UBUNTU: Afrika'nın Yaşam Felsefesi (*)
Recep Nas
İlköğretim okullarının ayaktopu karşılaşmalarında son maç oynanırken, çocuğun biri son dakikada penaltıyı kaçırmış. Beden eğitimi öğretmeni bu çocuğun önünde diz çöküp “Benim hayatımı bitirdin” diyor. Breh! Breh! Breh!
Muzaffer İzgü'yü dinleyelim (1): “Yazdığım 'Anneannespor' adlı romanımda antrenör anneannenin gözetiminde antrenman yapmaya başlayan çocuklarda ilk gelişen duygu, hoşgörü duygusudur. Çocuk romanın sonuna dek hem başarma duygusunu tadar hem de yenilme duygusunu, yani başaramama... Başaramamazlık bile gülme olgusu içinde verilince çocuğu fanatiklikten kurtarmış oluruz. Çocuğun fanatik olmaması, şu maçların bolluğunda ve sürükleyiciliğinde o denli önemli ki... Salt kazanınca gülecek... Ya kazanamayınca? İnsanın kendi kendisiyle alay etmesi denli bir büyük hoşgörünün olacağına inanmıyorum.”
Çok oldu, Bursa'da yerel bir televizyonda çocuk izlencesi vardı. Her hafta değişik okullardan çocuklar konuk ediliyor, onlarla değişik konular tartışılıyordu. İzlerdim, günün çocukları ne düşünüyor, ne duyumsuyor, öğrenirdim. O haftanın konusu: hobilerimiz, fobilerimiz... Çocuklara hobileri, fobileri soruldu. Birkaç çocuktan sonra biri hobim kazanmak, fobim kaybetmek, dedi. Sonraki çocuklar da – belki söyleyecek yeni bir şey bulamadıklarından- onun sözünü yinelediler. Eyvah! dedim, içim acıdı, üzüldüm, nasıl yetişiyor çocuklar diye. İlle de kazanmak... Sonuncu çocuk, ben arkadaşlarım gibi düşünmüyorum, kaybetmek benim fobim değil, dedi. Oh be, diyecektim, dememe kalmadı, arkadan ekledi, çünkü ben hiç kaybetmem! Bu kez eyvah ki eyvah, dedim, bu daha da beter.
Bir de ilkel denilen, aslında 'ilksel' olan topluluklara bakalım: Yalan nedir bilmeyen kabileler varmış, insanbilimciler (antropolog) anlatmaya çalışsalar da anlayamazlarmış. Dillerinde yok, kültürlerinde yok. Yeni Gine'deki yerli topluluklar ayaktopunu (futbol) bir takımın öbürünü yenene kadar değil, gol sayısı eşit olana kadar oynarlarmış. Yenen yok, yenilen yok. Amaç oynamak, oynamaktan tat almak, hoşça vakit geçirmek...
Ubuntu nedir, bilmezdim. Çok değil, altı yıl önce öğrendim ve çok sevdim. Bütün Dünya dergisinde (Ocak 2018) bir öykücük okudum ve çarpıldım. Öykücük şöyle: Bir insanbilimcisi Afrika'da bir kabilenin çocuklarıyla birlikteyken , hadi bir oyun oynayalım, diyor. Yan yana dizilin. Şimdi şu ağaca koşacaksınız, birinci olan ağacın altındaki meyveleri yiyecek. Başla! Ama o ne, çocuklar el ele tutuşup birlikte koşuyorlar, ağaca birlikte varıyorlar, meyveleri de gülüş cümbüş birlikte yemeye başlıyorlar. İnsanbilimci şaşırıyor, neden böyle yaptıklarını soruyor. ”Ubuntu yaptık” diyorlar. “Nasıl olur, öbürleri mutsuzken sadece biri mutlu olabilir.”
Ubuntu, Afrika/Bantu dilindeki bir kavram. Bantu, insan demek. Ubuntu da aynı kökten geliyor, 'insanlık bağı' demek. Yakın bağlar kurup birlikte yaşamak... Özü şu: “Ben, ben olduğum için sen, sensin” ya da “Ben, biz olduğumuz zaman benim”.
Üç yıl oluyor, sahaflarda (İstanbul) gezinirken Ubuntu adlı bir kitap gördüm. Özlediğim bir dostla karşılaşmışım gibi yüreğimde çiçekler açtı. Durur muyum, sanki başka bir el uzanmış da benden önce kapacakmış ürküntüsüyle çabucak aldım.Yazarı Mungi Ngomane, Nobel barış ödülü sahibi (1984) Desmond Tutu'nun torunu, insan hakları eylemcisi. Ders ders anlatmış, 14 ders var. Tadımlık birkaç ders başlığı yazayım:
*Küçük Şeyler Büyük Fark Yaratır.
*Herkesin İçindeki İyiyi Gör.
*Kendini Başkalarında Gör.
*Affetmenin Gücünü Keşfet.
*Farklılığımızı Kucakla.
*Dinlemeyi Öğren ki Duyabilesin
Ders diyorsa da sıkıcı, kuru, yavan değil. Okura tepeden bakmıyor, parmak sallamıyor. Tümceler çakıl çukul değil. Akıcı, konuşur, söyleşir gibi yazmış. Sürükleyici, okumaya başlayınca bırakamıyor insan. Görüşlerini deneylerle, araştırmalarla destekliyor. Bunda Türkçeleştiren Misbah Şengül Erbaş'ın da payı büyük. Sözcük sözcük çevirmemiş, Türkçeleştirmiş. Dilimizin tadı, güzelliği duru bir su gibi şırıl şırıl akıyor tümceden tümceye.
Allan Boesak'ın deyişiyle, Ubuntu kutsal bir kavram değil, eski bir Afrika kavramı. İnsanlar birliktelik için yaratılmıştır. Bizi bölense açgözlülük, güç tutkusu, bizden değil diye insanları dışlama anlayışıdır (s. 168)
Ben seninle varım. İnsan, başkaları olmadan bir hiçtir. İnsan, insanla insandır. Ubuntu herkesi kapsar. Irk, inanç, renk ayırımı yapmadan, herkesi... Farklılığımız, varsıllığımızdır (s. 14) “İnsanın insanla insan olduğuna inanıyoruz” diyor (s.75) Desmond Tutu. Şunu da ekliyor: “Birini överken 'ubuntu sahibi' deriz. O insan gönlü varsıl, konuksever, dost, duyarlı, sevecen, merhametlidir.” (s.12) Ubuntunun özünde saygı var, hem kendine hem de başkalarına. İnsandan insana, insan olduğu için.
Ayırımcılık (apartheid) karşıtı eylemci, 27 yıl (1963-1990) Robben Adası'nda hapis yatan, Nobel barış ödülü sahibi (1993), Güney Afrika Cumhuriyeti'nin ilk siyahi devlet başkanı (1994) olan Nelson Mandela'nın hapisteki şu tutumu ubuntuyu pek de güzel açıklıyor: Gardiyan Christo Brand 18 yaşında ve ırkçı. Mandela ona içtenlikle, dürüstçe, saygıyla davranıp insan olarak değer verince, önceleri öteki yargılılara (mahkûm) nasıl davranıyorsa ona da öyle davranan gardiyan giderek tutumunu değiştirir ve dost olurlar. Neden? Mandela onun içindeki insanı gördü, sessizce, beden diliyle su yüzüne çıkardı, içindeki insanı kendisinin de görmesini sağladı. Gardiyan ırkçı değildi artık (s. 101). Mandela yaşam felsefesi sorulduğunda, tek sözcükle yanıtlıyor: “ubuntu”
İşitince dinlemiş olmuyorsun. Dinlemeyi öğrenirsen duyabilirsin, işitmek başka, dinlemek başka çünkü. “Can kulağıyla, yüreğimizi açarak, göz teması kurarak dinlersek, bundan çıkan enerji çatışmaları, savaşları bile önler.” Barış eylemcisi Thich Nhat Hanh'ın sözü bu (s. 218). Bizim de Yunus Emre'miz var: Söz ola kese savaşı /söz ola kestire başı / söz ola ağulu aşı/ balıla yağ ede bir söz
Dinlediğimizde yakınlaşırız, bağ kurarız. Onun baktığı açıdan bakmak, kendini onun yerine koymak, onun gördüğü gibi görmek, kısacası empati kurmak gerekir.
Bir katı anlayış var, bir de gelişen anlayış var. Gelişen anlayışta olan çabalayarak, deneyerek kişilik özelliklerini değiştirebilir. Öğrenme sevgisi olan, esnek olabilen – hangi yaşta olursa olsun – anlayışını, becerilerini geliştirebilir (s. 69). Önyargı ise körleştirir, sevecenlik, merhamet yetisini öldürür. Bir senaryo yazarız kafamızda, dayanağı, temeli yok. Anlamadan, dinlemeden yargılarız.
Gülmece bir tutumdur, yaşamı daha hoş, daha zevkli, daha çekici hale getirir. Sıkıntılara, zorluklara inat, gülebilme becerisi her insanda var olan gizil bir güçtür (s. 226). Gülünce kendimizi daha iyi duyumsarız. Kalp sağlığına da iyi gelir. Güldürdüğünüzde savunma düzeneği ortadan kalkar. Gülümseme, seninle dostça bağ kurmak istiyorum, iletisini verir (s.105). Gülümsemek karşındaki insanın içindeki iyiyi aramaktır. İnsanın içindeki iyiyi görünce kendi içindeki iyiyi de bulursun (s. 80, 95) Gülümseme bulaşıcıdır. Desmond Tutu bunu çok iyi biliyor, uyguluyor. Şakalar, espriler yapıyor. Konuşmalarında, taşı gediğine koyup fıkralar da anlatıyor. Ubuntu bunu gerektiriyor zaten. Bu fıkrayı da sık sık anlatırmış, böylece insanlığın yüz karası ırkçılığı gülmeceyle yerle bir ediyormuş: Tanrı insanları topraktan yaratmış. İlk yaptıklarını fırına atıp başka bir işe başlayınca fırındakileri unutmuş. Aklına gelip fırını telaşla açıyor, ama olan olmuş, fırındakiler kapkara olmuşlar. Sonrakileri fırına attıktan sonra sık sık kapağını açıp bakıyormuş. Öncekiler gibi yanmasınlar diye çok geçmeden fırından çıkarmış. Ama bunlar da az pişmiş. İşte beyaz insan da böyle yaratılmış (s. 187).
Tabii dinleyenler kahkahayı basıyorlar, ırkçılığı da canevinden vuruyorlar
Siyahi Şair Dumi Senda, Saraybosna Barış Konferansı'na çağırılıyor. Bir ara kasabada dolaşmak, gezinmek istiyor. Uyarıyorlar, aman dikkatli ol, buranın insanları siyahi birine alışık değildir, bir olumsuzluk yaşanmasın. Dedikleri oluyor, bütün gözler üzerinde. Özçekim (selfi) çektirenler mi istersin, onu rapçi Jay Z sananlar mı... Dumi Senda ne yapsın, ağız dolusu gülüyormuş. Çevresini saranlar soru sormaya başlamışlar:
“ Afrikalıların ağaçlarda yaşadığı doğru mu?”
Senda kızmamış, öfkelenmemiş, savunmaya geçmemiş, gülmecenin gücünü kullanmış.
“Evet”, diyor gülerek. “Afrikalılar bazen ağaçlarda yaşıyor, tıpkı bazı Avrupalıların ağaç evlerde yaşadığı gibi”
“Afrikalılar gerçekten çıplak mı dolaşıyor?”
“Doğru, Afrikalılar çıplak dolaşıyor, ama banyoda. Tıpkı Avrupalılar gibi.” (s. 190)
(1) İzgü, Muzaffer (2007) “Çocuk Yapıtlarımdaki Gülmecenin Kaynağı” II. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu Yay. Haz. Sedat Sever AÜ EBF Yayını (879-882)
(*) Ubuntu: Afrika'nın Yaşam Felsefesi / 2021 / Mungi Ngomane / 239 s. / Türkçeleştiren: Misbah Şengül Erbaş / Kuraldışı Yayıncılık
NOT: Kitaptan alıntılamak için yayınevinden yazılı izin alınmıştır.
** Bu yazı ÇİNİ KİTAP dergisinde (Ocak-Şubat 2024 Sayı: 82) yayımlanmıştır (31-32)
15 Ocak 2024 Pazartesi
UBUNTU: Afrika'nın Yaşam Felsefesi
3 Kasım 2023 Cuma
KARMA EĞİTİM HAKKI
KARMA EĞİTİM HAKKI (*)
RECEP NAS
Bir baklayı daha çıkardılar ağızlarından, kızlar için ayrı okullar... Kızı da oğlanı da, çocuk bunlar. Ama onlar kız çocuğuna bakınca cinsel nesne görüyorlar. Halk istiyormuş, hep böyle derler. Dedikleri gibi olsaydı, imam hatip liseleri dolar taşardı.Tersine yıl yıl öğrenci sayısı azalıyor. Baktılar olmuyor, zorunlu seçmeli adı altında din derslerini çoğaltarak tüm liseleri imam hatipleştiriyorlar. Gidiş, adım adım din devletine... Tarikat şeyhleri kız çocukları okumasın, diyorlar da, resmi ağızdan denmiyor henüz. Oysa özlemini duydukları Osmanlı son yıllarında kör topal da, ağır aksak da olsa, yansılamadan öte gitmese de Batı'ya ayak uydurmaya çalışıyordu.
Bugünü anlamak için düne bakmak gerekir ya, geçmişe bir göz atalım. Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'ne (1869) göre, bir yerde iki Sıbyan (küçük çocuklar) mektebi varsa biri kızlara, biri oğlanlara ayrılacak. Tek okul varsa kızlarla oğlanlar karışık oturtulmayacak (Md. 15).
Darülmuallimat (Kız Öğretmen Okulu) 1870'te açıldı. İyi de bu okulda kim ders verecek? Kız okulunda kadın öğretmen olmalı, ama yok. Kadını çarşafa sokmuşsun, cumbaya kapatmışsın, olmayacak tabii. İster istmez erkek öğretmen olacak. Olacak da kaçgöç var. Çaresi, öğretmen yaşlı olsun. Ama yaşlı olur da gene de çekici, gönülçelen olabilir. Öyleyse yaşlının da çirkini olsun. Bu garip önleme karşın erkek öğretmen mubassıra (kadın gözetici) eşliğinde girip çıkıyor derse. Yönetici odası da dersliklerin bulunduğu ana binanın dışında. O günlerde yayımlanan Türk Kadını adlı dergide bu durum ince ince alaya alınıyor: Kadın öğretmen bulunana kadar erkek öğretmenler kız öğrencilere ders verirken peçe takacaklar.
İnas (kadın) Darülfünunu (1914) açılınca erkek öğrencilerle aynı binada öğrenim görüyorlar, ama ayrı saatlerde. İzmir işgal edilince bunu protesto etmek için erkek öğrenciler derslere girmeyip Darülfünun'un konferans salonunda toplanıyorlar, öğleden sonra gelen kadın öğrenciler de onlara katılıyorlar. İlerleyen günlerde de kadın öğrenciler oldubittiye getirip erkek öğrencilerin sınıflarına girmeye başlıyorlar. Bunu duyan dinbazlar – başta Darülfünun yöneticisi Naim Bey -, kadın-erkek zanu be zanu (diz dize) oturuyorlar, diye tepki gösteriyorlar. Böyle işte, yaşam akıyor, bu akışın önünde durulmaz. Kadın öğrencilerin eylemiyle oluşan karma eğitim sonra resmileşiyor, İnas Darülfünunu kapatılıyor. Zaten karma eğitim II. Meşrutiyetle birlikte dillendirilmeye başlanmıştı.
Kadın erkek birlikteliği yaşamın en doğal hali. Bunu gene en özlü biçimde Atatürk açıklamış (1925, Kastamonu): “Bir toplum, bir ulus kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı toprağa zincirle bağlı kaldıkça öbür yarısı göklere yükselebilsin. (...) Kuşku yoktur ki, iki cinsin – ilerleme ve yenilik alanında – yükselme adımlarını birlikte atması gerekir. Böyle olursa devrim başarılı olur”. Bundan iki yıl önce de (1923) şunu diyor: “[K]adınlarımız da okuyacaklar, bilgi sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtiği bütün öğrenim aşamalarından geçeceklerdir. Kadınlar toplumsal yaşamda erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve koruyucusu olacaklardır.”
Öyle de olmuştur. Cumhuriyetin 10. yılında lise öğrencisi olan Prof. Dr. Hamide Topçuoğlu anlatıyor: “Biz gerçekten ayrıcalıklı idik. Yani o küçük dünyamızda 'kız öğrenci' olmak gibi bir saygınlığımız vardı. Bütün büyük erkeklere göstermedikleri bir takdir fazlasını bize ayırıyorlardı. Kadınların kamu yaşamına, toplumsal ilişkilere tam bir yetki ve kişilik özgürlüğü içinde katılmasını amaç edinen Cumhuriyetin öncüleriydik biz.”
Okul yalnızca akademik alan değildir. Orada çocuklar gözlemlerler, etkileşirler, iletişim kurarlar. Karma eğitim ruhsal, toplumsal, cinsel gelişim için önem taşır. Çocuk karşı cinsi tanır, farklılıklara, ayırdına varıp saygı duyar. Karma eğitim toplumsal cinsiyet eşitliğinin, laikliğin solunduğu bir alandır.
Şemsettin Sami'nin benzetmesi hoş: Erkekleri eğitmek yalnızca gölge veren bir ağaç dikmek, kadınları eğitmekse hem gölge hem de meyve veren ağaç dikmektir.”
Tek cinsiyetli okul isteği eğitsel değil, siyasaldır. İki cinsi uzak tutacaksın, birbirine 'yabancı' kılacaksın, kadına yalnızca çok çocuklu annelik görevini vererek - hem de küçük yaşta – evlenmelerini isteyeceksin. Tabii kadına düşen 'itaat et, rahat et' olacak, öyle mi?
(*) Bu yazı CUMHURİYET gazetesinde (18 Ekim 2023) yayımlanmıştır.
16 Ekim 2023 Pazartesi
ÖNYARGI
ÖNYARGI (*)
Recep Nas
Önyargı cehaletin çocuğudur, diyor William Hazlitt. Anlamadan, dinlemeden, tanımadan, araştırıp irdelemeden önceden bir yargıda bulunuyorsun. Dış görünüşüne ya da bir tek sözüne, bir tek davranışına bakıp karşındakine ilişkin fikir yürütüyorsun, karar veriyorsun. 1950’li yıllarda ne güzel bir ‘Türkçe Kitabı’mız vardı, çok eğitici, etkileyici iletiler sunan ‘okuma parçaları’ vardı içinde. Birinin başlığını hiç unutmam: Görünüşe Aldanmamalı…
Önyargılı davranıp da sonra gerçeği öğrenince utandığı oluyor insanın. İşte çarpıcı bir örnek: Kadın, havaalanında uçağın kalkış saatini beklerken, bir erkeğin oturduğu bankın bir yanına izin isteyip oturuyor, çantasından çıkardığı kitabı okurken bir yandan da az önce aldığı kese kâğıdındaki kurabiyelerini atıştırmaya başlıyor. Ama o ne, yanındaki erkek de kurabiyelerinden yiyor.
“Terbiyesize bak, izin almadı, utanmıyor da…”
Bir o daldırıyor elini kese kâğıdına, bir öbürü… Kadının, kese kâğıdına bir kez daha elini attığında eli boş kalıyor, kurabiyeler bitmiş. Son kurabiye erkeğin elinde, henüz yememiş. Kadına gülümseyerek uzatıyor, buyurun.
“Adama bak, terbiyesiz… Kurabiyemi bir de bana ikram ediyor.”
Uçağının kalkış saati gelince kadın aceleyle kalkıyor, kitabını koymak için çantasını açınca, ne görsün, içinde kurabiyesinin bulunduğu kese kâğıdı çantasında boylu boyunca yatıyor.
Bu da hoş bir örnek: Ablası, kardeşinin iki elinde birer elma görünce birini istiyor. Çocuk hemen iki elmadan da birer ısırık alıyor. Ablası bozuluyor, murdarladı, vermeye niyeti yok diye. Ama çocuk elmanın birini ablasına sevgiyle uzatıyor,
“Bu daha tatlı, bunu al”
Müfettişliğim süresince öğretmenlere, öğretmenliğim süresince öğretmen adaylarına çok söylemişimdir, çocuğun bir davranışından, bir sözünden yola çıkıp kişiliği üzerine genelleme yapmayın diye. Çocuk derste başka, teneffüste başka davranabilir. Okulda başka, evde başka olabilir. Çok örnekleri var bunun. Öğretmen, bu çocuk ağzını açıp iki sözcük konuşmuyor diyor, ana-babasıysa siz onu bir de evde görün, ağzı kapanmıyor, diyor. Tersi de olabiliyor.
Bilişsel önyargılar, algısal yetenekleri köreltiyor. İnsanlar yerleşik görüşlerine ters düşen yeni bilgileri - genelde- hafife alma eğiliminde oluyorlar (Herkese Bilim Teknoloji 29.06.2018 Sayı: 118).
Öğretmen bilim insanı değilse de bilimsel tutum içinde olmalıdır. Önyargılı olmak bilimsel tutumla bağdaşmaz. Önyargılı olmak kimseye yakışmaz, hele öğretmene, hiç… Öğretmen önyargılı olmaz, kin gütmez, sabıka kaydı tutmaz. Yunus Emre ne güzel demiş: Adımız miskindir bizim/Düşmanımız kindir bizim/Biz kimseye kin tutmayız/Kamu âlem birdir bize. Çocuğu bedensel, bilişsel, toplumsal, duygusal yönleriyle bir bütün olarak tanımak gerekir. Çocuğun belli bir ortamdaki bir davranışına bakıp bunu da genelleyip önyargılı davranmak, bu davranışını da ikide bir çocuğun yüzüne vurmak çağdaş eğitim anlayışıyla bağdaşmaz (Nas, 2010: 28)
“Ben yapmadım öğretmenim” diyor öğrenci.
“Yok, dedem yaptı… Ben bilmez miyim malımı, sen yapmışsındır” diyor öğretmen.
Okuduğu yatılı okulun müdürü, Honoré de Balzac için bakın ne demiş: “Bundan hayır gelmez, ne dersi biliyor ne de ödev yapıyor. Verilen bir işle uğraşmaya karşı öyle bir tiksintisi var ki, ne yapsanız boşuna…” (1)
Kadim Akça, Mersinli, 1950 doğumlu. İlkokula başlıyor ama okumayı bir türlü sökemiyor, tabii yazmayı da öyle. Belli ki geç güç öğrenen bir çocuk, bunun da onlarca nedeni olabilir. Belki özel okuma güçlüğü (disleksi), belki yazma güçlüğü (disgrafi), belki de matematiği öğrenme güçlüğü (diskalkuli) vardır, bilemeyiz. Öğretmenin bunlardan haberi yok demek ki. Okul müdürü de “Senden adam olmaz” diyor ikide bir. Kadim Akça ilkokulu zar zor on yılda bitiriyor.19 yaşına gelince İsveç’e gidiyor. İlk günlerde parklarda sabahlıyor. İsveçli bir ailenin yardımıyla bir işyerinde temizlikçi olarak çalışmaya başlıyor. Bu işi kavrayıp girdisini çıktısını öğrenince temizlik şirketi kuruyor. Sonrası yürü ya kulum… Şirketler kuruyor, şirketler holdinge dönüşüyor. Ünlü bir iş insanı oluyor, yaşamı üzerine kitap yazılıyor. Memleketinden bir istekte bulunuyor: Gönderdiği kitaplardan birinin, “Senden adam olmaz” diyen müdürün mezarına bırakılması… (Osman İkiz, Cumhuriyet, 07.07. 2019)
Bir de budunsal (etnik) önyargılar var, en yaygın olanı bunlar, aşağılamayı daha yoğun biçimde içeriyorlar. İşte bir örnek (Şemin, 1975: 27):
“Denek 11 yaşında bir erkek çocuktur, orta halli bir aileye mensuptur. Babanın tahsili yoktur, emekli işçidir. Anne tahsilsiz ev kadınıdır. Denek okulda öğretmeni tarafından – Arap olduğu için- ‘Habeş’ tabiriyle çağrılmaktadır. Çocuk bu yüzden pasif, aşağılık duygusu içinde okula karşı soğukluk duymaya başlamıştır.”
Üstteki iki kötü örneğe inat güzel bir örnek var. Eli öpülesi öğretmen Hatice Sökmen, köy bekçisinin, “(…) O okula gitmek istemez. (…) Getirtsek neye yarar? Bir kere yakışık almaz. Bizim çocuklar da onu istemezler. Aramızda ne işi var derler. Çingeneyle arkadaşlık etmek istemezler”, annesinin de “Kuzum öğretmen hanım, bu artık okumaz. Zaten yaşı da geçti. Hem gitse de köyün çocukları onu döverler. Biz çingeneyiz diye istemezler” dediği, demircinin oğlu Osman’a okulu sevdirmeyi, bütün önyargıları yıkıp köy çocuklarına da Osman’ı sevdirmeyi başarıyor ( Ülkü, 1992: 32-37).
Bilimle önyargı sözcükleri yan yana gelmez, değil mi? ‘Bilimsel önyargı’ olmaz, ama olmuş. Naziler ilk kez sigaranın insan sağlığına zararlarını bilimsel olarak kanıtlıyorlar, ama insanlığa karşı suç işlemiş Nazilerin insanlığa yararlı, doğru bir iş yapamayacaklarına ilişkin oluşan önyargıdan ötürü Nazilerin bu bulgusu göz ardı ediliyor, uzun yıllar bilimsel dergilerde yer almıyor (Çetiner, 2018).
Önyargı duygusal bir tepkidir. Erken yaşta öğreniliyor, yerleşiyor. Yetişkin olunca yanlış olduğu duyumsansa bile tam anlamıyla silinmesi zor. Derin duyguları değiştirmek hiç de kolay değil. Örtülü önyargılar belirli bir insan kümesine yönelik olumlu ya da olumsuz çağrışımlardır, belleğin içinde gizlenir. Bu insan kümelerinden biriyle karşılaşıldığında ya da biri düşünüldüğünde çağrışımlar etkinleşir (Oksay, 2020). Goleman bir örnek veriyor (1998: 201): Çevremdeki birçok kişi zihninde siyahilere karşı bir önyargı beslemediğini ama bir siyahi ile tokalaştığında tiksindiğini söylüyor. Bunlar çocukken ailelerinden öğrendiklerinden arta kalan duygular…
‘Kimlikli Bebekler Yaklaşımı’ çocukların daha küçükken önyargılı, ayrımcı olmalarını önlemek, oluşmuşsa, olumsuz davranış biçimlerini kafalarından söküp atmalarına yardımcı olmak için geliştirilmiştir. Amacı, farklı ırk, cinsiyet, ten rengi olanlara, engellilere saygı gösterilmesini sağlamak… Dahası, empati (duygularını dile getirmeleri, başkalarının duygularını anlamaları…), sorun çözme, eleştirel düşünme becerilerini geliştirmek (Figen Atalay, Cumhuriyet, 09.07.2018).
1950’li, 1960’lı yıllarda çocukların oynarken söyledikleri bir tekerleme vardı: Bir iki üçler yaşasın Türkler/Dört beş altı Polonya battı/Yedi sekiz dokuz Alman (Ruslar) domuz/On onbir oniki İngiliz (İtalya) tilki/Onüç ondört onbeş Amerika kardeş. Mine Söğüt’ün deyişiyle (2), bu tekerleme okulöncesi çocukları için bir sayı alıştırması gibiydi ama aslında dehşet verici bir yakın tarih dersiydi. Birkaç kuşak bu tekerlemeyi sokaklarda bağıra çağıra büyüdü.
ABD’de Princeton Üniversitesi öğrencilerinin uluslar üzerine kalıplaşmış tutumlarını incelemişler, yıl 1967. On ulus belirliyorlar, biri de Türkler. Denekler 84 kişilik özelliğinden ilgili ulus için uygun gördüklerini işaretliyorlar. Türkler için en belirgin beş özellik şunlar (Kâğıtçıbaşı, 1979: 104-106) : Saldırgan, pis, hain, cahil, çabuk öfkelenen…
Ruhbilimci Urie Bronfenbrener (1971), Sovyetler Birliği’nde çektiği fotoğrafları Amerikalı ilkokul öğrencilerine gösteriyor. Fotoğraflardan biri, iki yanı ağaçlıklı bir cadde. Bir öğrenci soruyor,
“Caddenin kenarlarına neden ağaç dikmişler?”
Soru sınıfa yöneltiliyor. Öğrencilerden iki yanıt,
“Arka tarafta ne olup bittiği görülmesin diye…”
“Mahkûmlara iş çıksın diye…”
Bu kez ruhbilimci soruyor, ama Amerika’da da cadde kenarlarına ağaç dikiliyor, neden?
İşte iki yanıt,
“Gölge olsun diye…”
“Ağaçlar yolun tozunu tutsun diye…”
Çocuklar iki ülkenin ağaç dikmek için farklı gerekçeleri olabileceğini düşünüyorlar, neden acaba?
İlk izlenimimiz son izlenimimiz olmasın. Bilimsel olmayan genellemelerden kaçınmak gerekir. Alexandre Dumas fils ne güzel demiş: Tüm genellemeler tehlikelidir. Dikkat edin, bu da bir genellemedir, bu da tehlikelidir.
(*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'nin e- dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ
dergisinde (Ekim 2023 Sayı: 48) yayımlanmıştır. (39-43)
KAYNAKÇA
Çetiner, Mustafa (2018) “Bilimsel Önyargı veya Taraf Olma” Herkese Bilim Teknoloji
dergisi 14.12.2018 Sayı:142
Kâğıtçıbaş, Çiğdem (1979) İnsan ve İnsanlar 3. Baskı İstanbul: Kendi Yayını
Nas, Recep (2010) “Öğretmen Sıradan Bir İnsan mıdır?” Ankara: Öğretmen Dünyası
dergisi Kasım 2010 Sayı:371
Oksay, Reyhan ‘2020)”Bilime Göre Polis Şiddeti Nasıl Durdurulur?” Herkese Bilim
Teknoloji dergisi 26.06.2020 Sayı: 222
Şemin, Refia Uğurel (1975) Okulda Başarısızlık: Sosyo-Kültürel Açıdan Şanssız
Çocuklar İstanbul: İÜEF Yay. 2035
Ülkü, Fethi (1992) Barışta Kahraman Kadınlarımızdan Öğretmen: Hatice Sökmen
Kendi Yayını
(1) Haylazlar Kitabı’ndan alıntılayan Mavisel Yener, Cumhuriyet Kitap 12. 08. 2010
Sayı: 1066
13 Ekim 2023 Cuma
ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'NİN ÇAĞCIL EĞİTİMİ
ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'NİN ÇAĞCIL EĞİTİMİ (*)
Recep Nas
16 Eylül 1996, Cumhuriyet gazetesinde bir yazım çıktı., şöyle başlıyor: “Okullar açılıyor, yine bin bir sorunla, bin bir dertle... Devlet elini eteğini, desteğini çekiyor okullardan yavaş yavaş, geri adımlar ata ata. Önce kendi okulunu kendin yap, diye başladı bu iş. Şimdi ucundan, alıştıra alıştıra 'katkı payı' adı altında para alıyorlar veliden, bağış istiyorlar. Çok sürmez, sıra kendi çocuğunu kendin okut, demeye de gelir. Devletin küçülmesinden anladıkları bu demek ki...”
27 yıl önce, ama bugün yazılmış gibi. Değişen bir şey olmamış, yok yok, değişen çok şey oldu, daha da geriledi eğitim, gericileşti. Devlet okulları çökertildi, dökülüyor. Eğitimin niteliği iyice düştü. Salgında ilk işleri okulları kapatmak oldu, dünya ölçeğinde en uzun süreyle... Depremden sonra da üniversiteleri kapattılar. Okul sadece öğretme-öğrenme yeri değil ki, çocuklar orada toplumsallaşıyorlar, iletişim kuruyorlar, etkileşiyorlar.
Kesintili eğitim (4+4+4) yüzünden yüzbinlerce çocuk okuldan koptu. Kesin sayı bilinmiyor. Umurlarında değil ki kayıt tutulsun. Cehaletten besleniyorlar. Onların derdi, aç kalsın karnından, cahil kalsın beyninden kendilerine bağlansın, boyun eğsin. Düşünmesin, sorgulamasın, kaderine razı olsun. Yurttaş değil, birey değil, mürit yetiştirmek istiyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı, vakıf ya da dernek adı altında gizlenen tarikatların kıskacında. Gün geçmiyor ki MEB'le bir protokol yapılmasın. 'Değerler eğitimi' koymuşlar adını, kulağa ne hoş geliyor değil mi? Ama niyetlerinin ne olduğunu anlamak için MEB'le Hizmet Vakfı'nın işbirliğiyle hazırlanan kitapçıktaki (39 sayfa) şu tek tümce yeter: “Müminler can zayiatını şehadet, mal zayiatını ise sadaka olarak bilirler.” Koca Türkçesi şu: İş cinayetlerinde, depremde ölürsen şehit olursun, doğrudan cennete gidersin. Enflasyondan ötürü alım gücün düştüğünde eksilen paran sadaka sayılır.
Pahalılık, yoksulluk nedeniyle çocuklar sağlıklı beslenemiyorlar. Beslenmek karın doyurmak değil. Beslenme, bedenin büyümesi, yenilenmesi, çalışması için gerekli olan besin öğelerinin yeterli ve dengeli ölçüde alınmasıdır. Beslenemeyince gelişemiyorlar, bodur çocuklar çoğalıyor giderek. Beslenmeyle zekâ gelişimi arasındaki bağıntı da çok yüksek. Bir kuşak ziyan oluyor.
Eğitim-İş Sendikası'nın raporuna göre deprem bölgesindeki öğrencilerin neredeyse üçte ikisi eğitimin dışında. Bu çocuklar nerede? Soruluyor, yanıt yok. İnsanlar can derdiyken deprem olur olmaz 4-6 yaş çocukları için çadır kurup Kuran Kursu açtılar. Kendileri açıkladı, Menzil Tarikatı kendi köyünde bin yüz çocuğu 'konuk' etmiş.
Bizde çocukların dinci ve kinci olmaları istenirken, devlet okullarının tümü imam-hatip lisesine dönüştürülürken dünya 21.yy. becerileriyle (eleştirel düşünme, yaratıcılık, etkili iletişim, bağımsız karar verme, ilişki yönetimi, hesap verebilirlik, öğrenmeyi öğrenme...) donatıyor çocuklarını, yapay zekâyı tartışıyor. Birçok ülkede Bilim, Teknoloji, Yenilik (inovasyon) Bakanlığı var. Y. Noah Harari'ye göre şimdiki mesleklerin yüzde 30'u ya kalkacak ya da dönüşecek. Yapay Zekâ kendi kendine öğrenmeye başladı, 300 milyon kişinin tam zamanlı işini ellerinden alacak, deniyor. Demek ki gençlerimiz, sadece dünya gençleriyle değil, Yapay Zekâyla da yarışacaklar. 3D baskısı, nano gereç, giyilebilir teknoloji, yenilenebilir enerji, kodlama-yazılım-algoritma, yükselen alanlardan birkaçı.
Neyse ki bizim Çağdaş Eğitim Kooperatifimiz var. Yıl 1995, öğrenci yurtları çokluk tarikatların elinde. Tehlikenin ayırdında olan Atatürkçü, laik, Aydınlanmacı olan insanlar kaygılıydı, arayış içindeydi. Denizyıldızı öyküsü anlatılırdı. Anımsayalım: Gün yeni ağarmışken bir kişi deniz kıyısında yürüyor. Ötelerde, uzakta biri de eğilip doğruluyor, denize bir şeyler atıyor. Yanına gidip ne yaptığını soruyor,
“Denizyıldızlarını ölmekten kurtarıyorum.”
“Yüzlerce, hangi birini kurtaracaksın?”
Adam elindeki denizyıldızını denize atıyor,
“İşte biri kurtuldu.”
İşte böyle, ne kadar kırçiçeğine ulaşılıp dokunulsa kazançtı.
ÇEK parasal kazanç gütmez, asıl kazancı kır çiçeklerinin dört mevsim yeşermesidir, çiçek açmasıdır Çağdaş, laik, demokrat, Atatürk ilkelerini, devrimlerini benimseyip içselleştirmiş, özgür ve eleştirel düşünen bireyler yetiştirir. 'STEM'le yetinmez, sanatsız olmuyor çünkü. 'STEAM'dır (bilim, teknoloji, mühendislik, sanat, matematik) aslolan. Böylece bilimle sanat buluşur.
Özcesi ÇEK'in öğrencileri laik, dolayısıyla bilimsel eğitim alırlar, 21. yy. becerilerini kazanırlar, onların 'fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür'dür.
Selam olsun ÇEK'in kurucularına, selam olsun kuruluşundan bu yana gönüllü yöneticilik yapanlara, yönetim kurulu üyelerine, selam olsun çağdaş eğitime gönül verip elini taşın altına koyanlara, üyelerine... Nice nice 28. yıllara...
Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'nin e- dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ'ta (Haziran 2023 Sayı: 47)