23 Ocak 2017 Pazartesi

ÇOCUK OKULA BAŞLARKEN


                                           ÇOCUK OKULA BAŞLARKEN *



                        

                                                                                        Recep Nas **



                                                                       





        Tatil bitti bitecek, eylülde okullar açılıyor. Acaba çocuklar okulu özlediler mi, okulların açılmasını iple çekiyorlar mı? Çocuklar gerçekten okulu,dersleri seviyorlar mı,okula koşa koşa gidecekler mi?İbrahim Kıbrıs’ın  doktora tezinin veri toplama aşamasında çocuklarca yazılan küçük metinlerden biri şöyle:”Bazı derslerde çok sıkılırım.Yani alttan ve üstten bastırılmış bir yastık gibi.Zil sanki bir kahraman,Atatürk gibi görülür.Ben zil çalınca patlayacak bir volkan gibi koşarım.”(5.sınıf)

      İstanbul Çocukları Vakfı’nca yaklaşık  1,5 milyon ilköğretim okulu öğrencisine ‘en büyük düşleri’ soruluyor(Cumhuriyet,12.08.2002).Çocukların büyük bir bölümünün düşü,”Ailede ve okulda sevgi görmek”İlginç bir düş de şu:”Dersler 5 dak., teneffüsler 40 dak. olsa…

      Hani bilinen,çokça anlatılan  bir fıkra vardır :

      Çocuğa sormuşlar,

      “Dünyada en sevdiğin şey ne?”

       “Zil sesi” ,demiş.

         “Peki,hiç sevmediğin ne?

        “Zil sesi”,demiş yine,

        “Ne demek bu şimdi?”

         “Dersten çıkış zilini seviyorum,derse giriş zilini sevmiyorum.”

    Kar yağmaya başlayınca ,çocukların  derste pencereden kar yağışına bakıp,birbirlerine göstererek “tatil yağıyor! “ dediklerini  biliyoruz.Birkaç yıl önceydi,zorlu bir kış yaşamıştık.Ankara’da kar yağışı nedeniyle okullar iki gün tatil edilince ,TRT bunu –hem de birinci haber olarak,hem de TRT farkı diyerek- “Çocuklara müjde !“diye duyurdu. Demek ki büyükler de  okul tatil olunca çocukların sevineceklerini düşünüyorlar. Öğrencilik yıllarını anımsadıkları için mi  acaba,belki de, neden olmasın?

         Gerçek mi,fıkra mı,bilmiyorum,ama çok hoş bir olay anlatılır:Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni  derste kıyamet gününü anlatıyormuş,çocuklardan biri parmak kaldırarak soruyor,

         “Hocam,o gün  okullar tatil olacak mı?”

        Ahmet Rasim’den (1979)bir alıntı:

        “Anlatırlar:

       Hoca yılgını çocuğun biri okulda nasıl olduysa uyuyakalmış.Arkadaşları onu korkuta korkuta uyandırmak için ,bir yandan dürtükleyerek,öte yandan da,

       “Kalk kalk,okul yanıyor,” deyince birdenbire gözlerini açmış,

       “Hoca da yandı mı?” diye sormuş”

        ‘Pazartesi  sendromu’ gibi ‘eylül sendromu’ndan da söz edilemez mi? Oktay Akbal anlatıyor:”Eylül hüzünlü şeyler anımsatır.Ta çocukluğumdan kalmış bir korkumdur eylül ayı.Okullar açıldı açılacak ,dersler,sınıflar,öğrenciler,derken sınavlar…Tutacağım Şehzadebaşı’ndan yolu,Beyazıt’ a,Kumkapı’ya…Taş bir yapı,soğuk bir sınıf…Zorla,isteksiz gittim hep okullara.İlk izlenimin verdiği burukluk geçip gitmedi bende…Ne zaman eylüle girsek kendimi o ilkokul günlerinde bulurum.Kısa bir an için de olsa bir ürperiş sarar beni”(Cumhuriyet,08.09.2002)

          “İlk izlenim,son izlenimdir.”Bu bir İngiliz atasözüdür.Bu söz,çocuğun okula başlayacağı

* *Emekli Öğretim Görevlisi



 ilk gün için söylenmiş sanki .Evet,evin dışındaki bir otoriteyle kurulan ilk ilişki,çocuğun eğitime ve
                                                              



 topluma karşı takınacağı tutumu etkileyebilir.(Sandström 1971:216 )

          Bir öğretmen,okula başladığı günü unutmamış,şöyle anlatıyor:”Okulda dövüleceğimi

düşünüyordum,sınıfa girmek istemiyordum.Bahçede bir ağaç köküne oturdum.Öğretmen beni

gördü,çağırdı.Eyvah! Dayak gelecek,dedim.Sonra geldi,elimden tuttu,beni sınıfa götürdü,çizgi çizdirdi.

       Bana,

      -Aferin,ne güzel çizdin,dedi.

Öğretmen gibi  güzel çizdiğimi düşündüm.

O ilk gün eve giderken uçuyordum.Yokuş bana vız geldi.”

Okulda dövüleceğini düşünüyor bu çocuk,bu düşünce nasıl ,nerden yerleşmiş olabilir  onun taze beynine,böylesine kaygılı,ürkek.

          Duymuşundur,belki size de söylenmiştir.Yakında okula başlayacak çocuk,birazcık ‘yaramazlık’ yapıverse,denir hemen,

          “Şimdi sen yap bakalım yaramazlığını,yarın okula başla da görürsün sen,mum gibi olursun vallahi”

          İlkokul öğretmeniyken,bir köyde,yolum bir evin önünden geçerdi.Bahçede çalışan anne,zaman zaman, 5-6 yaşlarındaki çocuğunu göstererek seslenirdi bana,

          “Öğretmen! Bu çocuk çok yaramaz,söz dinlemiyor,döv şunu…”

         Bu çocuk  bir yıl  sonra okula başlayacak,belki de benim öğrencim olacak;öğretmene,okula ilişkin ne kadar olumsuz,kötü izler biriktiriyor kafasında,bunu düşünemiyor o anne.

          Yıllar sonra bir gün de belediye otobüsündeyken,önümdeki koltukta torunuyla oturan dede,torununa,

          “Uz dur,bak arkada öğretmen var,söylerim,döver seni” dedi.

           Çocuğun tek yaptığı da,oturmak istememesi,ayakta durması.

           Öğretmenler de ,çocuklarına öğretmeni böyle tanıtan ana-babaları,haklı mı çıkarıyorlar,bilmek zor ama,Eğitim-Sen’ in bir araştırmasına(2003:74) göre,”Kuşkusuz bazı durumlarda dayak kaçınılmaz”, önermesine “Katılıyorum ve tümüyle katılıyorum” diyenlerin oranı %18,kararsız kalanların oranıysa %12 Başka bir deyişle,yaklaşık beş öğretmenden biri ,kararsızlar da eklenirse yaklaşık üç öğretmenden biri dayak yanlısı.

          Bir öğrencim (O.G.) ,yıllar önce- söylediklerini desteklemek için olacak-sınav kâğıdına şunları yazmıştı:”İlkokula kaydolurken yediğim tokadın acısını,ortaokula,liseye,hatta üniversiteye kaydolurken bile hissettim.”

        İki kız öğrencim,güzel bir rastlantıyla Doğu’ da aynı köye atanıyorlar.Okulun ilk günü gelen 3-5 öğrenciyle güzel bir gün geçiriyorlar,ertesi gün  8-10 öğrenci geliyor.İkinci gün de oyunlarla,şarkılarla,masallarla geçiyor.Gün günden okula gelen çocuk sayısı artmaya başlıyor,oysa öğrencilerim özel,ayrı bir çaba göstermiyorlar.Bir dahaki hafta nerdeyse tümü geliyor öğrencilerin.  Doğu’da devamsızlık sorunu olduğunu bildiklerinden  öğrencilerim de şaşıyorlar bu işe,meraklanıp soruyorlar,nasıl böyle kendiliğinden geliverdiler?Nedeni şuymuş:”Bu yılki öğretmenler dövmüyorlar” diye bir söz çocuktan çocuğa,evden eve yayılmış.

        Okula,öğretmene düşen görev,çocukta okulöncesinde yakın çevresince oluşturulan kaygıyı,olumsuz bakışı yok etmek,boşa çıkarmaktır.Ama işin böyle olmadığını gösteren örnekler az değil.





        Yeni tanıdığım birisiyle söyleşirken,söz nasıl oraya geldiyse,şunları anlattı bana:Okulun ilk gününün sabahında,öğretmen,

         -Boy sırası olun,demiş.

        Çocuklar boy sırası nedir,ne bilsinler.

         “Ben”,dedi,”uzun boylu sıska bir çocuktum.Öğretmenin bu sözü üzerine olduğum yerde ellerimi bacaklarıma yapıştırıp dimdik durdum.Öbür çocuklar da patır patır benim arkama sıralandılar.Öğretmen,en önde olduğum için bana kızdı,bağırdı.

          -Ne lan,leylek bacaklarınla en öne geçmişsin…

         Bu ‘leylek bacaklı çocuk’ bunu anlatırken 35 yaşındaydı.Öylesine kırılmış,incinmiş ki,aradan geçen bunca yıl öğretmenin bu sözünü ona unutturamamış.Anlatırken  gözleri buğulanmış,dolmuştu.

         Başka bir zamanda ,başka bir okulda   öğretmen,okulun ilk günü yine”Sıra olun” diyor.Ama çocuğun biri şaşırıp kalıyor,bilemiyor ne yapacağını.Öyle ya,üzerinde yazı yazdığı sıra nasıl olunur?

         Cüceloğlu’nun, bir kitabına (1999) önsöz yerine yazdığı “Bir Anı ve Sunuş” başlıklı yazısından  kısa bir alıntı:

         “Ben yedi yaşında okula başladım.

         İlk gün öğretmen bir oğlanı cetvelle dövdü;kıpır kıpır,yerinde duramayan,bugünkü bilgiler çerçevesinde büyük bir olasılıkla hiperaktif tanısı konacak olan ,Şükrü adında ufak bir oğlan çocuğu.

        Çok korktum.Ertesi gün hastalandım.(…)”

        Bir de Köymen’ e(2000:111-112) kulak verelim:”Üniversite lojmanlarında oturan  ve o yıl okula başlayacak olan aynı yaşta birçok çocuk vardı.Doğal olarak,hepsini aynı okula yazdırmıştık.Onlarla birlikte okula gitme provaları bile yapılıyordu.Tüm çocuklar okulun açılma gününü iple çekiyorlardı.Oyunlar,düşler,söyleşiler hep okulla ilgiliydi.Onları bazen şaşırmış ve kızmış görüyorduk.Daha sonradan kızımdan öğrendiğime göre,mahalledeki abla ve ağabeyler onlarla alay edip’Okulun açılmasına böyle sevinilir mi,okul sevilir mi hiç,siz daha bebeksiniz,aptalsınız’diyorlarmış.Biz de bu tür sözlere inanmamaları konusunda elimizden geldiğince çocukları ikna etmeye çalışıyorduk.Derken okullar açıldı.İki hafta kadar bir zaman geçti.Kızım bir gün okuldan gelince,asık suratla’Anne,ben okulu sevmiyorum,ablalar-ağabeyler doğru söylemişler’dedi.Evet,iki hafta içinde,sistem,kızımın istek ve heyecanını almış götürmüştü.Hepimizin bildiği gibi,bu isteksizlik tüm eğitim yaşamı boyunca sürüp gidiyor.”

      MEB, birkaç yıldır bir uygulama başlattı,1.sınıfa  başlayacak çocukları öğretim yılı başlamadan bir hafta önce  alıyorlar okula,iyi de ediyorlar.Doğruya doğru,bu iyi bir düşünce.Ama bu bir hafta boyunca okullarda, sınıflarda neler olup bitiyor,çocuklar okul ortamına  yumuşak,sarsıntısız geçiş yapabiliyorlar mı,işte bunun araştırılması gerekir.

       Belli ki çocuğa okulöncesinde sağlıklı bir okul kavramının kazandırılması gerekir.Bunun en güzel,kestirme yolu çocuğun okulöncesinde kurumsal eğitim almasıdır.Okulöncesi eğitimi için yapılan bir liralık yatırım,yedi lira olarak geri dönüyor.Bu gerçek bilim çevrelerince kabul görmüştür.MEB,okulöncesi eğitimin zorunlu olmasına ilişkin ilk adımı bu yıl atacak,umarız bu sözde kalmaz, gerçekleşir.Okulöncesi eğitim kurumuna gitmiş olması,kuşkusuz,çocuğun okula uyumunu kolaylaştırır,okul başarısını olumlu yönde etkiler.Ama bunun güvencesi yok.Kötü bir okulöncesi eğitim deneyimi geçiren çocukların okula uyumları,hiç okulöncesi eğitim kurumuna gitmemiş çocuklardan daha zor olabilir.(Gürkan 1987:6)

        Özgenel (1992:7) bunun bir örneğini veriyor:Melek anaokuluna gitmişti.Anaokulundaki öğretmenleri ,onu sınıf başkanı olarak seçmişlerdi.Melek başkanlık görevini başarıyla yaptığı için öğretmenleri tarafından ödüllendirilmiş ve ona ayrıcalıklı davranılmıştı.İlkokul başladığında,diğer çocuklarla aynı durumda olması onu şaşırttı.Melek bu tepkisini arkadaşlarına burun kıvırarak,hatalarını bulmaya çalışarak,onları öğretmene şikâyet ederek göstermiştir.Amacı,diğer çocuklardan farklı olduğunu öğretmenine kanıtlayabilmektir.Anaokuluna gittiği dönemdeki deneyiminin  etkisiyle,arkadaş edinmekte ve dolayısıyla ilkokula uyum sağlamakta güçlük çekmiştir.”Buna ‘prenses sendromu’ deniyor.Çocuğun yanlışları hiç görülmüyor,o tek,o eşsiz,biricik…İlgi odağı,öğretmenin gözdesi oluyor.Tabii olan da,örnekte görüldüğü gibi,çocuğa oluyor.

         Bakın,okulun ilk gününde neler olabiliyor,şimdi öğretmen olan biri okulda ilk gününü anlatıyor:”Annem hastanede yatıyordu ve ablam beni okula götürmüş,sınıfımı bulmuş,cam kenarında bir sıraya oturtmuş,önüme defter,kalem koyup çekip gitmişti.Korkudan yerimden kıpırdayamıyordum,sınıf ana-baba günüydü,ağlayanlar,anneler ,babalar…Elimde kalem boyuna deftere çizgiler çekiyordum.Güneş ışığı tam da  yüzüme vuruyor ve kan ter içinde kalmış,sicim gibi ter döküyordum.Derken kadının biri bana eğilip’Amanın,bu çocuğun sahibi yok mu,ağlamaktan helak olmuş’ gibi laflar etmişti.İşte o vakte kadar ağlamayan gözlerim coşmuş,hıçkırıklarım kesilmez bir halde kendimi yerden yere atmıştım.Okuldan değil de terk edilmekten korkmuştum.Tanıyanlar beni eve getirmişti.Ama o hafta okula gitmemiştim.”Fark etmişsinizdir,öğretmenden söz edilmiyor.Sımsıcak bir gülümsemeye,ilgiye,sevecenlikle bakan gözlere,sevgi dolu bir dokunuşa gereksinmesi olan çocuğun yanında yok öğretmen,ortalıkta görünmüyor(Memurlar.Net-Forum).

            Okulların açıldığı gündü.Ders sırasında 1.sınıf öğretmeniyle –canlı yayında- görüşüm (röportaj) yapılıyordu(NTV,13.09.2005).Yayın uzayınca çocuklar sıkıldılar,bir çocuk ayağa kalktı,sınıf içinde gezinmeye başladı.Bunu gören öğretmen,çocuğa,sevgiden yoksun bir ses tonuyla “Ben seni sınıfa almayacağım,dışarı çıkaracağım” dedi.İrkildim,insanın aklına gelmez mi,canlı yayında,kameranın karşısında bunu diyen öğretmen,dersliğin kapısını kapatıp çocuklarla baş başa kaldığında  neler der,neler yapar?

            Yineleyelim,öğretmenle,evin dışındaki bir otoriteyle kurulan ilk ilişki,edinilecek ilk izlenim,çocuğun öğrenim yaşamını,okula karşı takınacağı tutumu etkiler,şöyle ya da böyle.Hele bağımlı olarak yetiştirilmişse,annesinden kopamıyorsa…Bu çocuk annesiyle birlikte olmak ister,annesiyle eve gitmek ister. Şimdi evde olmalıydı,oyuncaklarıyla oynamalıydı.Şimdi annesi evde kardeşini seviyordur.

              Okulun ilk gününde  bir çocuk dersteyken,

               “ Öğretmen!” diyor.(Henüz “öğretmenim” demeyi bilmiyor.)

               Öğretmen de ,

               “Ne var?” diyor.

               “Ne var,var mı,şimdi evde yemek yiyorlar”

               Öğretmen çocuklara saygıyla,sevgiyle yaklaşmalı,sıcak ve içten,sevecenlikle…Güler yüzlü,tatlı dilli,sabırlı,hoşgörülü,anlayışlı olmalı.Elbette bu yaklaşım,tutum ilk güne ya da ilk günlere özgü değil,hep,her zaman….Öğretmenin  çocuklarla kuracağı saygı,sevgi temelli sağlıklı iletişim,yoğun etkileşim,çocukların kaygılarını silecek,gözlerindeki kara bulutları  dağıtacaktır.(Nas 2006:116)Unutulmasın,çocukların başlıca ruhsal gereksinmeleri sevilmek,sayılmak,kabul edilmek,onanmaktır.

             Okulun ilk gününde bir çocuk,geçenekte (koridor) gezinerek dersliğin açık kapısından zaman zaman kendisini izleyen annesine sesleniyor,

             “Anne sen git,bu öğretmen anne gibi…”

             İşte size öğretmen! Ne mutlu bu öğretmene,ne mutlu onun öğrencilerine…

            

              Öğretmen ilk gün masal anlatabilir,tabii bu masalların kısa,devinimli olması gerekir.Oyunlar oynatır,daha çok bahçede.Çeşitli taklitler yapılır,özellikle havyan taklitleri…Tekerlemeler söylenir,parmak oyunları oynatılır. ‘Ceviz adam’ gibi yalın,devinimli şarkılar söylenir(Nas,1988)

               Bu etkinlikler de ilk güne özgü değil kuşkusuz. Dersler her zaman oyunlaştırılmalı,çekici,ilginç kılınmalı.Özellikle küçük sınıflarda oyunla iş uyumlu bir biçimde birbirini izlemeli,çocukların ilgileri diri tutulmalı hep.İlköğretimin ilk yıllarında,eğitim, okulöncesi  eğitime ilişkin ilkelere göre  yapılmalıdır.(Oktay 1999:83)

              Bir öğrencim anlatmıştı:Yeğeni okula başlıyor,ilk günün akşamı öğrencim soruyor,

              “Bugün nasıl geçti?Okul nasıl ,öğretmen nasıl ? Sevdin mi okulunu,öğretmenini?”

               “Hala okulu sevdim,öğretmeni çok sevdim.Oyunlar oynadık,şarkılar söyledik.Öğretmen çok iyi…”

              Bu konuşmadan birkaç gün sonra ,okuduğu fakülte de açılınca,öğrencim memleketinden ayrılıyor.Bir ay sonra memleketine döndüğünde yeğenine yine soruyor.

               “Okul nasıl”

                Yeğeni üzgün,bıkkın, yılgın,

                “Hala her gece  dua ediyorum,Allahım bu okulları yok et.”

                 Bir atasözümüz var ya,konukluk için söylenmiş:”Birinci gün hoş hoş,ikinci gün mayhoş,üçüncü gün hoşt hoşt.”

                 1.sınıfı okutan bir öğretmen ilk veli toplantısında”Beni çocuklarınıza sevdirin” ,demiş.Ismarlama sevgi nasıl oluyorsa? Bunu bana anlatan anneye sordum,

                 “Peki,ne yapıyorsunuz?”

                  Şöyle diyormuş,

                  “ Aman da aman,aman da aman,kızımın ne iyi öğretmeni varmış,ne de güzel ödevler verirmiş…”                        



                                                    KAYNAKÇA





Ahmet Rasim (1979) Falaka:Okul  Anıları (Dermeyip yalınlaştıran:Atilla Özkırımlı) İstanbul:Cem                            

      Cem Yayınevi Arkadaş Kitaplar

Cüceloğlu,Doğan (1999) Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin SAVAŞÇI İstanbul:Sistem Yayıncılık

EĞİTİM-SEN (2003) ÖğretmenYetiştirme Araştırması Ankara:Eğitim-Sen Yayınları

 Gürkan,Tanju (1987) “Çocuğun İlköğretime Başlayışı”,İlkokul Programı ve Öğretim                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    

     Yöntemleri,A.Ü.AÖF Yayınları,No:90

Köymen ,Ülkü (2000)”Güdüleyici Öğrenme” Sınıfta Demokrasi (Ed.Ali Şimşek) Ankara:Eğitim-Sen

     Yayınları

Nas,Recep (1988) “Okula Hazırlık ve Okulda İlk Gün” Ankara:Öğretmen Dünyası dergisi Sayı:105

________   (2006)  Metinlerle İlkokuma –Yazma Öğretimi   4.baskı Bursa:Ezgi Kitabevi

Oktay,Ayla (1999) Yaşamın Sihirli Yılları:Okulöncesi Dönem İstanbul:Epsilon Yayıncılık

Özgenel,Sevgi (1992) “İlkokulun İlk Günlerinde Çocuk” İstanbul:Yaşadıkça Eğitim dergisi Sayı:24(5-9)

Sandström, c.I. (1971) Çocuk ve Gençlik Psikolojisi İstanbul:İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Yayınları





  * Bu yazı Eleştirel Pedagoji dergisinde (sayı:4-5,Eylül-Ekim 2009) yayımlanmıştır.(20-26)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

30 Aralık 2016 Cuma

ÇOCUK İNSANDIR


                                         ÇOCUK İNSANDIR  (*)

                                                                                      

                                                                               Recep Nas

                                                                          recepnas@uludag.edu.tr

                                                                                     





       Saygı ve sevgi, sağlıklı insan ilişkilerinin temelini oluşturan, sağlamlaştıran iki büyülü sözcük… Ana-baba-çocuk ilişkilerinde de böyle, amir-memur, öğretmen-öğrenci ilişkilerinde de, tüm insan ilişkilerinde de böyle. Yalnız insan ilişkilerinde mi? Değil elbet, bütün insanlarla öbür canlıların ilişkilerinde de söz konusu bu. İnsan-ağaç, insan-çiçek, insan-hayvan ilişkilerinde de geçerli, gerekli saygı ve sevgi.

        Öyle de,’ötekilerle’ ilişkilerimizde saygı mı ağır basıyor, sevgi mi? Sevdiğimiz bir insana saygılı da olabiliyor muyuz? İşte bu tartışma götürür bir olgu.

        Çocuk sevgisi açısından bakarsak soruna,’Çocuk sevgisi’ neredeyse kalıplaşmış bir söz, içeriği boşaltılıp söylenir olmuş, tuzak da burada başlıyor işte. Dilimize dolamışız, ’çocuk sevgisi’ diyoruz hep. Çocuğa saygıysa, dilimize de, davranışlarımıza da yansımış değil pek. Bu durum, sevgi nasıl olsa saygıyı da içeriyordur diye düşündüğümüzden mi; yoğun, içten, sıcak bir sevginin saygıyı aratmayacağını sandığımızdan mı; yoksa saygıyı dışlayıp  ‘saygı-sevgi’ sözcüklerini yan yana ‘araç-gereç’ der gibi öylesine, laf olsun diye kullandığımızdan mı kaynaklanıyor?

        İşin bir başka boyutu da şu: Saygıdan, saygının gerekliliğinden söz etsek bile, onu büyükler için düşünüyoruz, büyüklerin hak ettiği bir kavram olarak algılıyoruz gibi geliyor bana. Atasözümüz var ya, “Su küçüğün söz büyüğün”. “Sus küçüğün, söz büyüğün” de deniliyor. Küçüklere saygı duyulmaz. Küçükler korunur, sevilir, saygı büyükler içindir. Yıllar önce bir öğretim görevlisi arkadaşım bana şöyle demişti,

     “Öğrencilerimin kutlamalarına yanıt verebilmem için ayrı bir kartvizit bastırmam gerekecek.”

Bu ne demek şimdi? Bastırdığı kartvizitlerde son söz “Saygılarımı sunarım”dı. Ama öğretmen öğrenciye saygı duymaz ki, sevgi besler. Anlayış bu…

       Oysa saygısız sevgi, saygıyla beslenmeyen sevgi tek başına yeterli değildir.’Salt sevgi’ zamanla nefrete bile dönüşebilir kolayca. Çokça tanık olunur, rastlanır; iki genç birbirlerini ‘deli gibi’ severler, sonra evlenirler, ama ‘üç gün’ sonra aralarında çatışmalar, sürtüşmeler, kavgalar başlayıverir. Çünkü birbirlerini olduğu gibi kabullenmezler, birbirlerini kendilerinin ‘mal’ı gibi görmeye başlarlar, birbirlerinin ‘özel alan’larına saldırırlar. Bunları da sevdikleri için, sevgi uğruna yaptıklarını düşünürler. Çünkü aralarında olmayan bir şey vardır: saygı…

       Şu sahneler yaşanabiliyor: Karısını öldürmüş kişiye sorar yargıç,

        “Karını neden öldürdün?”

        Yanıt:

         “ Çok seviyordum efendim.”

        Bu nasıl sevgi ah, bu nasıl sevmek…

        Bu örneği abartılı buluyorsanız, sorayım: Neden bebeklerin önlüklerinde “Beni öpme” diye yazıyor? Kim akıl etmişse müthiş bir buluş bu. Bebek konuşamadığına göre önlüğündeki bu yazıyla şu iletiyi iletiyor: Beni seviyorsun, anladım. Sevgini göstermek için de şimdi beni, öksürüyor musun, hapşırıyor musun, nezle misin, bunu düşünmeden, benim isteyip istemediğimi de aklının ucundan geçirmeden şapur şupur öpeceksin. Dur, ilkin bana saygı duy ve öpme…

        Ayı yavrusunu severken öldürürmüş, tabak (sepici) da sevdiği deriyi yerden yere çalarmış, bunlar atalarımızın sözleri.

        Bakın, şu sözlerin söylendiğine tanık olmuşsunuzdur, belki size de söylenmiştir.

        “Çocuk mu kandırıyorsun, karşında çocuk mu var senin?”

         Demek ki çocuk kandırılabilir.

         “Bana çocuk muamelesi yapma!”

         Demek ki çocuğa her türlü kötü ‘muamele’ yapılabilir.

         “Beni çocukmuşum gibi azarlama”

          Demek ki çocuk azarlanabilir.

         “Öyle sinirlendim ki, çocuk olsa iki tokat vuruverecektim”

          Demek ki çocuk dövülebilir.

          Bu bakışın, yaklaşımın neresinde çocuğa saygı? Saygı yok.

          Erdal Atabek şöyle diyor:”Küçük bir çocuğa saygı duymak, onu ciddiye almaktır. Küçük bir çocuğa saygı duymak, onun kendi kişiliği olduğunu kabul etmektir. Ama bir bebeği-elbette sevdiğimiz için –kucaklıyoruz, kollarımızın arasında sıkıyoruz, canını yemek istiyoruz, öpücüklere boğuyoruz. Buna birimiz bırakıyor, ötekimiz başlıyor. Böylece onu ne çok sevdiğimizi anlatıyoruz. Ama bu arada bebeğe saygısızlık ediyoruz. Onun bunu isteyip istemediğini düşünmüyoruz. İşte bu saygısızlıktır.”**

        Bir de Bekir Yıldız’ı dinleyelim: “Sevgiden başlayarak sevgiyi bulamazsınız, bulmuş olsanız bile koruyamazsınız. Çünkü gerçek sevgi, karşılıklı güven ve saygı oluşmadan yaratılamaz. Sevginin yarattığı saygı gelip geçicidir, ama saygı ve güvenin yarattığı sevgi kalıcıdır.”

           Şimdi düşünelim, biz çocuklarımıza saygı duyuyor muyuz, yoksa sadece seviyor muyuz? Kendinize sorun:

·         Çocuğumla konuşurken eğilip göz hizasına geliyor muyum?

·         Öpmek için izin istiyor muyum?

·         Odasına, kapıyı çalıp izin isteyerek mi giriyorum?

           Bir şey daha, Yaşar Kemal’in deyişiyle, çocuk insandır. Arada ‘da’ yok. Çocuk da insandır, denmez. Denirse daha baştan çocuğa saygısızlık edilmiş olur.



(*) Bu yazı Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin ÇAĞDAŞ BAKIŞ dergisinde (Aralık 2016 Sayı: 21) yayımlanmıştır

 ** Atabek, Erdal(1994) Çocuklar, Büyükler ve Tavşanlar İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi

GÜNAYDIN ÇOCUKLAR VE HOŞÇA KALIN

ÖYKÜ



             

                GÜNAYDIN ÇOCUKLAR VE HOŞÇA KALIN  (*)





                                                                                                      Recep Nas





     Yatağındaydı, üşüyordu. Yüreğinden göğsüne doğru bir ağrı saplanıyordu ikide bir. Yeni değil bu ağrı, tanıdık, bildik. Epey geç yatmıştı. Bahar gecikti bu yıl. Çok severdi baharı, her ilkbaharda gençleşir, yenilenirdi. Baharın ılık rüzgârı, yaşama sevincini ta içine, iliklerine kadar üfürürdü. Öğretmen okulunda ezberlediği şiirlerden belleğinde iz bırakanlar, baharla ilgili olanlardı. Esti nesim-i nevbahar, açıldı güller subh-dem/Açsın bizim de gönlümüz saki medet, sun cam-ı cem. Kimindi, düşündü, çıkaramadı. Ya Tevfik Fikret’in şiiri, Bahar olsun da seyredin/Nasıl süsler bayırları/Zümrüt gibi çayırları… Bu kadarını anımsayabildi. Bu da yetiyordu ona, Baharı güzelliğini, tazeliğini içinde yeşertmek için. Ama gelmiyordu işte bahar, gecikmişti. “Bahar gelmeyecek mi, bahar gelmeyecek mi?” demiş bir şair, “Vay, sen neyi bekliyorsun bakalım?” diye içeri atmışlar adamcağızı. Özlemişti gökyüzünü, yıldızları. Neyse bu akşam açıktı hava, bulutsuzdu. Yıldızlar serpilmişti gökyüzüne, uyumlu, şirin, kıpır kıpır. Hava soğuktu ya, olsun.  Yıldızları seyretmeliydi, balkona çıktı. Üç yıldızı vardı onun, çocukluğundan bu yana. Önce o üçü görünür, göz kırparlardı ona. Köyde çocukken bostan beklediği günlerde, ağabeyi, bu üç yıldızı görünce bostan ayrılıp köye, eve gidebileceğini söylemişti. O günden sonra Güneş batınca hep o üç yıldızın çıkışını, görünmesini, kendisine göz kırpmasını bekler; onları görünce de başı göğe dönük, gözleri yıldızlarında, onlarla konuşa konuşa yola koyulurdu. Herkesin bir yıldızı varmış, onun üç yıldızı vardı işte. Yıldızların ışıltılı çekiciliğine dayanamadı, uzun süre kaldı balkonda. Dalmış gitmişti, üşüdüğünü epey sonra ayrımsadı. Oldum olası severdi gökyüzünü seyretmeyi, dalıp dalıp uzayın boşluklarında dolaşmayı. Hele ay varsa, hele dolunaysa, dolup dolup taşardı yüreği, bakar kalırdı saatlerce, her gece, unuturdu kendini. Çocukluğunda da öyleydi, gençliğinde de, şimdi de. Köyde doğmuş, köyde büyümüş, köylerde öğretmenlik yapmıştı. Köy demek, en önce yıldızlı gökyüzü demekti onun için. Gençliğinde, geceleri buluştuysa arkadaşlarıyla, gidiyorlarsa istasyona, dere boyuna, o, arkadaşları gibi Ay’a arkasını dönüp yürümezdi, geri geri yürür, yürürken yine seyrederdi Ay’ı. Arkadaşları gülüyorlardı, gülsünlerdi, öylesine bir tutkundu o işte.

     Yatağındaydı, üşüyordu. Göğsünde bir ağrı, dayanılmaz, bir bıçak gibi saplanan… Yalnızdı, emekli olmuştu. Aklının ucundan geçmiyordu emekli olmak, düşünmemişti, hazırlıksızdı. Seviyordu öğretmenliği, öğrencilerini. Ama şimdi emekliydi işte, bunu sindiremiyordu içine. Emekliyim, demekte bile zorlanıyordu. Düne kadar öylesine yabancıydı ona emeklilik, uzaktaydı. Alıştıra alıştıra olmamıştı, isteyerek olmamıştı. Ama olmuştu işte, istemeye istemeye.

     Uyusa şimdi, mışıl mışıl uyusa… Düşünde gökyüzünde dolaşsa, yıldızlarına kavuşsa, ama şimdi göğsünde bir ağrı, yüreğinden gelen. Zaman zaman yollardı ya, böylesi ilk kez oluyor. Sol kolu da ağrıyor, yüreği sıkışıyordu. Yıldızlar mı düştü odaya, yıldızlardan bir yorgan mı bu, ağır. Kimi aydınlık, kimi kapkara. Öğrencilerim mi orda, ötede, uzakta birer yıldız gibi sıcak gülümseyişleriyle, yüreğime akan yıldızlar… Yüreğimde sancı, acı. Öğrencileri, çiçek kokan, hepsi yıldız mı şimdi, akan, gezen, aydınlatan. Ya bu ağrı ne, neden? Yoksa sevgisiz mi kaldı, unutuldu mu? Bitti mi gökyüzü, sonu mu burası, karanlık… Geri dönmeliyim, yıldızlarıma, aydınlığa. Bu Hayriye olmalı, bu Servet, bu Nilüfer… Üç yıl okutmuştu onları, yüreklerine sevgi damıtarak, sevecenlikle. Minicikken, birdeyken, teneffüs olunca her biri bir parmağından tutardı, kimisi omzuna, kimisi kollarına dokunurdu. Dokunmak, sevginin en dolaysız, en yalın anlatımı değil miydi? Üç yıl sonra başka bir köye atandı, gitti. Sonrası pişmanlık, hüzün… Daha fazla sabredemedi, dayanamadı, Cumhuriyet Bayramı tatilinde döndü geldi. Hayriye gördü onu uzaktan ilkin. Bir koştu, öylesine koştu düşe kalka. Geldi, sarıldı. Başını göğsüne dayadı, ağladı ağladı. Göğsü ıslandı. Göğsü ağrıyor şimdi. Göğsünden giriyor, yüreğine vuruyor, dolanıyor ağrı. Yıldızlar uzak mı, yoksa yorgan mı oldular üstünde?

     Oğlu üniversiteye başladı bu yıl. Tek varlığı, tek dayanağı. Yüzlerce çocuk okutmuştu o, şimdi oğlunu okutacaktı. Ayda nerden baksan on beş milyon gerekiyordu. Aylığıysa, ücreti, şusu busu yirmi üç milyon. Oğlunun harçlığı, harcı derken yetiremiyordu. Köydeyken doğmuştu oğlu, yıldızlı bir gecede. Ebe, “Hastaneye, çabuk!” demişti gözleri korku dolu. Şimdiki gibi vızır vızır minibüs yoktu köylerde, köyde topu topu üç traktör vardı. Hastaneye yetişilmişti ama, bu yetmemişti, öldü karısı. Bir can geldi, bir can gitti. Okutacaktı oğlunu ya, nasıl? Çekine çekine borç istedi eşten dosttan, aldığı yanıtlar birbirinin aynısıydı. Faize yatırılmıştı para, günü dolun, o zaman. Üniversite harçları, enflasyon hızını da aşarak beş yılda doksan kat artmış. Anlayamıyordu, kendisi yatılı okumuştu devlet okutmuştu onu. Devlet, değil ondan harç istemek, yediriyor, içiriyor, yatırıyor, giydiriyor, cebine de harçlık koyuyordu. Ne olmuştu, ne değişmişti, devlet, baba değil miydi artık?

     Göğsünde bir ağırlık, ağrıtan. Güneşten bir bıçak, yüreğine girip çıkan. Emekli miydi şimdi, ama istememişti bunu. Ama çocukları özlüyordu, yıldızları özlüyordu. Bir karanlık boşluğa düşerken, yıldızlar akıyor tersine. Günaydın çocuklar… Parıldıyor gözleriniz, kamaştırıyorsunuz gözlerimi. Yıldızlar uçuşuyor, düşüyor muyum ben? Yok, bir şeyim yok, özledim sizi. Kayan bir yıldız mı göğsüme saplanan. Yok bir şeyim, iyiyim. Günaydın çocuklar…

     Direndi uzun bir süre, emekli olmak istemedi. Öğretmenler odasında şimdilerde konuşulan hep para para para… Dönüp dolaşıp parayla başlıyor konuşmalar, parayla bitiyor. Faiz, repo, hazine bonosu… Şu banka şunu veriyormuş, yok bu banka bunu veriyormuş. Okulundan bir öğretmen emekli olmuştu, şu kadar emekli ikramiyesi almışmış, şu kadar da emekli aylığı alacakmış…

     “Hocam kaçıncı yılın senin?”

     “Otuz”

     “Emekli olmayı düşünmüyor musun?”

     “Yok, hayır. Seviyorum mesleğimi, öğrencilerimi…”

     “Aman be hocam, sevecek nesi kaldı bu mesleğin, Alla’sen…”

     “Çalışmak varken yan gelip yatayım mı?”

     “Bak oğlun üniversitede, yetiremiyorum diyorsun.”

     “Öyle, ama…”

     “Aması maması yok bu işin, bak, hesap ortada. Sen ne alıyorsun şimdi, aylığıydı, ücretiydi, yirmi üç milyon. Emekli olunca ne alacaksın, on dokuz milyon, değer mi dört milyon için?” Hocam, değer mi? İkramiyesi de cabası… Yatır faize, oh, bak rahatına… Millet faizle köşe dönüyor.”

     “Para her şey mi?”

     “Hocam sen de bir başka dinozorsun ha!”

     Sonra her kafadan bir ses çıkmaya başlıyordu.

     “Bizim Ahmet Bey yatırmış ikramiyesini birleşik faize, ayda altmış milyon faiz getiriyormuş.”

     “Vallahi günüm gelsin, bir gün durmam.”

     “Çalışıyorsun da kadir kıymet bilen mi var?”

     “Eğitim bitti arkadaş, öğretmenlik bitti!”

      Ve pes etti sonundu, eli titreye titreye yazdı emeklilik dilekçesini. Günü geldi, bankaya gitti, ikramiyesini alacaktı. Öyle güler yüzle, tatlı dille karşılandı ki, şaşırdı. Buyur ettiler, oturttular. Kahveler, çaylar geldi gitti. Memur anlamadığı, anlamak da istemediği bir sürü şeyler söylüyor, dil döküyordu. Yok A tipi fonmuş, yok B tipi fonmuş, yok faizmiş, hazine bonosuymuş, repoymuş. Bunun getirisi buymuş, şunun getirisi şuymuş. Parası, bankadan çekmezse, üç ay sonra bu kadar, altı ay sonra şu kadar, bir yıl sonra bilmem ne kadar olacakmış. Hele birleşik faiz varmış ki, müthiş! Faiz olarak bildiği, öğrencilerine çözdürdüğü faiz hesaplarıydı. Aklı almıyordu, mantıklı bulmuyordu, dahası insancıl bulmuyordu ya, programda vardı, o da faiz hesapları yaptırıyordu. Faiz problemleri çözdürürken bir gün bir öğrencisi,

     “Öğretmenim”, demişti, “Siz ‘çalışan kazanır’ diyorsunuz, ama para, para kazanıyor, para çalışıyor mu?”

     Gülüşmüştü çocuklar, o da gülmüştü onlarla birlikte.

     Faize yatırdı parasını. Ayda kırk beş milyon faiz alıyordu, çalışmadan. Çalışırken ayda yirmi üç milyon, çalışmazken emekli aylığıyla birlikte ayda altmış dört milyon. İşte bunu hem

çözemiyor, hem de içine sindiremiyordu, ters geliyordu ona. Ağrısı azalır gibi olmuştu, ama yatakta öbür yana dönmek istediğinden mi ne şiddetlendi yine. Hapı vardı, ama kullanmıyordu epeydir, onu bulup kullansa iyi olacaktı. Kalkmaya çalıştı, olmadı, gücünü yitirmişti.

     Emek en yüce değerdir diye bellemişti, öyle biliyordu, öyle de öğretiyordu öğrencilerine. Çalışmadan kazanmak ayıptı, yanlıştı, insanca değildi. İlköğretim Programı’ndaki bir hedefti, en çok önemsediği, öğrencilerine kazandırmak istediği… “Bir kazancın bir emek karşılığı olması gerektiğine inanabilme…” Bir kazanç elde ediliyorsa, bu emek karşılığı olmalıydı. Göz nuruyla, alın teriyle kazanılmalıydı. Çocuklar ne demişti Atatürk: “Türk övün, çalış, güven.” Çalışın, çalışan kazanır. Çalış, kazan. Ne değiştiyse, şimdi “Kazı, kazan” diyorlar. Çalışmak bitti mi?

     Neden karanlık, neden boşluk böyle, yıldızlar düştü mü, ben düşüyor muyum, nerden nereye? Hayriye başımı göğsüme koydun ya, ağladın ya, karıncaydın sen, çalışkandın. Ben de, çocuklarım, çalışkandım, karıncaydım. Karınca, ağustosböceği olur mu hiç, olmaz. Ben şimdi ağustosböceği mi oldum yoksa, hayır hayır, olmam. Ben hep ağustosböceğini yerdim, karıncayı övdüm. Para, faiz, repo… Ama oğlum okuyacak, ayda on beş milyon gerekli, okumak parayla şimdi. Parayı sevmezdim ben, hiç sevmezdim. Para, insanı insanlıktan çıkarıyordu, pisti. Yıldızlar nerde, ya öğrencilerim? Kör bir kuyuda mıyım, karanlık… Üstüme para yağıyor, göğsümün üstüne yığılıyor. Altta kalıyorum, soluksuz…

     Ve dindi göğüs ağrısı, yüreğinde bir yıldız çiçeği açtı. Yıldızlardan kopup gelen öğrencileri çiçeği öptüler, kokladılar.

     Günaydın çocuklar ve hoşça kalın…



(*)     Bu öykü YENİ BİÇEM  (Bursa, Ağustos 1996  Sayı: 40) dergisinde yayımlanmıştır. (26-28)


3 Ekim 2016 Pazartesi

ZEKÂMIZ, ZEKÂYI ANLAMAYA YETİYOR MU?


  ZEKÂMIZ, ZEKÂYI ANLAMAYA YETİYOR MU? (*)



                                                                                             Recep Nas

                                                                                             

                                                                                    recepnas@uludag.edu.tr



     Prof. Dr. Aziz Sancar, kimya dalında Nobel ödüllü bilim insanımız. Bu ödülüyle bizi kıvandırdı, övünç kaynağımız oldu.  Karanlığa boğulmuşken, güzel şeyler de olabiliyormuş dedik, bilimin varlığını anımsadık.  “En çok memleketim için sevindim, Çünkü Türkiye için bilim gerekli, bu güç durumdan çıkması, kalkınması için… “ dedi, anlayana tabii. Bir de “ Zekâ (IQ) testi neyi ölçüyor bilmiyorum. Ben orta zekâlı bir insanım. Ben çok çalışarak başarılı oldum. Zekâ öznel bir şey bana göre” dedi (Cumhuriyet, 23.05.2016). Dedi ve 1900’lerin başlarından bu yana süregelen “Zekâ nedir ne değildir, tartışmasını yeniden alevlendirdi

     Aziz Sancar, kestirmeden, ben zeki değilim, çalışkanım, diyor. Aslında bunu Albert Einstein da çok önceleri söylemişti: “ Benim olağanüstü özelliklerim yok. Başarılı olduysam, bunun temelinde, çaba, merak, özveri, tutku, sabır var, tabii bir de bir dolu özeleştiri”

     ‘Evrim Kuramı’nın kurucusu Charles Darwin’i de dinleyelim. Kuzeni Francis Galton’a yazdığı mektupta, “Ben hep –aptallar dışında- insanların zekâlarının pek farklı olmadığını, aralarındaki farkın gösterdikleri çaba ve sıkı çalışma olduğunu savundum” diyor (Willingham, 2011: 154)

     İnsanların hep ilgisini çeken konuya bu, Edison’a da sormuşlar: Başarılarımı %5 zekâma, %95 çalışmama borçluyum, demiş.

     Bu bilim insanlarının, buluş insanlarının sözlerinden, zekâyı iteleyip çalışmayı, çabayı öne çıkarmalarından sonra zekâ üzerinde durmanın pek anlamı kalmıyor ya, yine de biz iz sürelim. Zekânın tanımı pek çok, zekâ üzerinde çalışanların sayısı kadar zekâ tanımı var. Sofi’nin Dünyası’nın yazarı Jostein Gaarder (1994: 378), “Beynimiz, onu anlayacağımız kadar basit olsaydı, onu anlayamayacağımız kadar aptal olurduk” diyor ya, demek ki beynimizin nasıl çalıştığını, zekânın ne olduğunu daha anlayabilmiş değiliz. Zaten “Çok kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da zekânın ne olduğunu bilmediğimizdir” (Vassaf: 1977: 9).

   Zekânın tanımlarından biri de şu: Zekâ, zekâ testlerinin ölçtüğü şeydir (Vassaf, 1977: 14). İyi de, zekâ testleri neyi ölçüyor?  Soruyu tersyüz edelim, zekâ testleri neyi ölçemiyor? Bir kez, soyut bir zekâ enerjisini, işletilmemiş (ham) zihinsel gücü ölçemiyor (Vassaf, 1977: 11 Şemin, 1975: 59). Zekâ testi, çocuğun çabasını, sabrını, dürtülerini, isteklerini, özgüvenini, benlik bilincini ölçmez. Oysa bunlar okul başarısını büyük ölçüde etkiler. Dahası, zekâ testi, bize öbür zekâlara ilişkin bilgi vermiyor, diyor ‘Çoklu Zekâ Kuramı’nın yaratıcısı Howard Gardner. Örneğin yaratıcılığa, çevreye duyarlılığa, bireyin ahlaklı olup olmadığına bakmıyor.(1)

     Belli bir toplumun kültür birikimine göre hazırlanmış zekâ testi, başka bir toplumda, dahası aynı toplumun başka bir SED’inde (sosyo-ekonomik düzey) güvenilir sonuçlar vermiyor, yanıltıcı olabiliyor (Spatar, 1995: 9). Batı Afrika’da uygulanan Kpelle Testi, Batı ölçülerine göre hazırlanmış IQ (zekâ katsayısı) testlerinin değişik kültürlerde yetersiz kaldığını göstermiştir.(2)

     ANKA’nın haberi bu: 1990’ların başında Almanya’da uygulanan zekâ testi sonuçlarına göre Türk çocuklarının önemli bir bölümünün ‘geri zekâlı’ olarak fişlendiği ileri sürüldü. Dönemin Eğitim Ataşesi Mustafa Özkan, Almanya’da özel eğitim okullarında (onderschule) yabancı çocukların konuşmasız test edildiğini, bu testlerde kullanılan oyunlara, oyuncaklara yabancı oldukları için de başarı oranlarının düşük olduğunu belirtmiştir. Bu kez bir Alman profesör (CNNTÜRK, 27 Mart 2006), Türklerin zekâ katsayısı 90 demiş.

     Fıkra mı, gerçeklik payı var mı, bilmiyorum. Köylü çocuğuna vesikalık bir erkek fotoğrafı gösterilip soruluyor,

     “Bu adamın nesi eksik?”

     Çocuk “Kravatı eksik” derse puan alacak.

     Çocuk yanıtlıyor,

     “Bıyığı eksik”

      Geçen mayıs ayında Başbakan adayları boşuna mı bıyık bıraktı? Hani Atatürk’ün bir çobanla konuşması vardır.

     “ Sen Atatürk’ü bilir misin?

     “Kim bilmez ki!”

     “Görsen tanır mısın?”

     “Yok!”

     “Bana iyi bak, ben ona benzerim”

     “Hadi ordan, senin bıyığın bile yok.”

     Değişik zekâ tanımları, hangi açıdan bakıldığıyla ilgili. Öyle ki, zekâ, zamandan zamana, toplumdan topluma değişik anlamlara bürünebiliyor. Bir balıkçı köyünde en zeki insan, en çok balık tutandır. Bizde eskiden öğretmenlik ‘kafalı insan’ işi sayılırdı. Kafası çalışıyor bu çocuğun, okuyacak, öğretmen olacak denirdi, şimdiyse bari öğretmen olsun deniyor. Ama ille de ‘matematik kafası’ olacak. Toplumsal bilimlere ilgi duyuyorsa, sanata yatkınsa, olmaz, bunlar ‘dandik’ işler…

     Birçok işimi yapan bir marangozla söyleşirken,

     “Ben öğretmen okulu sınavını kazanamadım, ben de kafa yok ki…” dedi.

     Oysa ben bir çiviyi bile doğru dürüst çakamazken, o ölçüp biçiyor, ona göre tahtaları birbirine tutturuyor, öylesine güzel iş çıkarıyor, bir de bana karmakarışık gelen hesapları bir çırpıda yapıveriyor.

     Isaac Asimov’un (1920-1992) da oto onarımcısı varmış, hoşsohbet bir adam… Asimov’un arabası bir gün gene tekleyince bu onarımcıya götürmüş. Onarımcı bir yandan arabayla uğraşırken bir yandan da laflıyor,

     “Doktor, sana bir soru… Bir sağır-dilsiz nalbura gitmiş, işaret parmağıyla orta parmağını masanın üzerine dikine koyup çekiçle vuruyormuş gibi yapmış. Nalbur gidip çekiç getirmiş. Sağır-dilsiz başını sallayıp iki parmağını bir daha göstermiş. Nalbur bu kez anlamış, gidip çivileri getirmiş. Peki, doktor, kör bir alıcı nalburdan makası nasıl ister?

     Asimov, iki parmağıyla bir şeyi keser gibi yapmış. Bu yanıtı gören onarımcı gülmekten yerlere yatmış,

     “ Doktor, adam sadece kör, konuşuyor.”

      Verdiği yanıta Asimov’un kendisi de şaşırmış.

     “Şaşırma doktor, senin bu soruyu bilemeyeceğini ben biliyordum”

     “Nasıl bildin?”

     “Fazla eğitimlisin, doktor.”

    Askerdeyken zekâ testinden 160 puan alan Asimov düşünmüş, o testi bu onarımcı,

bir çiftçi ya da bir marangoz hazırlasaydı, halim nice olurdu?

     Aslında ne kadar insan varsa o kadar zekâ, o kadar yetenek var. Biri bir alanda yeteneklidir, öbürü de başka alanda, diyor Gündüz Vassaf (Cumhuriyet, 27.06. 1983).

     Bilişsel işlevleri, yalnızca bazı soruları yanıtlama yetisine indirgeyip kazananı da dünyanın en akıllı insanı saydıkları için zekâ testlerini zararlı bulanlar da az değil.(3)

     Bitirirken, buyurun, size ‘Süper Zekâ Soruları’ndan biri:

     Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a)      Aşağıdakilerin hepsi doğrudur.

b)      Tüm seçenekler yanlıştır.

c)      h seçeneği doğrudur.

d)     b seçeneği doğrudur

e)      Aşağıdakilerin hepsi doğrudur.

f)       Yukardakilerin hepsi doğrudur.

g)      h seçeneği yanlıştır.

h)      Yukardakilerin hepsi yanlıştır. (Doğru yanıt, g imiş)



                                   KAYNAKÇA



Gaarder, Jostein (1994) Sofi’nin Dünyası İstanbul: Pan Yay.

Spatar, M. Halim (1995) “Zekâ Testlerinin Serüveni” Bilim ve Ütopya dergisi Ekim 1995 Sayı: 16    

Şemin, Refia (1975) Okulda Başarısızlık İstanbul: İÜ Edebiyat Fak. Yay: 2035

Vassaf, Gündüz (1977) Zekâ ve Zekâ Testleri Nedir? Ne Değildir? Ankara: AÜ Mediko-Sosyal Merkezi Yay: 1

Willingham, Daniel T. (2011) Çocuklar Okulu Neden Sevmez? (Çev. İnci Katırcı) İst: İthaki Yay.

(1)Howard Gardner’la Söyleşi Yaşadıkça Eğitim dergisi 2000 Sayı:65

(2)Scientific American  Çev.Anahid Hazaryan Cumhuriyet Bilim Teknik 16.01.1999 Sayı:617)

(3) Scientific Vie Eylül 1996 Çev. Anahid Hazaryan Cumhuriyet Bilim Teknik  02.11.1996 Sayı: 502



(*) Bu yazı Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin Çağdaş Bakış (Eylül 2016 Sayı:20) dergisinde yayımlanmıştır. (32-33)


EĞİTİM TEKNOLOJİSİ HER DERDE DEVA MI?


   EĞİTİM TEKNOLOJİSİ HER DERDE DEVA MI? (*)

                                                                                        Recep Nas
recepnas@uludag.edu.tr 





     Araçlar, bilgilerin duyular yoluyla özümsenmesine, kolay, doğru, kalıcı öğrenilmesine yardım eder, etkin öğretimi olanaklı kılar. Böylece çalışmalar ezberci, hazırcı, can sıkıcı olmaz. Konular çekici, heyecanlı bir biçimde işlenir, derinleştirilir. (Dengiz, 1965:3) Olabildiğince fazla duyu organına seslenilmesi ilgi çekici olur, anlayarak öğrenmeyi sağlar.

     Özcesi, araç, öğretimi destekler, anlamayı kolaylaştırır. Öğretmenin öğretme gücünü artırır, ama öğretmenin yerini tutamaz. (Okan, 1983: 57)

     Teknoloji eni sonu araçtır, amaç durumuna getirilemez. Ama bakın bir MEB yetkilisi ne diyor: “Biz eğitim için belirlenen hedeflere en iyi uyan teknoloji nedir diye bakmıyoruz, Eğitimi verilen teknolojiye uydurmaya çalışıyoruz.” (Bursalı, 2014: 2) Böylece teknoloji amaç yapılıyor, FATİH (Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi) tasarısı da bu anlayışın ürünü işte.

     Bilgisayar da her eğitim aracı gibi önemli, ama her derde deva değil. Bilgisayar, öğretme-öğrenme ortamını zenginleştirecek araçlardan birisi yalnızca, o da uygun yazılımların hazırlanması, etkili kullanılması koşuluyla… (Akkoyunlu, 1992: 321)

     Petek Aşkar’ın dediği gibi, Teknoloji kendiliğinden daha iyi eğitim yapmamızı sağlamıyor, daha iyi bir eğitim için bize olanak yaratıyor. Onu nasıl kullanacağımız, nasıl bir eğitim düşündüğümüzle ilgili.

     Giray Berberoğlu’na göre de, teknolojinin kullanılması kendi başına öğrenmeyi geliştirici bir etki yaratmıyor. Önemli olan içerik açısından öğrencilerin doğru, etkin çalışmalar yapması… Kaldı ki içeriği doğru olan çalışmalar her türlü ortamda yapılabilir, bilgisayar

kullanmak da şart değil. (1)

     Yeni bir teknolojik yenilik ortaya çıktığında, bunun öğretme-öğrenme ortamında etkilice kullanılabileceği düşünülmüştür hep. ‘Okul Radyosu’ndan çok şey umuldu, sonra ‘Okul Televizyonu’ndan… Öyle ya, işitsel-görsel bir araçtı, uzaklık ve zaman kavramından bağımsız olarak her eve girebilecekti. Daha sonra da VCR’ye (video kayıt) umut bağlandı. Dersler videoya kaydedilir, herkes istediğinde kullanabilir. Ama olmadı, bunlar eğitimde devrimsel bir dönüşüm yaratmadı ( Şimşek, 2014). Video, kitabın eğitimdeki saltanatını yıkmaya kalkışmıştır, ama kitabın egemenliği altında hizmet vermekle yetinmiştir (Baykal, 1988).

     Bir ara BDÖ (Bilgisayar Destekli Öğretim) baş tacı edildi. BDÖ’den verim alınabilmesi için ilkin öğretmenlerin eğitilmesi gerekirdi, bu yapılmadı. Önemli olan belli araçların sınıfta bulunması değil, bunların nasıl kullanılacağı… (Açıkgöz, 1996: 27) Bizdeyse-  meraktan, biraz da gösteriş için-, okullar bilgisayarlarla donatıldı, ama tozlanmasın diye üstleri örtüldü.

     Amerikalı Astrofizikçi Clifford Stoll (2000: 15)anlatıyor: “Yeni bir buluş keşfeden herkes eğitimde devrim yaratacağına inanıyor. Thomas Alva Edison 1922 yılında sesli filmin beş yıl içinde ders kitaplarının yerini alabileceğini öne sürmüştü. Bazı insanlar okullara radyoyu getirmeye çalıştılar, ama olmadı. Tabii daha sonra da okul televizyonunu… Ama bununla hiçbir şey öğrenilmiyor. Karşısında oturanlar, ‘Aaa, bak ne kadar ilginç!’ demekten başka bir şey yapmıyorlar. Aynı şey internet için de geçerli.”

     Gelişmiş ülkeler teknolojiyi yaratıp geliştirir, azgelişmiş ülkelerse bu teknolojiyi alır kullanır. İkisinin arasındaki fark yalnızca bu değil ama. Gelişmiş ülkeler yarattıkları teknolojinin insana etkilerini araştırıyor, kullanımı için düzenleyici kurallar üzerinde çalışıyor. Azgelişmiş ülkelerse yeni teknolojiyi denetimsizce kullanmayı gelişmişlik ölçüsü, saygınlık öğesi olarak algılıyor (Nakajima, 2014: 14).

     Silikon Vadisi (San Jose), bilişim teknolojisi devlerinin merkezi, Google’dan tutun da Apple’a kadar… Buradaki şirket yöneticilerinin çocukları bilgisayardan, tabletlerden, akıllı telefonlardan oluşan bir ‘teknoloji cenneti’nde yaşamıyorlar ama. Bu çocuklar için yeğlenen, yoğun fiziksel ve kültürel etkinlik yaptıran, yaşamın içinden örneklerle deneysel eğitim veren, teknoloji girmeyen bir okul… Yaratıcı yazma, müzik, dans, spor, tiyatro, öne çıkan çalışmalar. Böylesi etkinlikler, duygu ve düşünce eğitimi için yaşamsal önem taşıyor. Bilgisayarın bu becerilerin, yetilerin gelişmesine katkısı olmadığına, çocuğun devinişsel (psikomotor) gelişmesini duraklattığına inanılıyor (Nakajima, 2014: 14). Bu okulda bilgisayar, akıllı telefon yerine karatahta, tebeşir, kâğıt, kalem var, bir de çamur… Örgü örülüyor, dikiş dikiliyor. Bolca da oyun odaklı öğrenme, öykü anlatma var. (2)

     Zaten ‘Waldorf Okulu’nda da, çocukların yaratıcılıklarına ket vurmasın, onları cama kilitleyip masa başında oturtmasın diye teknolojik araçların kullanılması öğretilmiyor. (3)

     Stoll’a (2000: 14), “Öğrencilerin çoğu Shakespeare’ i sadece kitaptan okumak zorunda kalıyor” dendiğinde, “ Evet, böylesi daha iyi” diyor. “Bu onların düş güçlerini artırmakta. Hazır bilgiyi yutmak yerine düşünüyorlar, düşlem (fantezi) üretiyorlar. Bilgisayarda bir resme bakıp ‘Ha, demek Julia böyle biriymiş’ demekle yetiniyorlar, ama oyunu okuyan onu kendi düşlüyor. Multimedya düş gücünü köreltiyor. (…) Ses ve görüntü belki bilgileri çoğaltıyor,  ama verilmek istenen asıl ileti yitip gidiyor.”

     Doğan Hızlan da aynı görüşte: “Görsellik edebiyat için tehlikeli mi? Evet. Çünkü görsellik insanın çabasını en aza indirgiyor, edilgin bir duruma getiriyor. (…) Görsellik, kitap üstüne kafa patlatmak yerine uçuculuğu aşılıyor.” (Radikal Kitap,07.06.2002 Sayı: 64)

     Bir okur, Aysel Köksal “Okuduğum bazı masalların filmlerini izlemek hiç de keyifli gelmedi bana” diyor, “Çünkü okurken kostümleri, oyuncuların fiziki görünümlerini, mekânları ben belirliyorum.” (abece dergisi, Kasım 2002 Sayı: 195)

     New York Times’da yayımlanan bir araştırmada, lise öğrencilerinin yazdıkları metinlerin giderek sığlaştığı, derinliğini yitirdiği belirtiliyor. Öğretmenler de bilgisayar, akıllı telefon, tablet, video gibi araçların camlarında sürekli devinen görsellerin, çocukların ve gençlerin dikkat süresini çok kısalttığını, bilgisunardan olduğu gibi alınan bilgilerle yapılan ödevlerin de araştırmayı, anlayarak öğrenmeyi engellediğini söylüyorlar. (Nakajima, 2014: 14)

     Gene “Eylül 2011’de New York Times gazetesinin yayımlamaya başladığı, ABD’deki okullarda uygulamaları inceleyen bir yazı dizisinde (www.nytimes.com/2011/09/04/technology-inschools-faces-questions-on-value.html?ref=technology), yoğun teknoloji kullanılan okullarda öğrencilerin öğrenme düzeylerinin iyileşmediği, hatta kötüleşebildiği açıkça gösteriliyor. (Coşkunoğlu, 2012)

     Bizde de giderek yaygınlaşan, derslerde, konferanslarda kullanılan ‘PowerPoint’ (görsel sunum) de eleştirilerden nasibini alıyor. Smith (2015) eleştirenlerden biri: “[D]inlediğim dersler Microsoft’un müthiş başarılı ‘sunum’ programının derin düşüncenin sadece düşmanı değil, aynı zamanda onu yok edici bir şey olduğuna ve en hevesli dinleyiciyi bile uyutmak için bilimsel olarak tasarlanmış olabileceğine dair içimde şüpheye yer bırakmamıştı.” Öyle ya, görsel sunum yapan kişi bir yandan da anlatıyor ya da yazıları okuyor. İnsan onu mu dinlesin, yazıları mı okusun, görsellere mi odaklansın, arada kalıyor. Oysa, öğrenmek için, dikkatin tek bir şeye odaklanması gerekir. Adair soruyor (2006: 70), insanlar iletiyi alıyorlar mı, yoksa albenili görsel desteklere, resimli örneklere dalıp gidiyorlar mı?

     Bir deneyden söz edelim. Deneklere kırk anımsanabilir tümce söyleniyor. Örneğin, devekuşunun gözü beyninden büyüktür. Denekler bu tümceleri bilgisayara kopyalıyorlar. Sonra deneklerin yarısına, bilgiler bilgisayara kaydedildi, öbür yarısına da kaydedilmedi deniyor. Bilgilerin bilgisayara kaydedildiğini düşünenler tümceleri anımsamakta çok daha kötü başarım gösteriyorlar. Demek ki bilgisayar belleğimizin bir parçası olarak görülüyor, bu da zihnimizi daha az kullanmaya yol açıyor. (4)

     Stoll’a (2000: 15) göre, esin, özveri, sorumluluk gibi özelikler hiçbir multimedya aracıyla edinilemez. Bunları ancak, çocuklara, insan insana iletişim kuran insanlar sağlayabilir. Gene Stoll, “Bana öyle bir multimedya aracı söyleyin ki, bir öğretmenin heyecanlı anlatımını yansıtan gerçek bir Shakespeare sunabilsin” diyor.

     Vurgulayalım, zaten öğrenmeyi etkileyen etkenler içinde teknoloji gerilerde kalıyor. (Şimşek, 2014: 13)

     “Bir insanı ahlaklı yetiştirmeden yalnızca bilişsel eğitim vermek topluma bir bela yetiştirmektir” diyor Franklin D. Roosevelt. Öyledir, yalnızca bilgili olanın kafasındaki bilgi, hırsızın elindeki fener gibidir, bilgisini kötüye kullanabilir. (Kaptan, 1981: 7) Öyle ki, teknolojik bilgiyle, beceriyle donanımlı üstün zekâlı biri AIDS’i önleyici bir ilacı bulabileceği gibi, bir salgına yol açacak virüsü de açığa çıkarabilir (Cumhuriyet,15.10.1995). ‘I. Körfez Savaşı’nda (1991) Amerikalı bir asker attığı topun üzerine ‘With love’ yazmıştı.

     Nazi toplama kampından nasılsa kurtulmuş bir okul müdürü, Haim Ginott’nun eline bir pusula tutuşturuyor, şunları yazmış: “Bir toplama kampından sağ kurtulmuş bir insanım. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. Bilgili mühendisler tarafından yapılan gaz odaları, iyi öğrenim görmüş doktorlar tarafından zehirlenen çocuklar, eğitilmiş hemşireler tarafından öldürülen bebekler… (…) Öğrencilerinize insan olmayı öğretin. Çabalarınız bilgili canavarlar, yetenekli ruh hastaları ya da eğitilmiş Eichmann’lar yaratmamalı. (…)” (Buscaglia, 1994: 126).

     Demek ki duygu ve kişilik eğitimini öncelemek gerekir. Öncelikle ruhsal yönden de sağlıklı, sağlam kişilikli, özgüvenli, sağlıklı ve etkili iletişim kurabilen, empatik davranabilen insansever insanı yetiştirelim.

     Çocuğun aklından önce kalbini eğitelim, duygusal zekâsını geliştirelim. Duygusal zekânın bir öğesi de empatidir, yani duyguları okuma… Ahlakın kökleri empatide yatar. Bireyin empati düzeyi ahlaksal yargılarını biçimlendirir. Bu da bireyin başkalarıyla ilgilenmesine, yardımseverliğine, sevecenliğine yol açar (Goleman, 1998: 128,137, 138).

     ‘Waldorf Okulu’nda duygu ve istenç eğitimi önemseniyor, önceleniyor. Çocuk bedensel, zihinsel, duygusal, toplumsal yönleriyle bir bütün olarak tanınıyor, bir bütün olarak da eğitiliyor.(3)

     Öğrenmenin birincil koşulu, öğrenme isteği duymaktır. Ama Henry Van Dyke’ın dediği gibi, bilgi aşkı kişisel temasla geçer. İkinci koşul, nitelikli, öğrencilerin gereksinmelerini, ilgilerini karşılayan bir program… Çocuğa göre bir okul, çevre düzenlemesi, öğrenmeye uygun fiziksel ortam, bu da üçüncü koşul. Bozkurt Güvenç’in deyişiyle, iyi bir mekân ilkin insanın davranışını değiştirir. Ama ille de ruhsal ortam, bu da dördüncü koşul. Çünkü çocuk kendini iyi duyumsadığı bir ortamda iyi, özgürce davranır, iyi düşünür, kendini geliştirir (Faber ve Mazlish, 1992: 17) Ne ki öğretmen-öğrenci ilişkileri kötüyse, öğretmen asık suratlıysa, öğrencilerini sevmiyor da azarlıyor, tersliyor, aşağılıyor, alaya alıyorsa, böyle olumsuz bir ruhsal ortam ilk üç koşulu olumsuzluğa çevirebilir. Öğrencinin öğrenme isteği söner, program sağlıklı işlemez, olumlu fiziksel ortamın da önemi kalmaz, istendiği kadar teknolojik donanımlı bir okul olsa da… Demek ki bir sonraki olumsuzluk, önceki olumluluğu olumsuzluğa çevirebilir. Tersi de doğru, bir sonraki olumluluk, önceki olumsuzluğu olumluluğa çevirebilir. Dolayısıyla bu dört koşulda baskın olan, asıl belirleyici olan son kertede dördüncü koşuldur, ruhsal ortamdır (Nas, 2012: 254).

     Öğretmenle öğrenci arasındaki duygusal bağ, öyle ya da böyle, öğrencilerin dersi öğrenip öğrenemeyeceğini belirler. Dersi ustalıkla düzenlese de öğrencilerince sevilmeyen bir öğretmen pek de etkili olamaz (Willingham, 2011: 61).

     “Eğer bir okulda çatışmaların çözümünde hâlâ ‘Yöntem I’ (Öğretmen kazanır, öğrenci yitirir) kullanılıyorsa, çocuklar yıkıcı ‘sen dili’nin hedefi oluyorlarsa, o okulun merdivenlerinin halı döşeli olmasının, bilgisayarlarla donatılmasının önemi yoktur” (Gordon, 2001: 288).    

     ERG’nin (Eğitimde Reform Girişimi), ‘FATİH Projesi Eğitimde Donanım İçin Bir Fırsat Olabilir mi? Politika Analizi ve Önerileri’ başlıklı raporunda belirtildiği gibi, teknoloji tek başına okul düzeyinde çıktıları iyileştirmiyor, gerekli tüm desteklerin sağlandığı bir yapıda etkili olabiliyor (Bursalı, 2014: 2). Eğitim teknolojisinin kullanılması, sınıfiçi ortam, okul kültürü, öğretmen ve aile değerlerinden bağımsız düşünülemez. Teknolojinin değerini kullanma amacı belirler. İyi planlanmamış teknolojinin kullanılması olumsuz sonuçlar doğurabilir (Şimşek, 2014).

     34 bin 356 okulda kütüphane yokken, 34 bin 741 öğrenciye bir spor salonu düşerken, 8 bin 317 ilkokul, 5 bin 368 ortaokul ve bin 537 lisede ikili öğretim yapılırken (Atalay, 2015), erken çocukluk eğitimi, öğretmen eğitimi savsaklanmışken, okullardan felsefe kovulmuşken,  neden öncelikle tablet, neden ‘FATİH’, siyasal getirisi mi var? Zorlamayla oluşturulan adına bakınca bile, var mı yok mu, belli.

     Öğretmen, insan yetiştirmede en önemli, temel öğedir. Eğitimin niteliği, öğretmenin niteliğinden ayrı düşünülemez. Üstün insani, mesleki nitelikleri olan öğretmen, kötü bir eğitim dizgesinde bile çok yararlı sonuçlara ulaşabilir (Akyüz, 1998: 16). Teknoloji, doğal olarak daha nitelikli öğretmen gerektirir elbette. Ama teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, öğretmenin yerini tutamaz. Bilgisayar sabırlıdır, benzersiz bir ezbercidir, usta bir taklitçidir, ama öğretmenin yaratıcılığı olmadan sahneye çıkamaz, ders senaryosu yazamaz. Öğretme-öğrenme sürecinin yöneticisi öğretmendir (Baykal, 1988)    

     “Öğretmenin desteğini almayan bir yenilik başarıya ulaşamaz. (…) Öğretmenin anladığı, inandığı, desteklediği yenilikler yapılabilir. (…) İyi bir öğretmen sistemin bütün eksiklerini dolduracak kadar yaratıcıdır. (…) Öğretmenin yerine bir şey koyamıyorsunuz. Teknoloji, bilgisayar, hepsi doğru, hepsi öğretim işi, hepsi öğretmenin işi” (Güvenç, 1998: 12-13).

     Önceden de belirtildiği gibi, öğrenmeyi etkileyen öğeler sıralandığında teknoloji gerilerde yer alırken, öğretmenin tek başına etkisi  % 10-20 aralığında (Şimşek, 2014). Öyleyse birincil iş nitelikli öğretmen yetiştirmektir. PİSA’da (The Programme for İnternational Student Assessment) hep başlarda yer alan Finlandiya’da öğretmenler özerk, toplumsal statüleri de çok yüksek düzeyde. En az eğitimlisi yüksek lisanslı, % 96’sı sendikalı. Her yıl hizmetiçi eğitime alınıyorlar (Aksarı, 2015: 30). Finlandiya’nın bu başarısının temelinde öğretmene verilen değer yatıyor. Demek ki eğitimde bir yenilik yapılacaksa, bu, teknolojiden önce öğretmene yönelik olmalıdır (Şirin, 2015: 165).

     Enis Batur’a kulak verelim: “[T]eknolojilerin doğurduğu sözde ‘özgürlük’lerle  avunuluyor, onların yeni tutuculuk araçları olarak bireyi tutsaklaştırdığı algılanmıyor. Kafası özgürleştirilmeyen, bireysel gelişme damarları yetke(ler) tarafından tıkanmış kişinin hiçbir teknoloji, araç, aygıt varoluş kilidini çözemez” (Cumhuriyet Kitap, 24.04.2014 Sayı: 1262). Çözseydi, ‘FATİH’e bunca önem verilir miydi?



                                              KAYNAKÇA



Açıkgöz, Kamile Ün(1996) Etkili Öğrenme ve Öğretme İzmir: Kendi Yayını

Adair, John(2006) Etkili İletişim 3. baskı (Çev. Ömer Çolakoğlu) İstanbul: Babıâli Kültür Yay.

Akkoyunlu, Buket(1992) “İlköğretimin Niteliğinin Artırılmasında Bilgisayarın Yeri ve Önemi”   Ankara: HÜ Eğitim Fakültesi Dergisi Sayı: 8 (321-324)

Aksarı, Mutahhar(Çeviren/2015) “Değişik Ülkelerde Öğretmen Eğitimi” Ankara: Öğretmen Dünyası dergisi Sayı: 424 (30)

Akyüz, Yahya(1998) “Öğretmen Okulu Dışında İlk Kez Öğretmen Atanmasına İlişkin Orijinal Belgeler (1860-1861) ve Tarihi Gelişim” Ankara: Milli Eğitim Dergisi Sayı: 137)

Atalay, Figen(2015) “Tuvalet Kâğıdı Yok, Tablet Verelim!” Cumhuriyet, 27.09.2015

Baykal, Ali(1988) “Çağdaş Eğitim Teknolojisine Geçiş Zorunlu” Cumhuriyet, Temmuz-1988)

Bursalı, Orhan(2014) “FATİH Projesi Üzerine Rapor” Cumhuriyet Bilim Teknoloji 25.04.2014 Sayı: 1414

Buscaglia, Leo(1994) Yaşama, Sevmek ve Öğrenmek (Çev. Nesrin Kasap) 11.baskı İstanbul: İnkılâp Kitabevi

Coşkunoğlu, Osman(2012) “FATİH Projesi(!)” Cumhuriyet, 07.02.2012

Dengiz, Orhan(1965) Coğrafya Öğretiminde araçlardan Yararlanma Ankara: MEB Öğretmeni İşbaşında Yetiştirme Bürosu

Faber, Adele ve Mazlish, Elaine(1992) “Nasıl Konuşalım ki Öğrenci Dinlesin, Nasıl Dinleyelim ki Öğrenci Konuşsun?” (American Educator 1987’den çev. Süheyla Bilgin) İstanbul: Yaşadıkça Eğitim dergisi Sayı: 20  

Goleman, Daniel(1998) Duygusal Zekâ (Çev. B. Seçkin Yüksel) 2. Baskı İstanbul: Varlık Yay.

Gordon, Thomas(2001)Etkili Öğretmenlik Eğitimi 10. Baskı (Çev. Emel Aksay) İstanbul: Sistem Yay.

Güvenç, Bozkurt(1998) Nasıl Bir Öğretmen ve Nasıl Bir Eğitim? Bursa: UÜ Yay.

Nakajima, Şafak(2014) “Çocuklar Erken Yaşta Bilgisayarla Tanışıyor Ama Yaratıcı Düşünce ve Odaklanma Azalıyor” Cumhuriyet Bilim Teknoloji 06.06.2014 Sayı: 1420 (14)

Nas, Recep(2012) İnsan Olmak Öğretmen Olmak Bursa: Ezgi Kitabevi

Okan, Kenan(1983) Fen Bilgisi Öğretimi Ankara: Okan Yay.

 Smith, Andrew(2015) “PowerPoint eleştirel Düşünceyi Nasıl Öldürüyor?” (Çev. Didem Gamze Dinç) The Guardian gazetesi Bulunduğu kaynak: Eleştirel Pedagoji dergisi Sayı:42 (7-9)

Stoll, Clifford(2000) “Öğreniyorum, Düşünüyorum, Tuşluyorum, Bakıyorum, Geçiyorum” Cumhuriyet Bilim Teknik 08.09.2000 Sayı:703 (14-15)

Şimşek, Hasan(2014) “Dijital Çağda Teknoloji, Eğitim ve İnsan” Cumhuriyet Bilim Teknoloji 28.02.2014 Sayı: 1406 (13)

Şirin, Selçuk R.(2016) Yol Ayrımındaki Türkiye 8. Baskı İstanbul: Doğan Kitap

Willingham, Daniel T. (2011) Çocuklar Okulu Neden Sevmez? (Çev. İnci Katırcı) İstanbul: İthaki Yay.



(1)   myfikirler.org/egitimde-teknoloji-yararlimi.html  (Erişim: 09.05.2016)

(2)    Demet Sunar Caferzat:  egitimpedia.com  (Erişim: 14.01.2016)

(3)   Hüseyin Kotaman: http://efdergi.yyu.edu.tr/makaleler/cilt_VI/haziran/2009_h_kotaman.pdf  (Erişim: 05.05.2016)

(4)   Bütün Dünya dergisi Haziran 2014 Scientific American Aralık 2013’ten Çev. Deniz Bener



(*) Bu yazı Öğretmen Dünyası  (Eylül 2016 Sayı: 441) dergisinde yayımlanmıştır.