9 Ocak 2026 Cuma

YALNIZ KİTAP

                                                YALNIZ KİTAP (*)

                                                                                       Recep Nas

      'Yalnız kitap'ı, yalnız kalmasın diye okşarcasına aldım elime. Aldım, bir daha da bırakamadım. Oku oku bitmiyor, bitsin istemiyorsun zaten. Bırakamıyorsun, bunu da okuyayım, şunu da... Geç oldu, artık yarına, diyorsun. Gözüne bir ad ilişiyor, Adonis, Goethe, Cemal Süreya, hangisini sayayım, Susan Sontag, Fakir Baykurt, Virginia Woolf, dalıyorsun yeniden... Her yazarın kitaba, okumaya, yazmaya ilişkin sözleri, anıları, bunların da en çarpıcı, en derinlikli olanları...

       Yalnız kaldıkça, Ferit Edgü'nün deyişiyle, ölüyor kitap: “Yavaş yavaş ölüyor kitap. Okuyanı düşündüren kitap. Düşünen, düşünmeye çalışan insanların ufkunu açan, onları daha fazla düşünmeye, daha doğru düşünmeye iten kitap. (...) Dünyaya doğru bakmamızı sağlayan kitap.

     Yavaş yavaş ölüyor kitap. (...) Ölen kitapla birlikte, hiç kimsenin kuşkusu olmasın, ülkenin yarınları da ölüyor. Ülkeyi cahillerle yönetebileceklerini sanan dar görüşlü politikacılar bu ölümü kolaylaştırmak için ellerinden geleni yaptılar, yapıyorlar (...)”. (Akt. İpşiroğlu, 1989: 29-32)

    MEB, valiliklere gönderdiği bir genelgeyle (16.10.1975) bazı kitapların okul kitaplıklarından çıkarılmasını istiyor. Yazarlardan kimler yok ki, Charles Dickens, Albert Camus, Orhan Kemal, Gogol, Sabahatin Ali, Dostoyevski, Tarık Dursun K., Yaşar kemal... Dönemin Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı olan Aziz Nesin bu kitap kıyımını duyuruyor dünyaya. Pek çok yabancı yazar çektikleri telgraflarla yapılanı kınıyor, sendikayı destekliyorlar. MEB'in bu kitaplarla alıp veremediği ne, - anlatım bozukluğuna dokunmadan - gerekçesine bakalım: “MEB'in, bazı okulların sınıf ve okul kitaplıklarında mizah edebiyatı adı altında veya memleket gerçeklerini aksettirdikleri iddiası ile yayımlanan, fakat gerçekte milli terbiyemize aykırı, ahlak, aile, hatta cemiyet değerlerimizi yıkmaya matuf kitapların bulunduğunu müşahede etmesi; aynı zamanda bu kitapların, gayeleri kurulu düzeni yıkmak olan istikameti belli bazı yazarlara ait oluşunun MEB'in dikkatinden kaçmamasıdır” (s. 144-145) Sabahattin Eyuboğlu'nu saygıyla analım. “Okumadığı kitabı yasaklayandan daha kötüsü olabilir mi, olur, okuduğu kitabı yasaklayan.”

     Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın (NTV, 2011) “Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” demesi üzerine, doğrudur, diyor Ahmet Cemal (Cumhuriyet, 15.04.2011), “(...) İnsanlık tarihi boyunca uygarlık, hep kitapların, yeterince patlatıldığı toplumlarda filizlenmiş. Bu patlamaların seyrekleşmesi veya kimi zaman hiçlik düzeyine yaklaşması ise her zaman gerilemelerin göstergesi olmuş. (...) Bir Rousseau'nun, bir Voltaire'in, bir Montesquieu'nun kitapları 'yeterince güçlü' patlamasalardı, 18. yüzyılda Aydınlanma diye bir hareket ve Büyük Fransız İhtilali diye bir olay düşünülebilir miydi? (...) “

    Recep Tayyip Erdoğan (24.02.2005) daha önce de şunu demişti :”Benim zamanımda nice arkadaşım vardı, çok okurlardı. Şimdi sefilleri oynuyorlar. Başarı, kitapların dışındaki dünyadadır.”

    Adı, Alpaslan Yiğit. Yer, Yozgat-Yenifakılı İlçesi. Suçu, 'Halkın rahatını bozacak şekilde sarhoşluk' Cezası, jandarmanın gözetiminde bir ay boyunca her gün 1,5 saat kitap okumak.  

     Alpaslan Yiğit kaçıyor, 6 ay sonra teslim oluyor. Neden kaçtın, diye sorulunca şunu diyor: “Bana da herkese verildiği gibi ceza verin. Ben delikanlı adamım. Bu cezayı duyan herkes benimle alay eder, dedim. İçimden de, ha evde bulaşık yıkamışsın ha kütüphanede kitap okumuşsun, dedim. Allah düşmanıma böyle ceza vermesin.

     Kütüphaneye girişim işkence gibiydi. Sanki bütün kasaba beni izliyor, kıs kıs da gülüyor. Başıma da bir adam koymuşlar, beni izliyor. İlkin Türk Yazarlar Sözlüğü diye bir kitapla başladım. Bir de Atatürk'ün hayatını okudum. Okudum dediysem, okuyor gibi yapıp sayfaları çeviriyordum. Ama yargıcın okuduğum yerlerden sınava çekeceğini söylediler, sonra okumaya başladım. Çok zorlandım. “ (s. 241-242)

     'Kitap okuma cezası' işe yaramamış, besbelli. Peki, öğrencilere 'kitap okuma ödevi' verilmeli mi, verilirse işe yarar mı? Bu soru çocuklara sorulmuş, birkaç yanıt şöyle (Çiğdem Güneş, Cumhuriyet Kitap, 14.10.2010 Sayı: 1078):

     “(...)Bir de kitap ödevi verilmesini hiç istemiyorum” (Güneş İdil Altun)

     “Yok, hiç sevmiyorum. (...) [S]ınav olunca insan zorla okuyor ve bu da zevkli bir şey değil. Yani zorla kitap okumak...” (Alara Günaydın)

     “”(...) Bazen okulda veriyorlar. Ödev gibi. Onları sevmiyorum ama mecburen okuyorum. (...) Ödev kitaplarını okurken sıkılıyorum”(Öykü Evliya)

   Pennac'a (2013: 96) göre “Okumayla barıştırmanın tek şartı şu: Karşılık olarak hiçbir şey beklememek, ama hiçbir şey,,, (...) En küçük bir soru bile sormamak. (...) Değer yargısı yok,  kelime açıklaması yok, metin çözümlemesi yok, yaşam öyküleri hakkında bilgi yok. (...) Merak zorlanmaz, uyandırılır” 

    Ödev de işe yaramıyor,  Oku, demekle de olmuyor, “Beni sev” demekle sevilmeyi sağlayamadığımız gibi. Ama bilinmeli ki okumaz-yazmazlar kendilerine yarar sağlayacak kararları almakta, siyasal sürece –tabii emekten yana – etkin katılmakta yetersiz kalırlar, böylece demokrasi de zedelenir.    

     Bir zamanlar, sorulduğunda, boş zamanlarımda müzik dinlerim, kitap okurum, demek gelenekselleşmişti neredeyse. Boş zamanı doldurma aracı saymak, kitabı değersizleştirir, zihin açıcı yaşamsal bir işlevi olan okuma eylemine de saygısızlıkır. Şimdilerdeyse, boş zamanım yok, deniyor. Zeynep  Oral bunu kabul etmiyor: “ Boş zamanım yok ki kitap okuyayım, diyenlere benim yanıtım hep şöyle oldu: Zaman denilen şey çanak çömlek değil ki boşu dolusu olsun. Zaman yaşanılan süreçtir. O süreci nasıl değerlendireceğimiz bize bağlıdır, boşaltırız da doldururuz da... Akıp giden zamanın en dolu olanı, okuyarak 'geçirilen' değil, okuyarak çoğaltılan zamandır.” (s.196).

     VeriNays'ın Türkiye'nin Online Kitap Alışverişi Alışkanlıkları Araştırması'na göre, katılımcıların  yarısı eskiden daha çok kitap okuyormuş. Şimdi daha az okumalarının başlıca nedenleriyse, zaman bulamama, iş yoğunluğu, kitapların pahalanması, sosyal medyanın dikkat dağıtıcı etkisi... (Cumhuriyet, 6 Temmuz 2025)  

     Bedrettin Cömert 'kolay okuma'ya da karşı çıkıyor: “Yıllardır kolay okumaya, okuduğumuzu kolay anlamaya alıştırıldık. (...) Kolay yazmaya ve okuduğunu kolay anlamaya alışmış kafa; insan beyninin ha bire işleyen derinliklerine dalıp düşünceyi asıl sürecinde, gerçek oluşumunda yakalayamaz; hep yüzeylerde dolaşır, her şeyi kendi sığ kalıplarına uydurmaya çalışır.” (s. 217-218)

     Kitap okumanın asıl önemi beynin çalışmasını sağlayan etkisidir” diyor Akşit Göktürk, “okuyan insan, okuduğunu beyninde canlandırır ve algılar. Bu sayede beyin hücreleri çalışmaya başlar. Analiz – sentez, yorumlama, akıl yürütme (usavurma) gerçekleşir. İşte buna düşünme diyoruz.” (s. 206) Nermi Uygur başka bir açıdan bakıyor: “Bir sağlık yolu olarak gücü nelere yetmez kitabın; göz gönül açar; kafa aydınlatır; acıyı azaltır; yüreksizliği giderir; dayanıklığı artırır; karar pekiştirir; eylem gerekçesi sunar; içleri güzel inançlarla bezer; görüşe dinginlik getirir; bezdirici hüzünleri sevinçlere çevirir; yavan tatsız zamanları mutluluğa dönüştürür; yaşama anlam sağlar (...)” (s.206)

     Ne ki, bir arkadaş önerdi de, herkes bu kitabı okuyor da, diye kitap okunmaz. Rasgele okuma abur cubur yemeye benzer. Yılda 21 ve daha fazla kitap okuyan, çok okuyan sayılıyor. (**) Diyelim birisi haftada bir kitap okuyorsa yılda 52 kitap okur.  2024'te, TÜİK verilerine ğöre 73 bin 482 kitap basılmış. Demek ki kitap seçmek zorundayız, iyi kitabı seçmekse engin bir kültürü gerektirir.    

     Kitap yalnız kalmasın. Alın elinize bir kitap. “Yalnızlık paylaşılmaz” diyen Özdemir Asaf'a saygıyla selam gönderip kitabın yalnızlığını  paylaşın, kendi yalnızlığınızı da paylaşmış olursunuz. Okumak iyileştirir. Ray Bradbury'nin deyişiyle, kitap yakmaktan daha büyük bir suç vardır, kitap okumamak...

 

 

(*) Yalnız Kitap / Orhan Tüleylioğlu / Ankara. um:ag Vakfı Yay. / 328 s./ 2014

 

(**) Amerikan Library Association Book Reading and Library Usage:A Study of Habits (Akt. Bülent Yılmaz (1991) “Okuma Alışkanlığı” İstanbul: Yaşadıkça Eğitim dergisi Sayı: 15

İpşiroğlu, Zehra (1989) Düşünmeyi Öğrenme ve Öğretme 2. baskı İstanbul: Afa Yay

Pennac, Daniel (2013) Roman Gibi  2. baskı Çev. Mustafa Kandemir İstanbul: Metis yay.

 

      Bu yazı çinikitap dergisinde (Ocak-Şubat 2026 Sayı: 94) yayımlanmıştır. (33-34)

EV ÖDEVİ ÜZERİNE 1

                                              EV ÖDEVİ ÜZERİNE 1 (*)

                                                                                        Recep Nas

      Oğlum ilkokulun ilk dört yılını aynı okulda, aynı öğretmende (Saygıyla anmak isterim, Burhan Yaraş) okudu, Babaeski'de. Okula gitmek için evden çıktığında kimileyin geri döner, ödevimi yapmayı unutmuşum, der, kısa bir sürede yapar giderdi. 5. sınıfa geçtiğinde Balıkesir'e atandım. Gideceği okul belli, en yakın okul. Okul belli de öğretmeni kim olacak? Öğretmen seçmek hoş olmasa da sorduk soruşturduk, bir öğretmen adı verildi. İyi öğretmenmiş, öbürleri kötü öğretmen demek mi bu? 'İyi öğretmen' ölçütünü biliyorum, bol bol ödev veren, sınav kazandıran öğretmen. Okulun ilk günü dersler bitince öğretmenle konuştum. Oğlunuzu beğendim, dört bende var, bir çocuk daha geldi, dedi. Sanki altı öğrencisi var. Onları bir kapıştıracağım, dedi. Ben eyvah, dedim, tabii içimden. İlk haftasonu ödevi: Türkiye haritası çizilecek, ama iyi çizilecek. Oğlum çiziyor, beğenmiyor, yırtıp atıyor. Bir daha, bir daha... Halının üstü buruşturulmuş kâğıtlarla örtüldü. Sonunda çılgına döndü, koltuğun  üzerine çıktı, duvara vurdu vurdu ve bana da buyruk vererek hiç beklemediğim sözü söyledi: Topla onları, ben artık okula gitmeyeceğim. Eh, gazan mübarek olsun öğretmenim, becerdin. Hava güzeldi, günlük güneşlik. Dışarı çıkmaya razı ettim. Yürüdük, hava aldık. Neyse sakinleşti.

    Bir müfettiş ağabeye söyledim, öğretmenlerle ödev konusunu konuşun diye.Yanıtı şu: Öğrenci dediğin ders çalışır.  Bu müfettişin ilkokul öğrencisi olan kızına bir gün sordum, nasıl gidiyor? İyi gidiyor, dedi. Ne iyi gidiyor, ne sordum ki ben sana, dedim. Ne soracaksınız, büyükler derslerden başka ne sorar...

    Aradan yıllar yıllar geçti. Geçenlerde emekli bir öğretmen ilkokul 2. sınıfta okuyan torununa verilen ödevlerden söz etti, yana yakıla. İnanılır gibi değildi, yanlış anlamayayım diye yine yine sordum, söylettim.  İki dosya kâğıdı, önlü arkalı, dört sayfa. Bir günlük ödevmiş bu. Çocuk bunalmış, yorulmuş. Bırakmış ödevi, -oğlum gibi- çıkmış koltuğun üstüne, “Bilmiyorum...Yapamıyorum...” diye bağırmış duvara vura vura. 24 Kasımda da öğretmen öğrencim aradı, günümüzü kutladı. Söz döndü dolaştı ev ödevlerine geldi. Meğer o da dertliymiş. Otuz yıllık öğretmen. Sizin öğrenciniz olarak eve ödev vermekten hep kaçındım, dedi. Ama ancak 15 yıl sürmüş bu. Velisinden öğretmene, ağır bir baskı altında kalmış, bunalmış. Sonunda pes etmiş, şimdi o da öbür öğretmenler gibi ödev veriyormuş. Farklı, ayrıksı olmaktan vazgeçmek zorunda kalmış. Velilerdeki algı, ödev veren öğretmen iyi öğretmen, vermeyense çalışmayan, başarısız, kötü öğretmen. Ödev vermezsen başına dikilirler, diyor. Velilerin çoğu da anneler. Veliyi üzmeyeceksin. Bakanken Ömer Dinçer, veliyi üzmeyin, üzerseniz ben de sizi üzerim, demişti ya... Bunu da duyunca, ödeve ilişkin – önceki yazılarımdan da yararlanarak – bir yazı daha yazsam mı diye aklımdan geçiyordu   Zaten daha önce Oksijen (*) gazetesinden Selçuk Şirin'in ev ödevine ilişkin yazısını  okumuş, kesmiştim, önümde duruyordu. Demek ödev hâlâ güncelliğini koruyor, böylece benim yazmam da farz oldu.

    -Müfettişken de ödevlerin veriliş biçimine karşı çok uğraştım, savaşım verdim. Yalnız kaldım, başaramadım. Alçakgönüllülük etmeyeceğim, ödev üzerine çok çalıştım, kafa yordum.  Kitaplarımda bölüm açtım: 'Metinlerle İlkokuma Yazma Öğretimi'nde (8 s.), 'Hayat Bilgisi ve Sosyal Bilgiler Öğretimi'nde (27 s.), 'Çocuk İnsandır'da (16 s.). Dahası dergilerde yazılar yazdım.

    Dokuz yıl ilkokul öğretmenliği, sekiz yıl ilköğretim müfettişliği, 27 yıl da öğretmen adaylarına öğretmenlik yapmış biri olarak söylüyorum, öğrenmeyi öğrenmeleri, öğrenmenin tadına varmaları  gerekirken, bugünkü ödev veriliş biçimiyle çocuklar – yan ürün olarak- öğrene öğrene, öğrenmenin ne kadar zor, ne kadar sıkıcı olduğunu öğreniyorlar. Ev ödevinden nefret ettikçe de öğrenmekten, okuldan soğuyorlar. Oysa tadını alanlar için okumak, yeni yeni şeyler öğrenmek ne hoştur, ne zevkli iştir. Prof. Dr. Aytaç Açıkalın'ın anısı bu: “İlkokul öğretmenim rahmetli Ali Rıza Bey'di, onun yüzünden daha 1. sınıfta okuldan kaçtım. 29 harfi 29 sayfa yazmamı istemişti. Oyundan kalan vaktim ise o işe yetmedi” (1999: 82)

     Anaokulunda ödev verileceği aklımın ucundan geçmezdi. Selçuk Şirin- gözlemlemiş ya da bir yerlerden bir şeyler duymuş olmalı ki -, öğretmenleri uyarıyor: “Okulöncesi dönemde (..) çocuklara hiçbir şekilde ödev verilmemesi gerekiyor. Hele tekrara dayalı ödevler bu çağdaki çocukların okula daha başlamadan öğrenme şevkini kıracak bir etkiye sahip. Aman!” (*)

     “(...) Nikelikli okul ve zorunlu ev ödevi... Bunlar bir arada olamaz. (...) Ev ödevi hem öğrenciler hem öğretmenler için üretkenlik düşürücüdür. Bunun doğrudan nedeni, öğrencilerin ev ödevinden nefret etmeleri, dolaylı nedeni de öğretmenleri daha zevkli öğretime hazırlanmaktan alıkoymasıdır. Bu, öğrencilerin okuldan nefret etmelerine en çok yol açan etkendir.” (Glasser, 1999)

     Hep öğretmence yönlendirildikleri, koşullandırıldıkları için çocuklar kendiliklerinden, içlerinden gelen bir istekle okumuyor, çalışmıyorlar. Öyle ya, öğretmen ödev verirse çalışırım, vermezse çalışmam. Bir bakanlıkta üst düzeyde görevli olan birisi kendisini kutlamak için gelen, “neler yapıyorsun” diye soran dostuna, şunu diyor: “ İlkokuldan beri bizi ödev yapmaya öyle alıştırmışlar ki, şimdi de ödev verilirse yapıyorum, verilmeyince boşuna oturuyorum.” ( Ergun, 1987: XIV)

     Öğretmen de ödev vermeye koşullamış kendisini, vermezse çalışmalarında bir boşluk, eksiklik olacağını sanıyor. Buna bir de veli baskısını ekleyin. Müfettişken bir öğretmene sordum, neden bu kadar çok ödev veriyorsunuz, diye. Yanıtı hazırdı, oynayacaklarına ders çalışsınlar. Bir başka öğretmen de aynı sorumu, veliler istiyor, diye yanıtlamıştı. Peki ödevleri denetliyor musunuz, diye sordum. Özrü kabahatinden büyüktü: Denetlemeye kalksam ders yapamam.

     Nasıl hasta istiyor diye doktor gereksiz, belki de zararlı olacak bir ilacı vermiyorsa, ana-baba istiyor diye de ödev  verilmez. Peki öğrenciler ödev istiyorlar mı? Müfettişken çok tanık oldum, gözlemledim. Son ders bittiğinde hâlâ ödev verilmemişse, “öğretmenim, ödev...”, diye anımsatıyorlar. Öğretmen bugün ödev yok, dediğinde de savinçten uçuyorlar.

      Tatlı bitirelim. Öğretmen ön sıradan başlayarak öğrencilerin defterlerindeki ödevlerine, şöyle yukardan, üstün körü bakarak arkaya doğru  ilerlerken, en arkadan bir öğrenci,

        “Öğretmenim, bir soru sorabilir miyim?”

        “Sor bakalım...”

       “Öğretmenim, insan yapmadığı bir şeyden sorumlu tutulur mu?”

       “Canım olur mu öyle şey! Neden sordun?”

       “Şey... Öğretmenim, ödevimi yapmadım da...”

 

(*) Selçuk Şirin/ ”Yoksa ChatGPT mi yaptı?”/ Oksijen gazetesi/3- 9 ekim 2025/Sayı: 247) (29)

Açıkalın, Aytaç (1999) İnsan Kaynağının Yönetimi, Geliştirilmesi Ankara: Pegem Yay.

Ergun, Doğan (1987) Sosyoloji ve Eğitim Ankara: V Yay.

Glasser, William (1999) Okulda Kaliteli Eğitim Çev. Ulaş Kaplan İstanbul: Beyaz Yay.

 

(*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'nin e- dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ dergisinde

(Kasım 2025 Sayı: 72) yayımlanmıştır.

 

22 Kasım 2025 Cumartesi

Dünya Çocuk Hakları Günü

            Dünya Çocuk Hakları Günü (*)

 

                                                                                           RECEP NAS


     Çocuk Haklarına İlişkin Sözleşme, 20 Kasım 1989 günü Birleşmiş Milletlerce kabul edilmiş, 2 Eylül 1990'da yürürlüğü girmiştir. Türkiye sözleşmeyi 27 Ocak 1995'te- üç maddesine (17, 29, 30) çekince koyarak-  kabul etmiştir. 20 Kasım 'Dünya Çocuk Hakları Günü'dür.

     Peki çocuklar haklarından haberli mi, haklarının bilincinde mi? Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği'nin sormacasına (2008) göre, çocukların yüzda 68,7'si anılan sözleşmeyi hiç duymamış. Oysa sözleşmenin 42. maddesinde ”Taraf devletler, sözleşme ilke ve yargılarının uygun ve etkili araçlarla yetişkinler kadar çocuklar tarafından da yaygın biçimde öğrenilmesini sağlamayı üstlenirler” deniyor. Neyse ki bugünlerde İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi 'Okulda Çocuk Hakları Eğitimi'ne başlıyor. İyi de insanın aklına takılıyor, Beyoğlu Belediyesi'nin sebil su ikramını bile geri çeviren okullar bu eğitim için kapılarını açacaklar mı?

     Eski bir fotoğrafa bakıyorum, 1937'de çekilmiş. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda ellerinde pankartlarla yürüyor çocuklar. Kızlı, erkekli. Kara önlüklü, ak yakalı. Okunabilen pankartlarda şunlar yazıyor: Bize mahsus bahçeler, hürmet, öpülmemek, sağlam ana-baba, azarlanmamak, yalnız  yatmak... Bugünkü istatistiklere bakınca, okula aç giden çocukları düşününce çocukların bu istekleri ne kadar da masum, keyfe keder kalıyor.

     Çocukların yaşadıkları sorunların hangisine değinelim: sokak çocukları, çocuk gelinler, işçi çocuklar, uyuşturucu ve kaçak sigara sattırılan çocuklar, suça sürüklenen çocuklar, yaşıt zorbalığı, sağlıklı beslenememe, önlenebilir hastalıklardan ölen çocuklar, açlık sınırında yaşayan çocuklar, toplumsal cinsiyet ayırımcılığı, cinsel istismar, kendileriyle ilgili karar alma süreçlerine katılamama, engelli çocuklar, Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) aracılığıyla bir gün okulda, dört gün işte olan, emeği sömürülen çocuklar, yitik çocuklar... Dahası var tabii, say say, yaz yaz bitmez. AVM'lerde bebek maması kilitleniyorsa, geriye söylenecek ne kalır ki...

     Bu yıl daha bitmeden 79 çocuk iş cinayetine kurban edilmiş. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı'nın (TEPAV) raporuna (2025) göre, yurdumuzda yoksul çocukların sayısı yaklaşık 10 milyon. Çocuk yoksulluğunda OECD ülkeleri içinde ikinci sıradayız.  Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre (2022) yılda ortalama 10 bin çocuk yitiyor, 11-17 yaş arasındaki 178 bin 834 çocuk yaralama, hırsızlık, uyuşturucu satmak, tehdit gibi suçlardan işlem görmüş.    

     Fazladan bir yıl eğitim bile çok önemliyken, 2 milyon çocuk örgün eğitimin dışındayken zorunlu eğitim süresini kısaltmaya hazırlanıyorlar. Çünkü onlara okuyan, sorgulayan, eleştirel düşünen, neden-sonuç ilişkilerini doğru kuran, ”Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” çocuklar değil, boyun eğenler gerekli.

     Nobel ödüllü James Heckman'a göre, okulöncesi eğitim için yatırılan bir lira, yedi-on lira olarak geri dönüyor. Gelgelelim Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu'nun (UNICEF) 'Adaletsiz Başlangıç' raporuna (2018) göre Türkiye 'okulöncesinde eşitlik' açısından 41 ülke arasında son sırada. 

     Çocuklara, “Türkiye'de çocuk olmak ne demek?” diye soruluyor. İşte birkaç yanıt (2011):

     “Çocukla çocuk olma, demeyin. Çocukların şifrelerini çözmek için biraz da çocukla çocuk olun.” (Eylül Keskin, 4. sınıf)

     “Tükiye'de çocuk olmak yoksulluktur.” (Doğukan Bozkurt, 8. sınıf)

      “Doğuda ve kız çocuğu isen erken yaşta evlenmektir.” (Buket Yılmaz, 8. sınıf)

     Çocukların sorunları, haklarının çiğnenmesi, kurulan bu düzenden bağımsız değil. Çocuklarına değer veren uluslar yarınlarını güvence altına almış olurlar. Çocuklar sağlıklı, güvenli, barışçıl, özgür bir toplumda yaşarlarsa sağlıklı, güvende, barışçıl, özgür olurlar.

     Eduardo Galeano'nun (1940-2015) sözüyle bitirelim: “Çocukların çocuk olma hakları her geçen gün daha fazla reddediliyor. Dünya zengin çocuklara para muamelesi yapıyor, paranın davrandığı gibi davranmayı öğrensinler diye. Dünya yoksul çocuklara çöp muamelesi yapıyor, çöpe dönüşsünler diye. Orta sınıftakileri, ne zengin ne de yoksul olanları televizyona bağlıyor, vakit henüz erkenken tutsak hayatını kader olarak bellesinler diye.  Çocuk olmayı başaran çocuklar çok şanslı, çok büyülüler.” (Günümüzde söyleseydi, televizyon yerine 'dijital aygıtlar' derdi.)

 

 

(*) Bu yazı Cumhuriyet gazetesinde (20 Kasım 2025) yayımlanmıştır.