12 Mayıs 2022 Perşembe

MASALLAR DA DEĞİŞİR

 

                              MASALLAR DA DEĞİŞİR (*)

                                                                                                                  Recep Nas

 

     Çocukluk

 

     Çocuk yetişkinin küçük bir örneği değil. 'Çocukluk' diye bir olgu, bir dönem var. Çünkü çocuğun kendine özgü bir dünyası var, algılama, düşünme biçimi farklı. Çocuk o, çocukluğunu yaşıyor.

     Ama insanlık 'çocukluk' kavramına kolay ulaşmadı. Çocuk vardı ama 'çocukluk' yok sanılıyordu. Çocuğa özgü bir şey yoktu. Öyle ki  çocuğa özgü ne giysi ne oyun ne de masal vardı. 'Çocukluk'un ancak 16.yy.da ayırdına varılmıştır. Yine de Batı Avrupa'da çocukluk asıl  Aydınlanmayla (18.yy.) ortaya çıkmıştır (Onur 1993: 71). 

     Çocuk (0 - 6 yaş) canlıcıdır. Nesneleri kendisi gibi canlı olarak düşünür. Bacakları arasına sıkıştırdığı bir dal, zincir kıran ya da dağ deviren bir at oluverir. Yapma bebeği canlıdır, besler, uyutur, konuşur onunla. Bu çocuğu masallardaki uçan halı, "açıl susam açıl" deyince açılan kapı şaşırtmaz. "Gemi batarsa denizin canı acar ama" diyen, "Yıldızlar, Ay'ın çocukları mı?" diye soran çocuk canlıcıdır.

     Çocuğun gelişimi, insanlığın gelişiminin bir özetidir. Çocuk bir süre emekler, sonra iki ayağı üzerine kalkar. Canlıcılık (animizm), benmerkezcilik, somut düşünme evrelerinden sonra soyut düşünmeye başlar. İşte, masal, insanlığın çocukluk döneminin ürünüdür. Başka bir deyişle, insanlığın çocukluk döneminin çocuklara armağanıdır masal. Mitolojiler birer masaldır. İnsanlığın çocukluk çağıyla çocuğun masal çağı örtüştüğü için severler çocuklar masalı. 

     Masal, çocuk için bir gereksinmedir, Sabri Esat Siyavuşgil'in deyişiyle, çocuğun canlıcı, benmerkezci, simgeci ruhu masala sinmiştir (Oğuzkan, 1983: 32) Öyle ki, André Maurois'ya göre, masal olmasaydı çocuklar onu kesinlikle yaratırlardı (Gökşen, 1966  Oğuzkan, 1983)

     Çocuğun mantığıyla masalın mantığı ortak bir tabanı paylaşır (Dilidüzgün, 1996: 32). Çocuğun iç dünyasıyla masal dünyası örtüşür.  "Çocuğun dünyasında basit olan şaşırtıya, şaşırtıcı olan basite dönüşür. Bu dünyada tuhaf olan şeylere gülünür, beklenmedik durumlara ağlanır" (Astrid Lingren'den akt. İpşiroğlu, 1997: 64))

 

     Çocuk ve Masal

 

      Çocuğa, anadilinin nasıl kullanıldığını ilk öğreten, bu dilin kıvraklığını, varsıllığını, inceliğini - ninnilerin, tekerlemelerin, türkülerin yanı sıra ama onlardan daha geniş ölçüde - ilk gösteren masallardır (Boratav'dan akt. Çocuk Edebiyatı Yıllığı, 1987: 113).

     Demek ki masallar, düş gücünü geliştirmesinin yanı sıra anadilinin varsıllıklarını, olanaklarını sunar çocuğa. Varsıl bir iç uyum içeren eğlenceli tekerlemeler çocuğa dilini sevdirir, alışılmadık sözcüklerle de düzgün söyleyebilme yeteneği kazandırır (Yavuz, 2000: 288-290)

     Bir tekerleme örneği:

     "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde, enteşeden menteşeden, bir karpuzcu çıktı şu köşeden. Karpuzcudan karpuz aldım, baktım baktım bakakaldım. Sonra aldım bıçağı elime, karpuzun içine daldım. Başladım oymaya, ha oyuyorum, ha oyuyorum, ha oydum, ha oyuyorum, bir türlü sonunu bulamıyorum. en sonunda bir küçük delik yaptım, o delikten içeri daldum, aman efendim neler görüyorum neler, adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla Zümrüdüanka dedikleri durup durmuyor mu tam karşımda... Kafdağı'nın üzerinden süzülerek bana doğru geliyor, geliyor ha geliyor derken, tam yanıma inecekken, bir de baktım uzaklaştı, yeniden uçuşa vardı. O uçarken ben koşarken, ben koşarken o uçarken, vara vara bir dağa vardık. Bir uludağ ki, aman efendim ne dağ ne dağ... Dağ üstünde bir bağ, bağ dibinde bir dağ, daha nice tepe nice dağ. Derken derken, bir de baktım bir değirmen, değirmende var üç merdiven. Merdivenlerden bir tanesi taş, bir tanesi toprak, bir tanesi tahta. Taş merdivenlerden çıktım, tahta merdivenlerden indim, toprak merdivenlere basa basa değirmene girdim. Girdim ki ne göreyim... (...) Göründü dağlar, üzümlü bağlar... O bağlara varalım, dağa taşa konalım, hemen şimdi şuracıkta, duyulmadık, işitilmedik güzelce bir masal kuralım..." (Zebercet Coşkun'dan akt. Yavuz, 1997: 118)

     Masalların temel felsefesi şudur: Çile çekmeden, emek harcamadan, beceri göstermeden, kendini kanıtlamadan başarıya, mutluluğa erişilemez. Judith Malika Liberman'ın da belirttiği gibi, masallar iyimser değilse de iyi biter. Başına bir şeyler gelebilir, önemli olan bunlarla nasıl baş edebileceğin... Başına ne gelirse gelsin bunun üstesinden gelebilirsin, yeter ki umudunu yitirme, koru. (Cumhuriyet Pazar, 23.01.2022 Sayı: 1663)      

     Sütünü içtiği için tilkinin kuyruğunu koparan Koca Nine, yalvar yakar istese de tilkiye kuyruğunu vermez. Sütümü getir, kuyruğunu al der. Tilki kimden yardım istediyse - armut piş ağzıma düş olmayacağı için - hepsi başka bir istekte  bulunur. Sonunda "Tilki derenin suyunu almış, tarlaya vermiş. tarladan mısır almış, tavuklara vermiş. Tavuklardan yumurta almış, kuyumcuya vermiş. Kuyumcudan inci almış, kızlara vermiş, kızlar çayırda oynamışlar. Çayırdan otu almış, koyuna vermiş. Koyundan sütü almış, nineye vermiş. Nineden kuyruğunu almış, çekip gitmiş" (Boratav, 1969).

 

 Masallar da Değişir

 

     Halk masalları sözlü yazın geleneğinin ürünleridir, özgün durumlarıyla çocuklar için değil. Ne çocuklar için söylenmiştir ne de çocuklar için yazıya geçirilmiştir. Önceden de belirttildiği gibi, 18. yy.a kadar 'çocukluk' kavramı yok zaten.

     Halk masalları, döneminin ahlak anlayışını, kültürünü, yaşam biçimini anlatır. Masal derleyiciler bile o masalları değiştirmişlerdir. Örneğin Grimm (Jacob ve Wilhelm) kardeşler derledikleri masallardan yüz kızartıcı sayılabilecek bölümleri çıkardılar. Masallardaki şidddet öğeleriyse o dönemin anlayışına göre çocuğa uygun bulundu (Wagner, 2013: 16).  

Doğal ki 'çocuğa görelik' ilkesi, çağdaş değerler gözetilip yalın, kısa tümcelerle açık bir anlatımla işlenip çocuk yazını içinde yer alabilir masallar.

     Nâzım Hikmet de bunu yapıyor. Sevdalı Bulut (1975) adlı kitabının sunuşunda belirtiyor: "Bu kitapçıkta büyük Türk Halkbilimcisi (Pertev Naili) Boratav'ın ve öğrencilerinin dinleyip topladıkları bazı masalları kendime göre işledim. Neden, diyeceksiniz: O masalları bugünün bazı sorunlarına karşılık vermeye yöneltmek için. Masal tekniğine öykünerek değil, ama masal tekniğinden yararlanarak kendim de bazı denemeler yaptım (...)". Nâzım Hikmet, halk masallarının olmazsa olmazı olan "Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler, bir de arkalarına baktılar, bir arpa boyu yol gitmişler" deyişine de karşı çıkıyor, bu kalıbı değiştiriyor: "Çok gittiler, dere tepe yok ettiler, bir de dönüp baktılar ki, görünmüyor kalkılan yer."      

      Oğuz Tansel "Ben masallarımı çocukları, gençleri, erişkinleri eğlendirmek, uyutmak için yazmadım; onları bilinçlendirmek, uyarmak için yazdım." diyor ve ekliyor:   (...) [Y]ozlaşmamış bir toplumun bireylerinde görülen nitelikler masal kişilerinde çiçeklenir. Bu masallar, çocukların bilincine iyiliği, doğruluğu, güzelliği cezasız, notsuz yerleştirir. Masal kahramanlarının özelliği olan korkusuzluğu, atılganlığı, becerikliliği, güçlükleri yenmeyi benimsetip aşılar çocuklara. Bütün yaratıkları sevmeyi, kötülüklerin cezasız kalmayacaklarını öğretir,"

     Aziz Nesin de uyutucu masallara karşı çıkıyor: "Çocuk kitapları deyince akla masallar geliyor. Ama masalları ikiye ayırıp düşünmek gerek. Birinci tür, uyutucu masallar. İkinci tür ise yaşama çabası veren masallar. Kuşkusuz ikinci tür masallar çocuklar için çok yararlı. Özellikle bunlar tarihimizden gelen motiflerle işlenmiş olursa daha da güzel. Dede Korkut, Evliya Çelebi, şimdiye kadar çocuk kitaplarına konu olmuş isimler..." (Öz, 1978: 101).

     Demek ki masallar da değişir. Keloğlan masalları da değiştirilebilir, kolayca varsıllaşmayan, emeğe değer veren bir Keloğlan yaratılabilir (Feyzioğlu, 2007: 833). Hayalet, canavar, cadı, dev neden sevimli biçimde işlenmesin, çizilmesin? Casper'dan (Sevimli Hayalet) çocukların korktuğu söylenebilir mi? James Krüss örneklendiriyor: Krallar artık budalaya dönüşüyor,  cadılar iyi kalpli meleklere. Aslanlar tehlikeli olmaktan çıkıyor, şövalyeler gülünçleşiyor, devler küçülüyor, cüceler büyüyor (İpşiroğlu, 1997: 47).

     Neden ille de belli hayvanlar kötülük simgesi sayılsın, öyle işlensin? Yaşar Kemal, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca adlı bir masal kitabı yazdı. Ama sonradan, masalda filleri zalimliğin simgesi olarak kullandığı için üzüldü, şöyle dedi: "Eğer insan soyunun bu en zaliminin simgesini, benzeri hayvanlar arasında arayacak olsaydım, belki timsahları bulurdum, boa yılanlarını bulurdum. Yok yok, sanmıyorum ki yeryüzünde bu zalimleri simgeleyecek korkunçlukta bir hayvan türü bulabilelim" (Söğüt, 2015)

     Hasan Hüseyin'in (Korkmazgil) sorusuna ne demeli? "Hayvanları kendi mantığımız doğrultusunda konuşturmayı iyi beceriyoruz da, nedense çocuğu konuşturmasını beceremiyoruz. (...) [Ö]nce, seslenmek istediğin çocuğun gözleriyle bak dünyaya, evrene! Kaplumbağa demiş ki... Peki çocuk ne demiş?" (1980: 61)

     Ağustosböceği bütün yaz saz çalıp şarkı söyleyerek tembellik, aylaklık mı yapıyor? O bir müzisyen, emek harcıyor, saygındır. Böyleyken ağustoböceğini aşağılayıp karıncaya, yaşamda karşılığı olmayan "çalışan kazanır" diye övgüler mi düzülmeli? Karınca üretmiyor, hazıra konuyor, asıl kraliçeyi, onun larvalarını beslemek için çalışıyor. Yiyip içip keyfine bakmıyor, kış uykusuna yatıyor. Sorgulamadan, makine gibi çalışmanın değil, üretmenin övgüsü yapılmalı (Selçuk, 2016).

     Nâzım Hikmet - 1936'da Orhan Selim takma adıyla - şunları söylüyor: "Ben bu masaldaki karıncadan iğrenirim. Ağustosböceğine gelince ona bütün bir yaz kendini düşünmeden türkü çağırdığı için değil; gidip karıncanın kapısını çalacak kadar budalalaştığı için kızarım. Ağustosböceği bütün bir yaz sıcak, sarı kırları sevinçli türküleriyle doldurur. Kırlarda çalışanlar, onun aydınlık sesinden tat duyarlar. Ağustosböceği şarkısını söylemek için soluk tüketir, yalnız kendisi için değil (...)" ( Arslan, 2016).

     Sorulara bağlayarak, sorgulayarak okuma yoluyla, çocuğun, eleştirel bakış kazanması, çok yönlü düşünmesi, özdeşleşmeden masala belli bir uzaklıktan bakması, saplantılardan arınmış bir düşünme alışkanlığı kazanması sağlanabilir. Örneğin Kırmızı Şapkalı Kız masalına ilişkin şunlar sorulabilir: Masaldaki neden erkek değil de kız çocuğudur? Büyükannenin ormanda tek başına işi ne?  (İpşiroğlu, 1997 : 47  Dilidüzgün, 1996: 39).

     Yetişkin kendi dünya görüşünden, önyargılarından arınıp nesnel ölçütlere göre seçmesi gerekir masalı, bu da kolay değil. Örneğin yetişkinin, çocuğu korkutacağı sandığı bir masal çocuk için hiç de korkutucu olmayabilir, bunun tersi de olasıdır.

     Selim İleri, 'Korku İtirafları' başlıklı yazısında "Korkulardan, endişelerden uzak yaşıyorken, çok garip olan, korkuların, hatta dehşetin o garip, uçsuz bucaksız, bendeki çekiciliğiydi. Yalnız bu korkular büsbütün yanı başımda olmayacaktı" diyor (Cumhuriyet, 09.04.2002).

     Bir araştırmaya (Tekşan vd. 2012: 945) göre de çocuklar kitaplarda korku, hayalet, şiddet öğelerine yer verilmesini istiyorlar. İşte iki öğrencinin söyledikleri:

     "Şiddete karşıyım, ama korku kitaplarını seviyorum." 

     "Kendi hayatımda şiddetten hoşlanmıyorum, ama kitaplarda olunca hoşlanıyorum".

     Ne ki "(...) Nefreti, kini, intikamı, değil 'duygu' olarak sözcük olarak bile çocuk yazınından uzak tutmak gerek. Bilinçlendirmenin yolu mutsuzluktan, kinden, nefretten geçmez, çocuk önce sevgiyi ve mutluluğu öğrenmelidir" (Kür, İsmet 1978: 263).

     Yineleyelim, masal yazılırken, halk masalları yeniden işlenip oluşturulurken 'çocuğa görelik' ilkesi, çağdaş değerler gözetilmelidir.   

      Masallar bilinçle kullanılırsa eğitimsel işlev görürler. Ama asıl görev yayınevlerine düşüyor. Yayınevleri yayımlayacakları masalların eğitimci, yazar, ressam, grafiker, halkbilimci ve toplumbilimciden oluşan bir kurulca seçilmesini sağlamalıdır (Yavuz, 2000: 290-292).     

 

                                              KAYNAKÇA

 

Boratav, Pertev Naili (1969) Az Gittik Uz Gittik Ankara: Bilgi Yay.

ÇOCUK EDEBİYATI YILLIĞI (1987)Yay. Haz. Mustafa Ruhi Şirin İst: Gökyüzü Yay.

Dilidüzgün, Selahattin (1996) Çağdaş Çocuk Yazını İstanbul: YKY

Feyzioğlu, Yücel (2007) "Masallar Çocuklar İçin Neden Gereklidir?"II. Ulusal Çocuk ve

   Gençlik Edebiyatı Sempozyumu Yay. Haz. Sedat Sever AÜ EBF Yay.(831-843)

Gökşen, Enver Naci (1966)  Örnekleriyle Çocuk Edebiyatımız İstanbul: Okat Yay.

Hasan Hüseyin (1980) "Bizde Çocuk Yazını ve Uluslararası Çocuk Yılı" Sanat Emeği

   dergisi Sayı: 27 (53-61)

İpşiroğlu, Zehra (1997) Eğitimde Yeni Arayışlar İstanbul: Adam Yay.

Kür, İsmet (1977) "1977 Nisanında Türkiye'de Çocuk ve Yayınları" Türk Dili dergisi

   Sayı: 311

Nâzım Hikmet (1975) Sevdalı Bulut Yay.Haz. Erdal Öz İst: Cem Yay. Arkadaş Kitaplar

Oğuzkan, A. Ferhan (1983) Çocuk Edebiyatı  3. baskı Ankara: Kendi Yayını

Onur, Bekir (1993) "Çağdaş Toplumda Çocukluk Ortadan Kalkıyor mu?" İstanbul: Milliyet

   Sanat dergisi Sayı: 310 (7-8

Öz, Erdal (1978) "1977'de Çocuk Edebiyatımız" Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı (97-127)

Selçuk, Bilge (2016) "Ağustosböceği Bir Meşaledir" BirGün Pazar, 07.08.2016

Söğüt, Mine (2015) "Çocuklarınıza Tehlikeli Masallar Okutun" Cumhuriyet, 03.03.2015

Tekşan, Keziban vd. (2012) "Çocuk Edebiyatı Eserlerine Çocukların Penceresinden Bakış"

   3. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu Yay. Haz. Sedat Sever vd.

   AÜ ÇOGEM Yay. (937-945

Wagner, Achim (2013) "Şehrazat Anlatmaya Başladı" (Çev. Bülent Özçelik) BirGün Kitap

   16.02.2013

Yavuz, Muhsine Helimoğlu (1997) Masallar ve Eğitimsel İşlevleri  Ankara: Ürün Yay.    

 ____________________(2000) "Çocuklar İçin Hazırlanacak Masal Kitaplarının İçerik, Dil-

   Anlatım ve Eğitsel Özelliklerine Genel Bir Bakış" I. Ulusal Çocuk Kitapları Sempozyumu

    AÜEBF ve TÖMER Yay. 1

 

--------------------------------------------------------------------------------

(*) Bu yazı Çağdaş Türk Dili dergisinde (Nisan 2022 Sayı: 410) yayımlanmıştır. (27-32)

 

10 Nisan 2022 Pazar

ÇOCUKLARA BARIŞ VE SAVAŞ KAVRAMLARI NASIL KAZANDIRILMALI?

 ÇOCUKLARA BARIŞ VE SAVAŞ KAVRAMLARI NASIL KAZANDIRILMALI? (*)

                                                                                                                          Recep Nas

                                                                      

     1970’li yıllar, ilköğretim müfettişiydim. Okul okul gezerken bir sözü sınıflarda çokça gördüm. Öğretmenler bu sözü çok beğenmiş, doğru da bulmuş olacaklar ki özene bezene yazıp dersliklerin duvarlarına asmışlardı. Söz şu: En haksız barış bile en haklı savaştan iyidir. Kimin sözü diye sordum, yanıt alamadım, bilene de rastlamadım. Sözün izini sürdüm, Puşkin’e ulaştım, ama onun sözcükleri farklıydı: Barışın kötüsü savaşın iyisine yeğdir. Meğer bu sözü söyleyen Erasmus’muş. Benjamin Franklin’in de benzer bir sözü var (Üster, 2010: 52).

     Bunca yaygın kabul gören bu sözü ben de tuttum teftiş sorusu yaptım. İlkin tahtaya yazdırıyordum, yazı yönünden bakıyordum, dilbilgisi yönünden bir de. Ardından soruyordum,

     “Çocuklar bu söz doğru mu, güzel bir söz mü?”

     “Doğru, öğretmenim, biz barışçıyız. Atatürk ‘yurtta barış, dünyada barış’ demiş.”

     Gene soruyordum altını çizip,

     “Bana yakın tarihimizden ‘en haksız barış’a örnek verir misiniz?”

     Kimi sınıflarda zorlansalar da verdiğim ipuçlarının yardımıyla buluyorlardı.

     “Sevr Antlaşması”

     Sevr’i ilk üç sözcüğün altına yazıyordum. “Şimdi de” diyordum, “’en haklı bir savaş’ örneği verin.”

     Hiç duraksamıyorlardı, “Kurtuluş Savaşı”. Düzeltiyordum, Ulusal Kurtuluş Savaşı. Bunu da öbür üç sözcüğün altına yazıyordum. “Çocuklar, şimdi bu sözü örneklerimize göre okuyalım”

     “Sevr Antlaşması, Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızdan iyidir. Öyle mi, doğru mu?”

     “Değil, öğretmenim.”

     “Öyleyse bu söz güzel miymiş?”

     “Değilmiş öğretmenim.” (Nas, 2012: 5-6)

      Sonraları da içime kurt düştü, çocukları savaş yanlısı mı yapıyordum acaba?   

      Tüm savaşlar kötüdür demek söylem olarak iyi de, kalıcı, sonuncul barış için yeterli değil.

      Tabii ki barışçı olacağız. Ama barışçı olmak, teslimiyetçi, mandacı olmak değildir. Ulusun yaşamı tehlikede olmadıkça savaş cinayettir, diyen Atatürk önerilen mandacılığı elinin tersiyle itivermiş, ‘ya bağımsızlık ya ölüm’ ilkesini benimsemiş, uygulamıştır. Güçlünün oluşturduğu savaşsızlık durumu barış değildir.  Barışçıyım, diyen savaşı yaratan koşulları ortadan kaldırmak için savaşım verir, uluslararası sömürüye karşı, eşitsizliğe karşı…  Sömürü, barışın önündeki en önemli engeldir. 

     Bertrand Russell, I. Paylaşım Savaşı'na karşı çıkmış, bu yüzden dört buçuk ay cezaevinde yatmış, ama II. Paylaşım Savaşı'nı gerekli görmüş. Çünkü II. Paylaşım Savaşı'nı hazırlayan nedenler, I. Paylaşım Savaşı'nın sonuçlarıdır. İlki çıkmasaydı, ikincisi de olmayacaktı. I. Paylaşım Savaşı'nın bitişi geçici bir barıştı, sadece ateş kesti.

     Aziz Nesin gibi, “Barış istiyoruz, ama ne olursa olsun barış değil. Edilgin bir barıştan yana değiliz. İçte ve dışta adil, haklı, eşit yarar sağlayan, onurlu bir barıştan yanayız” demek gerekir (abece dergisi, Eylül 1987 Sayı: 18).

     Savaşlar hep vardı, hep de olacak demek bir aldatmacadır, bilimsel değil. Savaş, kültürel evrimin belli bir noktasında ortaya çıkmıştır, belli koşulların ürünüdür. Savaş, ‘sahip olma dürtüsü’yle başlamıştır (Şenel, 2004 – Geçtan, 1986 14). Eskimolar Avrupalılarla ilk karşılaştıklarında, onların birbirlerini öldürmelerine, birbirlerinin topraklarını ele geçirmelerine anlam verememişler (Geçtan, 1986: 14). Howard Zinn, Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb’un günlüğünden Amerika’nın yerlisi Arawak halkı için yazdıklarını aktarıyor: “(…) Sahip oldukları her şeyi değişmeye hazırlar. Gelişmiş ve sağlıklı vücutları, yakışıklı yüzleri var. Silahsızlar ve silahları tanımıyorlar. Onlara bir kılıç gösterdiğimde keskin kenarından acemice tutup ellerini kestiler. Demir kullanmıyorlar. (…)” (Suat Gezgin, Cumhuriyet, 06.06.2020)

     Saldırganlık, savaşkanlık da barışçılık, insancıllık da ekonomik, toplumsal, kültürel koşullarla ilintili. Kendilerine uygun olan koşullar oluştuğunda ortaya çıkarlar. Demek ki önemli olan barışçıl koşulları oluşturmak… Silifke yöresinden bir atasözü: Tok aslan kedi gibi, aç kedi aslan gibi.

     Üçüncü sınıfı okutuyordum, köyde. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı çocukların gözünde canlandırmak, anlamlandırmak istedim. Bahçeye kireçle Türkiye haritası çizdik. Atatürk rolündeki çocuk elinde tuttuğu kağıttan Bandırma Vapuru’nun maketiyle İstanbul’dan Samsun’a, oradan gene eliyle sürdüğü oyuncak arabayla Erzurum’a, Sivas’a gitti, oralarda toplantılar düzenledi, önceden hazırladığımız konuşmaları yaptı. Ankara’ya gelindi, TBMM kuruldu. Ve savaş başladı. Çocukların bir kısmı Türk askeri, anan yahşi baban yahşi deyip dil dökerek kabul ettirdiğimiz bir kısmı da Yunan askeri oldu. Ellerindeki tahta tüfeklerle Allah Allah Allah ve hurra diyerek birbirlerine zarar vermeden şakacıktan savaştılar.

     Şimdi düşünüyorum da, barıştan söz ettim mi, barışı öğrettim mi çocuklara, pek bir şey anımsamıyorum. Ama şunu biliyordum, bir şey öğretmek için çocuklara nutuk atılmaz. Örneklik ettim, sağlıklı öğretmen - öğrenci ilişkileri içinde sınıfta barış ortamını kurdum.

  Yönetmen-Yazar Kemal Oruç çocuklarla işlik (atölye) çalışması yapıyor. Bir gün sahnedeki çocuklara “Savaşı canlandırın” diyor. Çocuklar hemen sahnede bir oraya bir buraya koşmaya başlıyorlar. Kimi elinde tüfek varmış gibi ateş etmeye başlıyor, kimi sipere yatıyor. Kimi ölmüş, kimisi yaralı. “Peki şimdi de barışı canlandırın” diyor. Çocuklar ne yapacaklarını bilememişler, şaşırıp öylece kalmışlar. Sadece iki çocuk el sıkışmış (Işıl Özgentürk, Cumhuriyet, 18.11.2015).

      Sahi çocuklara barış nasıl öğretilir? İlkin önyargıları yıkmak gerekir. Önyargı çocuklukta öğrenilen, yetişkinlikte – yanlış olduğu duyumsansa bile – silinmesi zor olan duygusal tepkidir (Goleman, 1998: 20).  Çocuk farklılıkları bir yaşından başlayarak sezmeye başlar, ama bunun ayırımcılığa dönüşmesi – çoğunlukla- ana-babanın, yakınındaki yetişkinlerin, arkadaş kümelerinin etkisiyle olur. Çocuk yakın çevresinde, televizyonda ya da filmlerde gördüğünü, işittiğini zamanla ’kalıplaşmış tutumlar’ olarak içselleştirir (Cumhuriyet Pazar, 06.05.2007 ). Küçük yaşlarda kök salmaya başlayan bu ‘kalıplaşmış tutumlar’ tarihsel, kültürel, politik etmenlerle ortaya çıkabiliyor, kolay da değişmiyor (Dökmen,1994: 111-112).

     Araştırma için İspanya’da bulunduğu sırada (1974) kaldığı otelin sahibinin 9-10 yaşındaki oğlu - pasaportunu görünce - Salih Özbaran’a (1992: 107)“Los Turcos son malos” diyor, Türklerin iyi insan olmadığını belirtiyor. Belki de ilk kez bir Türk'le karşılaşan bu çocukta bu önyargı nasıl oluşmuştur? Ana-babanın ya da öğretmenin önyargılarının bir yansıması mı, tarih kitabındaki bir tümce mi, bir filmde söylenen bir söz mü, bir deyim ya da atasözü mü? Deniz Kavukçuoğlu’nun belirttiğine göre, bir İspanyol, birini küçük düşürmek istediğinde ‘Turco’ dermiş.

     Ruhbilimci Urie Bronfenbrener Sovyetler Birliği’nde (Şimdiki Rusya) çektiği fotoğrafları (1971) Amerikalı ilkokul öğrencilerine gösteriyor. Fotoğraflardan biri, iki yanı ağaçlıklı bir cadde. Bir öğrenci soruyor,

     “Caddenin kenarlarına neden ağaç dikmişler?”

     Öğrencilerden gelen iki yanıt:

     “Arka tarafta ne olup bittiği görülmesin diye…”

     “Mahkûmlara iş çıksın diye…”

     Bunun üzerine ruhbilimci “Ama Amerika’da da cadde kenarlarına ağaç dikiliyor, neden?”

     İşte iki yanıt:

     “Gölge olsun diye…”

     “Ağaçlar yolun tozunu tutsun diye…”

     Çocuklar iki ülkenin ağaç dikmek için farklı gerekçeleri olacağını düşünüyorlar, neden acaba?

     Oyuncak silah alınmalı mı, çocuk bu oyuncaklarla ‘savaşçılık’ oynamalı mı, tartışmalı bir konu bu. Sakıncası yok diyenler var, onlara göre çocuğu saldırganlığa iten asıl neden kişiliğini ezen, sevgisiz saygısız, ruhsal çöküntü yaratan aile düzeni, otoriter ana-baba tutumu (elele dergisi, Haziran 1980).

     Oyuncak tabancası olmasa bile çocuk elini tabanca gibi yapıp ‘savaşçılık’ oynayabilir. Saldırgan olan, çocukluğunda sevgiden, sevecenlikten yoksun kalmış olandır.   Gene de oyuncak silah çocuğa yakışmıyor. İlkin oyuncak silahların üretilmesi yasaklansın. Tabii asıl önemlisi sahici silahları yok etmek, silahla değil ama, silahsızlanma yoluyla… Yıllar önce silahsızlanma konferansları yapılırdı, şimdi o da yapılmıyor artık. İşte bu konferansların birinde – gerçek mi değil mi, bilmem -  bildiri sunan biri, dünyada, dünyayı yedi kez yok edecek silah var deyince, bir dinleyici, bu çok, bari bire indirilsin, diyor.  Böyle değil tabii. Bir Azeri mahnısında (şarkı) dendiği gibi “Silahları yandırın/Arşa çıksın tütsüsü

   Çocuklara tarih diye öğretilen ağırlıklı olarak askeri tarih. Oysa tarihsel olaylar, ekonomik, toplumsal, hukuksal, dinsel, düşünsel sorunların bütünü. Tarih kitaplarında toplumsal, insani boyut neredeyse yok. Savaş, utku, yenilgi, ad, tarih, antlaşma…

     Seferberlikte askerler ne yer ne içerler, ya geride kalanlar, eşleri, çocukları nasıl yaşar, halleri nicedir? Bunlar tarih kitaplarında yok, türkülerde var, acılarla yakılan türkülerde… Bedri Rahmi Eyüboğlu da Türkülerimiz başlıklı şiirinde bunu diyor: Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemeni / Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni 

     Seferberlik oldu gelin dediler/Üç günlük erzakı alın dediler/Gidin Erzurum’da ölün dediler/İşte böyle, böyle hal deli gönül/İster ağla ister gül deli gönül

                                                      *     *     *

     Mızıka çalındı düğün mü sandın/Al yeşil bayrağı gelin mi sandın/Yemen’e gideni gelir mi sandın/Dön gel ağam dön gel dayanamıram/Uyku gaflet basmış uyanamıram/ Ağam öldüğüne inanamıram

 *     *     *

     Mızıkalar çalınıyor/Asker olan gelsin diye/On yedililer asker olmuş/Topluyorlar ölsün diye (Aydın, 2006)

     Zaten savaşlarda en çok acı çekenler çocuklar ve kadınlar… İlkokuldayken söylediğimiz bir şarkı vardı: Bir küçücük aslancık varmış/Kırlarda ko ko koşar oynarmış/Bir gün aslan baba harpte vurulmuş/Küçük aslan çö çö çölden kovulmuş.

     Paris'te 'Zafer Takı'nın altında I. Paylaşım Savaşı'nda ölen Fransız askerlerinin anısına yapılan 'Meçhul Asker Anıtı' var. Bu anıtın önünde Fransız kadınlar (1970) bir pankart açıyorlar: Meçhul askerden de meçhul biri var, karısı.

     Çocuklarımız barışçı olsun istiyorsak, kimsenin kendini dışlanmış duyumsamayacağı bir toplumsal ortam yaratalım, çocukların empati kurma yetilerini geliştirelim. Çatışmalarda, yapıcı çatışma çözme yöntemini kullanalım. Çocukların önyargılı olmalarını önleyelim. Oluşmuşsa, olumsuz davranış biçimlerini kafalarından söküp atmalarına yardımca olalım. İş eğitimcilere, yetişkinlere düşüyor (Cumhuriyet Pazar 06.05.2007).

     Nâzım Hikmet'in dizeleriyle, çocuklar ölmesin / şeker de yiyebilsinler.

 

                                                      KAYNAKÇA

Aydın, Erdoğan (2006) Savaşın Türkülerimizdeki Öyküsü” Cumhuriyet, 25.11.2006

Dökmen, Üstün (1994) “Empati” Bilim ve Teknik dergisi Sayı: 315)

Geçtan, Engin (1986) İnsan olmak İstanbul: Adam Yay.

Nas, Recep (2012) İnsan Olmak Öğretmen Olmak Bursa: Ezgi Kitabevi

Özbaran, Salih ((1992) Tarih ve Öğretimi İstanbul: Cem Yay.

Şenel, Adam (2004)  “Tarihçesi, Psikolojisi, Sosyolojisi, Felsefesi, İdeolojisi ve Teknolojisi İle Savaş” İstanbul: Bilim ve Gelecek dergisi Mart 2004) Sayı: 1

Üster, Celâl (Derleyen ve Çeviren/2010) Sözün Özü 2. baskı İstanbul: Can Yay.

_______________________________________________________________________

(*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'nin (ÇEK) e- dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ'ta ( Mart 2022 Sayı: 42) yayımlanmıştır. 

14 Mart 2022 Pazartesi

Barış, Ama Nasıl?

                                            Barış, Ama Nasıl? (*)

RECEP NAS

     Savaş silahlanmayı, silahlanma da savaşı doğurup duruyor, silah üretimi durmuyor. Savaş var. Kazanacak olan belli, silah üreticileri ... Savaş, savaşa gidenin değil, gönderenin çıkarına. Varsıllar daha varsıl olacak, yoksullar daha da yoksul. Yoksulların içinde de en çok acıyı çocuklar ve kadınlar çekecek.  Ya savaşlarda ölen çocuklar, ya ellerine zor kaldırdıkları silahlar verilip savaştırılan çocuklar... Gülten Akın Savaşı Beklerken şiirinde diyor ya, Çocukları koyver, nereye gitseler ne yapsalar / Nasılsa füzeler bombalar onları buluyor. Paris'te 'Zafer Takı'nın altında I. Paylaşım Savaşı'nda ölen Fransız askerlerinin anısına yapılan 'Meçhul Asker anıtı' var. Bu anıtın önünde Fransız kadınlar (1970) bir pankart açıyorlar: Meçhul askerden de meçhul biri var, karısı...  

     Bertolt Brecht'in dizeleri bunlar: Bittiği gün en son savaş / Bir yanda yenilenler vardı gene / Bir yanda yenenler vardı / Yenilen yanda yoksullar / Kırılıyordu açlıktan / Yenen yanda açlıktan kırılıyordu / Gene yoksullar.

     Savaş var. Demek ki daha çok silah üretilecek, silahlanmaya daha çok pay ayrılacak. Yoksulluğun yok edilmesi için harcanması gereken para, çocukların beslenmesi, sağlığı, eğitimi için kullanılması gereken para silaha gidecek gene. Birleşmiş Milletler'in (BM) raporuna göre 2020'de 768 milyon insan açlık çekti, 3 milyar insan yeterli besine ulaşamadı. Beş yaşından küçük 16 milyon çocuk aç, öldü ölecek. Durum böyleyken, Uluslararası Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü'ne (SIPRI) göre, dünyada silah harcamaları (2020) 2 trilyon dolara ulaştı. Dünya ekonomisi yüzde 4,4 küçülürken, silah satışları yüzde 2,6 arttı.

     Elbette barış... Yurtta da barış, dünyada da barış. Savaşa hayır! Ama barışçı olmak, teslimiyetçi olmak değil. Barışçı olmak, barış istersen hazır ol savaşa demek de değil. Güçlülerin oluşturduğu savaşsızlık durumu barış değil, ateşkesmedir sadece, o da geçici.  Barışçıyım diyen, savaşı yaratan koşulları ortadan kaldırmak için savaşım verir. Bunun da önkoşulu Atatürk'ün deyişiyle, bizi yok etmek isteyen emperyalizme, bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı olmaktır. Savaşsız, özgür bir dünya yaratmak için sömürüye, eşitsizliğe karşı savaşım vermek gerekir. Silahlar yok edilsin, ama gene silahlarla değil, barışçıl yöntemlerle. Azeri mahnısı 'Sulha Davet' ediyor: Bes [yeter] değil mi ey insanlar / Döküldü gan, ahtı gan / Bes değil mi gara torpak / Su içti gözyaşından / Silahları yandırın, arşa çıksın tütsüsü.

        Dünyanın her yerinde savaş nedir bilmeden yaşayan ilksel (ilkel değil) topluluklara rastlanmıştır. Onlarda bireysel mülkiyet yok, toplumsal mülkiyet var. Sömürü yok, dolayısıyla bir elde birikmiş servet yok. Demek ki savaş hep vardı, hep de olacak demek bir aldatmacadır, bilimsel değil. Eskimolar Avrupalılarla ilk karşılaştıklarında, onların birbirlerini öldürmelerine, birbirlerinin topraklarını çalmalarına anlam verememişlerdir.  İnsan doğuştan bireyci, çatışmacı değil. Ne ki özel mülkiyete dayalı bir toplum çatışmacı bireyler üretiyor. Savaş 'sahip olma dürtüsü'yle başlamıştır.  

     Saldırganlık, savaşkanlık da, barışçıllık, insancıllık da ekonomik, toplumusal, kültürel koşullarla ilintili, kendilerine uygun koşullar oluştuğunda ortaya çıkarlar. Saldırganlık kapitalist toplumda kolayca etkinleşebilir. Barışçıllıksa hakça gelir dağılımının olduğu toplumlarda kök salar. Demek ki önemli olan barışçıl koşulları yaratmaktır. Kültür, güçlü biyolojik dürtünün bile üstesinden gelir. Barış, bir kültür işidir. Atatürk, sürekli barış için halkların durumunu iyileştirecek uluslararası önlemlerin alınmasını, dünyada insanların kıskançlıktan, açgözlülükten, kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelerini istemiştir. 

    Atom bombasının Hiroşima'ya atılışını yaşayan çocuklardan biri olan Masataka Oseda yazdığı anısının sonunda soruyor: Savaşı bitirmek için o korkunç atom bombası gerekli miydi? İnsanlıkla bilim neden aynı hızla ilerlemiyor?

      

_______________________________________________________

 

(*) Bu yazı Cumhuriyet gazetesinde (12 Mart 2022) yayımlanmıştır.