi, kimisi anlatılmaya uygun değildi. Sonunda bir tane buldum, Marjorie Flack’in Kucak Dolusu Sevgi başlıklı masalı. Tabii onu da özünü bozmadan kendi sözcüklerimle anlattım. Bir masal eğitmeni, anlatıcısı olan, Türkiye’de yaşayan Judith Malika Liberman “Anlatmak istediğim bir masalı bulmak için bazen yüz masal okuyorum. Gerçekten sizi güldüren, ağlatan, dokunan masalı bulunca onu üç kere okuyup kitabı kapamanız gerek. Sonra aklınızda sadece olay örgüsünü tutmanız lazım.(…) [O] masalı kendi cümleleriniz, manileriniz, metaforlarınız, tasvirleriniz ve bakış açınızla anlatma zamanı gelir” diyor (Söyleşi: Tuğçe Oktay, Hürriyet Kitap Sanat, 15.12.2017 Sayı:46).

     Liberman bu işin uzmanı, siz nerden bulurum bu kadar masalı diye kaygılanmayın. Çocuklar çok sevdikleri bir masalı yine yine dinlemek isterler, bıkmazlar, gene anlat diye üstelerler. Masal derleyici, halkbilimci Muhsine Helimoğlu Yavuz (1997:124) üç buçuk yaşındaki çocuğuna şu tekerlemeyle başlayan masalı anlatmış, çocuk sevmiş ki yine yine anlatmasını istemiş:

     “Masal masal meliki / Oğlu kızı on iki / Masal başını bağlamış / Döne döne ağlamış / derken de derken bir keloğlan varmış…”

    

 KAYNAKÇA

 

Alpay, Meral (1985) “Okulöncesi Dönemde Edebiyatın  İşlevi” YA-PA  Okulöncesi

     Eğitimi ve Yaygınlaştırılması Semineri İstanbul: YA-PA Yay. (71-77)

---------------- (1986) “Çocuk Ne Zaman Okur?” YA-PA 4. Okulöncesi Eğitimi ve

     Yaygınlaştırılması Semineri  İstanbul: YA-PA Yay. (193-198)   

Doğar, Özge (2019) “Saksınızı Kırın, Çiçeğiniz Sokaklarda Yeşersin” Söyleşi: Seyhan

     Kalkan Vayiç BirGün gazetesi 16.06.2019 

Dökmen, Üstün (1994) Okuma Becerisi, İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma İstanbul: MEB Yay.

Enginün, İnci (2006) “Çocuk Edebiyatı ve Çocuk Kitapları” Bursa: UÜ Eğitim Fakültesi

     Dergisi Cilt: XIX Sayı: 1 (213 – 222)

Gökşen, Enver Naci (1966) Örnekleriyle Çocuk Edebiyatımız İstanbul: Okat Yay.

Nas, Recep (2006) Çocuk İnsandır(Çocuk Eğitimi) Bursa: Ezgi Kitabevi

_________ (2014) Örneklerle Çocuk Edebiyatı Bursa: Ezgi Kitabevi

Oktay, Ayla (2000) “Çocuk Edebiyatından Eğitimde Yararlanma” 99 Soruda Çocuk Edebiyatı Haz. Mustafa Ruhi Şirin İstanbul: Çocuk Vakfı Yay.

Sever, Sedat (2008) “Niçin Çocuk Edebiyatı?” Okyanus dergisi İlkbahar 2008 Sayı: 4

Şirin, Mustafa Ruhi (2007) Masal Atlası 2. baskı Ankara: Kök Yay.

Uğurşan, Meral Karamuk (2007) “İngiltere’de Çocuk ve Kitap İlişkisi Nasıl Başlıyor?”

     Okyanus dergisi Yaz 2007 Sayı: 1

Ural, Serpil (1989) Okulöncesi Çocuk Edebiyatı” Çocuk Edebiyatı Yıllığı 1989 Yay. Haz.

     ve Yöneten: Mustafa Ruhi Şirin İstanbul: Gökyüzü Yay. (369-372)

Yavuz, Muhsine Helimoğlu (1997) Masallar ve Eğitimsel İşlevleri Ankara: Ürün Yay.

Yılmaz, Bülent (1995) “Okuyan Aile-Okuyan Birey” İstanbul: Yaşadıkça Eğitim dergisi

     Sayı:41 (21-23)

 

 

(*) Bu yazı Çağdaş Türk Dili dergisinde (Şubat 2021 Sayı: 396) yayımlanmıştır.