18 Ekim 2021 Pazartesi

BENİM KEPİRTEPE’M

                                          BENİM KEPİRTEPE’M (***)

                                                                                                                            Recep Nas

                                                   

     Ben köy çocuğuyum, bununla övünmüyorum ama…  İnsan kendinin dışında olan şeylerle övünmez, doğum yeriyle, milliyetiyle, cinsiyetiyle…

     İlkokulu bitirdim, yıl 1956. Babam okumamı istiyordu. Nerde, nasıl okuyacaktım, o yaşta, o yıllarda ben bilemem tabii.

     Sınava gireceksin, dediler. Köyden dört arkadaş girecektik sınava. Sınav Çorlu’da yapılacakmış, sabahleyin. Onun için bir gün önceden gidecektik.

     O güne kadar Çorlu’ya at arabasıyla çok gittim ama gezdim mi, pek değil. Çorlu’ya varınca babam ya da ağabeylerim iş için gider gelmek bilmezlerdi, gelseler de yüklerini bırakıp gene giderlerdi, ben arabayı beklerdim. Sakın arabadan ayrılma, derledi. Sayıları az da olsa o yıllarda Çorlu’da Yahudiler vardı. Bu Yahudilerin iğneli fıçıları varmış, bizi o fıçıya atıp kanımızı içerlermiş. İşte budunsal (etnik) önyargılar çocuklara böyle böyle aşılanıyor. Önyargılar, çocukken öğrenilen, yetişkinlikte – yanlışı duyumsansa bile – silinmesi zor duygusal tepkiler, içselleştirilmiş, kalıplaşmış tutumlar. Kıbrıs doğumlu psikiyatrist Vamık Volkan da Rum papazın kuşağındaki her düğümün boğduğu Türk çocuklarını simgelediğine ilişkin söylentileri duya duya büyümüş.

     Dönelim sınava… Kasabada ilk kez geceleyecektim, sınavın değil de asıl bunun sevinci, heyecanı sardı beni. Neler görecektim bakalım… Bundan birkaç yıl önce öğretmenim beni Çorlu istasyonunda görünce, neler gördüğünü yaz, bana getir, demişti. Anımsıyorum, art arda sıralamıştım: Otobüs gördüm. Taksi gördüm. Kamyon gördüm… Bunlar o yılların köy çocuğu için önemli şeylermiş demek ki… Belli ki tek yükleme bağlayıp, araya virgül koymayı henüz öğrenmemişim. Bakalım, bu gece ne görecektim? Arkadaşlarımdan birinin çiçeği burnunda öğretmen olan ağabeyi (Necdet Çini) bizi bir otele yerleştirdi, sonra da bizi sinemaya götürdü. Bir ilk daha yaşıyordum, ilk kez bir film seyredecektim. Film, sinema, televizyon… Bu sözcükleri duymuştum, gazetede de okumuştum ama, bunlar silik, gölgeli, gizemliydi benim için, gözümde canlandıramazdım.  

     Sinemadayız, yazlık sinemaymış. Üstü açık, karşımızda beyaz, büyük bir duvar var. Necdet Ağabey filmin bu duvarda oynayacağını söyledi. Bakıyorum, bir şey göremiyorum. Duvarda gölgeler kıpırdanıyordu, belli belirsiz… Film bu muydu, utandım, soramadım. Film başlayınca anladım ki duvarda oynaşanlar ağaç dallarının gölgeleriymiş. Film, unutur muyum, Beyaz Mendil’di.

     Sınavı kazanmışım, ama bir sınav daha varmış, o, okulda yapılacakmış. Ama sağlıklı mıymışım bakalım, bunun için sağlık raporu almalıymışım. Babam beni Tekirdağ’a, hastaneye götürdü ve ben ilk kez denizi gördüm. Böylece daha okula başlamadan Kepirtepe bana çok şey kazandırmaya, öğretmeye başlamıştı bile. Okumak için sınavlara girmeseydim, sinemaya ne zaman giderdim, denizi ne zaman görürdüm, kim bilir…  Düşünün, deniz 30 km. uzağımızda, ama ben onu daha görmemiştim. At arabasıyla Çorlu’ya giderken, babam, bakın orası deniz, derdi, ama ben maviye çalan buğulu tül arkasında gizlenen denizi göremiyordum. 

     Aslında Kepirtepe, daha ilkokuldayken bize çağcıl elini uzatmış, yaşamımıza dokunmuştu. Öğretmenlerimiz (Mesut Sezgin, Ahmet Göksel, Rahmiye Onay), Kepirtepe’nin yetiştirdiği çağdaş, laik, nitelikli, ‘Atatürk Türkiyesi’nin aydınlık yüzlü insanlarıydılar. Atatürk’ü ilkin anam-babam tanıtıp sevdirdi bana, sonra da öğretmenlerim.

     Bilgileri ezberlemedik, öğrendiklerimiz yaşantı ürünüydü. Kitaplardaki ‘ezberlik’ bölümlere ‘fasa fiso’ derdi Rahmiye öğretmenim.  Yaşamın, toplumun, doğanın içinde eğitildik. Akılcı bir eğitim aldık, aklımız özgürleşti, kanatlandı. Ulusal bayramlar köylüyle birlikte coşkuyla kutlanıyordu. Öğretmenimiz bir ulusal bayramda ‘Softalar ve Fen’ başlıklı okuma parçasının ‘Öğretmen ve Hafız’ (*) bölümünü canlandırmamızı istedi. Kaderin cilvesi midir, öğretmenimizin öngörüsü mü, ben öğretmen rolündeydim, arkadaş da hafız. Kısa bir alıntı:

     Öğretmen,   

    “Sen benim öğrettiğim şeylere şeytanlık diyormuşsun, öyle mi?”

     Hafız,

    “Elbette ve tabii olarak…”

    “Sen kendini âlim sayan bir insansın. Acaba her şeyi biliyor musun?

     “Buiiznillah bilirim. Bütün kitapları okudum, hatmettim.”

     “Geçen gün camide dünyanın düz olduğunu, benim okuttuklarımın da yalan olduğunu söylemişsin.”                                                   

     “Evet, dünya dümdüzdür. Tıpkı baklava sinisi gibidir. Ve etrafında çepeçevre Kaf Dağı vardır. Ve Kaf Dağı’nın arkasında da deniz vardır. İskenderi Zülkarneyn’in kitabında yazılıdır” (…)

     Din dersi gördük mü, belleğimi yokluyorum ama anımsamıyorum. Anlamadığımız, dilimizin dönmediği Arapça sözcükleri, tümceleri ezberlemek zorunda kalsaydık çektiğimiz sıkıntıların izi kalırdı.  Gördüysek bile ‘imam öğretmen’ değil, kendi öğretmenimiz vermiştir bu dersi. İnsanlıktan, arkadaşlıktan, komşuluktan, dayanışmadan, yalan söylememekten söz etmiştir. O günah bu günah dememiş, cinlerle, şeytanla korkutmamıştır.

     Köyümüzden  (Sarılar) tren geçiyordu, durduğu sürece de gazete satılıyordu. Öğretmenimiz istemişti, her gün sırayla sınıf için gazete alıyorduk. Okuma alışkanlığım ta o zaman uç vermiş olmalı. Televizyondan – kırık dökük bilgilerle de olsa – haberli olmam, x harfini merak edip öğretmene sormam gazete okumamla ilintiliydi.

      Rahmiye Onay öğretmenimin öğüdünü kulağıma küpe ettim, hiç unutmam. “Aman çocuklar”, demişti. “Anlamını bilmediğiniz sözcüğü sakın kullanmayın, gülünç duruma düşersiniz.” Bir de bir öykücük (anekdot) anlatmıştı. O yıllarda kasaba da olsa mahallelerde herkes birbirini tanıyor. Komşularla dayanışma, yardımlaşma üst düzeyde. Kapılar kilitsiz. Komşu komşunun külüne muhtaç sözü geçerli, işliyor. Böyle bir mahalleye bir aile taşınıyor. Birkaç gün sonra mahallenin yerlisi bir kadınla yeni taşınan kadın sokak çeşmesinde karşılaşıyorlar. Hoşbeşten sonra mahallenin yerlisi olan kadın,

     “Komşu size ‘hoş geldin’e geleceğiz ama tenezzül etmiyoruz.” diyor.

     Bardağa çay doldururken ‘dudak payı’ bırakılması gerektiğini de bu öğretmenimden öğrenmiştim, aile bilgisi dersinde.

     İkinci sınavı da kazanmışım, böylece ana kucağından okul ocağına geçtim. Okulda her şey bana yabancı, her şey farklı. Yer yatağından ranzaya geçmiştim, hem de üst kata. İlk günlerde battaniyeyi başıma çekip ağlardım.

     Babam beni okula bırakırken 10 lira vermişti. İyi para, yıl 1956. Yatılıydım, ekmek elden su gölden. Babam dayanamamış, hafta sonu geldi, kalan paramı sordu. İki buçuk lira kalmıştı. Şaşırdı, öyle ya, onca parayı nasıl, nereye harcamıştım… İlk kez bu kadar para giriyordu cebime, harcamama da karışan yoktu, özgürdüm. Bana belli bir süre için harçlık verilmediği için idareli kullanmayı bilmiyordum. Bir de sevgiden yoksun kalışım beni abur cubur yemeye yöneltmiş olmalı. Kantine dadanmıştım.

     ‘Ana bina’nın alınlığındaki bir yazı silinmiş ya da harfleri çıkarılmıştı, ama izi kalmıştı, okunuyordu: KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ Ben bu yazıya bakar bakar ağlamaklı olurdum, hüzünlenirdim. Enstitü nedir, ne bileyim… Beni içine çeken, hüzne batıran ‘köy’ sözcüğüydü. Köyümü anımsatıyordu bana, ana kucağını, sıcacık yuvamı. Köy özlemim iyice koyulaşıyordu içimde.

     Köy enstitüleri nedir, öğretmenlerden bir açıklama duymadım. Demokrat Parti’nin azgın günleriydi, çekiniyorlardı belki. Işıklar içinde dinlensin, Nedim Menekşe öğretmenimiz ne güzel anlatmış Köy Enstitülerini: ”Biz sevgiyle büyütüldük. Son derece demokratik eğitim aldık. Okul yönetiminde öğrencilerin söz hakkı vardı. Üstelik bu lafta kalan bir şey değildi. Toplantılarımızda öğretmenlerimizle son derece sert tartışmalara girmekten çekinmezdik” (Cumhuriyet Pazar, 17 Nisan 2005).

     Büyüdükçe anladım, aslında Köy Enstitüsünün izleri silinmemiş, esintileri sürüyordu. Yatılıydık, öğrencilerle öğretmenler gece gündüz birlikteydi, etkileşim içindeydi. Çakıl taşları birbirine sürte sürte nasıl düzgün hale geliyorsa, yatılı okul öğrencileri de birbirlerini böyle eğitiyorlardı. Her sınıf sırayla, bir hafta boyunca okulun çeşitli işlerini üstleniyordu. Dersliğimizi kendimiz temizliyorduk, sobamızı kendimiz yakıyorduk. İşlikler vardı, orda el becerilerimizi geliştiriyorduk. Okul yazın boş kalmazdı, öğrenciler dönüşümlü olarak okula gelir, ağaç bakımına kadar çeşitli işler yaparlardı. ‘Tonguç Baba’nın istediği kafa – kol birlikteliği sürüyordu. Öğrenci başkanlıklarının seçimi şenlikli bir ortamda yapılıyordu, demokrasiyi yaşayarak öğreniyorduk. Sorunumuz var, diye çağırdığımızda yüksünmez, erinmez, sınıfımıza gelirdi müdür, dinlerdi bizi.    

   Kepirtepe’de de laik eğitim aldık. Laiklik bilimden yanadır, akılcılıktır. Demokrasinin önkoşulu, toplumsal barışın güvencesidir. Laiklik, dini sömürü aracı olarak kullananlara, dincilere karşı, içsel yönelimli, içtenlikli dindarlara saygılıdır. Okulda oruç tutana da tutmayana da karışılmazdı.

     Görece olarak da olsa ‘sosyal devlet’ anlayışı işliyordu. % 80 oranında köylü çocuklar alınırdı, böylece eğitimde fırsat eşitliği sağlanmaya çalışılıyordu.

     Sadece ilkokul değil, köy öğretmeni olmak için yetiştirildik. ‘Öğretmen Marşı’nı coşkuyla, içtenlikle, ürpererek söylerdik. Böyle idealist yetiştirildik. Atanmak istediğimiz üç il adı yazmamız istendiğinde Türk Bayrağının dalgalandığı her yere giderim, diyen arkadaşlarımız vardı.  Şimdiyse çok köy okulsuz, öğretmensiz kaldı. Köylülerle birlikte coşkuyla yapılan ulusal bayramlar yapılmaz oldu. Köy, imama kaldı.     

     Okulu bitirince (1962), ya bizi atamazlarsa, işsiz kalırsak gibi bir kaygı duymadık, bu duygu bize yabancıydı. Hoş, o yıllarda ‘işsizlik’ diye bir sözcük dillerde yoktu zaten. Devlet bize yedirdi, içirdi. Bizi giyindirdi, barındırdı. Bitmedi, diplomayla birlikte – başta Atatürk’ün başyapıtı Nutuk olmak üzere verdiği on kitabın yanı sıra - ‘donanım bedeli’ adıyla cebimize harçlık koydu, öğretmene yakışır biçimde giyinip kuşanın diye. Oysa şimdi öğretmen adaylarından ‘öğrenim harcı’ alıyor devlet. Övünerek diyorlar ya, ah canım kardeşim, neredeeen nereye… Aslında bu sözü söylemek bize düşer, üzülerek tabii.

     Günümüzde - atanamayan değil - atanmayan öğretmen sayısı 400 bini aştı, üstelik 100 binin üzerinde öğretmen açığı varken. Çalışan öğretmenler de mutsuz. Eğitim-Sen’in araştırmasına göre (**), öğretmenlerin % 70’ i ekonomik koşulları daha iyi olan bir iş bulsa mesleğini bırakacağını düşünüyor.

     Atanma olasılığının çok düşük olduğunu bilen öğretmen adayını güdülemek çok zor. Oysa biz ‘Öğretmen Marşı’yla yetiştirildik. “Alnımızda bilgilerden bir çelenk”le cehle karşı savaşmak için “yurdum seni yüceltmeye antlar olsun” diyerek başladık öğretmenliğe. Çünkü biz Köy Enstitüsünün tazeliğini koruyan ruhunun esintisiyle birlikte ilköğretmen okulu terbiyesi almıştık. Biz Kepirtepeliydik.  

 

(*) Helvacıoğlu (Gümüşoğlu), Firdevs (1996) Ders Kitaplarında Cinsiyetçilik 1928 – 1995    

     İstanbul: Kaynak Yay. (129 – 132)

(**) https://egitimsen.org.tr/ogretmenlerin-ekonomik-ve-mesleki-sorunlarina-bakis-anketi-sonuclari/  (Erişim: 1 Mart 2021)

 

(***) Bu yazı Kepirtepeliler Eğitim Vakfı'nın KEPİRTEPE adlı bülteninde ( Ağustos 2021 Sayı: 21) yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

9 Ağustos 2021 Pazartesi

Son Ağaç Yanmadan...

                     Son Ağaç Yanmadan... (**)

                                                                                                                                    RECEP NAS

     1950'li yıllarda İlkokuldayken bir şarkı söylerdik, Küçük Oduncular. Baltalar elimizde/uzun ip belimizde/Biz gideriz ormana hep ormana. Bu şarkı ormanı odunluk gibi algılatsa da, bir de kitabımızda Memet Emin Yurdakul'un Sakın Kesme başlıklı Yaş ağaca balta vuran el onmaz diye başlayan bir şiiri vardı. Ormanın yararlarını ezbere söylerdik. 1970'li yıllardaysa çocuklar Ağaç Bayramı şarkısıyla özlemlerini dile getiriyorlardı, Dağlar taşlar ağaç olacak/Yaz gelecek/Kış gelecek/ ülkemiz cennet kalacak. Tersi oldu, ağaçlık yerler dağ, taş oldu, ülkemiz de cehenneme döndü.    

    Çelik Gülersoy, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu başkanıyken, birileri ağaca bakınca odun görüyor, demişti. Şimdi ağaca da bakmadan altına bakıyorlar, altın var mı diye. Altında altın, para getirecek ne varsa ağacın ne önemi var, kes gitsin.

     2B diye bilinen bir yasa (2012) çıkarıldı. Neymiş, orman özelliğini yitirmiş olan alanlar satılacakmış. Uzmanlara sorarsanız orman kendiliğinden özelliğini yitirmiyor. Yıldırım düşse bile çok geçmeden ilkin otsu bitkiler, çalılar, sonra da çam gibi kimi ağaç çeşitleri yeni ormanın oluşmasına öncülük ediyor. Doğa kendini yeniliyor, yeter ki gençleşme koşulları elverişli olan yanan alanlar korunsun, yerleşim yeri yapılmasın... Anayasada (md. 169) "Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir" dense de, ne acı ki yangınlar başlamışken (28 Temmuz 2021) çıkarılan bir yasayla ormanlık alanlarda yapılaşma yetkisi Kültür ve Turizm Bakanlığı'na verildi, 'kamu yararı' varmış da ondan. Bir orman köylüsü söyledi: Eskiden devlet ormanı bizden korurdu, şimdi biz ormanı devletten koruyoruz.

     Toprak Dede (Hayrettin Karaca) "1945'ten bu yana hiçbir hükümet doğaya, ormana, toprağa hizmet etmedi, aksine tüketti" demişti. Yaşar Kemal bu sözü ormancılardan çok duymuş: Ormanları, orman yasaları bitirmiştir. (*)

     Kestiğimizden fazlasını dikeceğiz, demekle olmuyor. Bir kez orman sadece ağaçlardan oluşmuyor. Yüz binlerce yılda oluşan, toprağıyla, börtü böceğiyle, hayvanlarıyla, bitkileriyle, suyuyla 'ekosistem' denilen bir evren o. Bileşenler zincirleme birbirine bağımlı.

    Yaşar Kemal - 1950'li yıllarda- ormanlara zarar veren üç etkenden söz ediyor: Yangınlar, tarla açma, bir de keçiler... 1952'de bin 282 yangın olmuş. (*) Şimdiki yangınlar büyük, nedeni de küresel ısınma... Küresel ısınmanın nedeni de fosil yakıtlar. Dünya ormansızlaşıyor, ormansızlaşma da küresel ısınmayı artırıp iklim değişikliğini hızlandırıyor, biyolojik çeşitliliği azaltıyor. ABD'nin nüfusu dünya nüfusunun yüzde 4'ü ama dünyayı kirletmedeki payı yüzde 25. Böyleyken ABD kılını kıpırdatmıyor. Denir ya, kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. Kapitalizm kazancına sınır tanımıyor, insanmış, doğaymış, umurunda değil. Kendisinden sonra tufan... Aziz Nesin çok söylerdi: Bu burjuvalar torunlarını da sevmiyorlar.     

     Ağaçtan söz edip de Atatürk'ü gönül borcuyla anmazsak olmaz. Atatürk, gelip geçerken gördükçe yanındakilere gösterip "Bu benim ağacım" dediği, yolun kenarındaki iğdeyi bir gün görmeyince, yolu genişletmek için kesildiğini de öğrenince çok üzülüyor, gözleri doluyor. Ağacın bir tek dalı bile kesilmesin diye Yalova'daki köşkü raylar üzerinde yürüten bir ağaçsever o. Türk Hava Kurumu'nu da Atatürk kurdu, ondan mı acaba bu kurum dışlandı, güçsüzleştirildi? 

     Doğa insansız yaşar, biz doğasız yaşayamayız. Amerika'nın Suquamish yerlilerinin şefi Seattle'ın  sözü (1854) kulağımıza küpe olsun: Son balık tutulduğunda, son dere kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde 'beyaz adam' paranın yenmediğini anlayacak.

     Astrofizikçi Hubert Reeves bizi uyarıyor: Doğayla savaşıyoruz, kazanırsak yitireceğiz. 

     

(*) Kemal, Yaşar (1971) "Yanan Ormanlarda Elli Gün" Bu Diyar Baştan Başa İstanbul:   Cem Yayınevi 

(**) Bu yazı Cumhuriyet gazetesinde (9 Ağustos 2021) yayımlanmıştır.

14 Temmuz 2021 Çarşamba

Atanmayan Öğretmenler

                                     Atanmayan Öğretmenler (*)

                                                                                                                                RECEP NAS
 
     "Öğretmen açığı yok, tersine fazlalık var", böyle buyurdu partili Cumhurbaşkanı. Bunu  atanması için yalvaran öğretmene söyledi, duygudaşlık kurmadan. Milli Eğitim Bakanı,  Cumhurbaşkanı'nın sözlerine gerekçe bulmaya çalışsa da öğretmen açığı olduğunu söyledi, ama sadece kabullendi ve sustu. 100 bini aşkın öğretmen açığı var, atanmayan öğretmen sayısı 400 binden fazla. Hazine ve Maliye Bakanı'ysa "Bütçe elverirse atarız" dedi. 
     Eğitimden para esirgenmez. Kalkınmış, gelişmiş ülkeler, eğitime büyük yatırım yapanlar, örneğin Güney Kore. Asıl eğitimden 'tasarruf' olmaz.
     Atanmayan öğretmenler sık sık bir araya gelip atanmak istiyoruz diye haykırıyorlar. Yıllardır işsizler, atanmayı bekliyorlar. Yönetim kapı duvar. Onların deyişiyle, gözleri var görmüyorlar, kulakları var işitmiyorlar. Çoğalın, dendi, çoğaldılar, ama şimdi iş isteyince dağılın diyorlar. Devlet size iş bulmak zorunda değil, dediler. Oysa iş alanları yaratmak sosyal devletin görevidir, anayasal zorunluluktur. 
     Kaç yıl sonra kaç öğretmen gerekli, bunun planı yapılmadan, hesapsız kitapsız eğitim fakülteleri açıldı. Yükseköğrenimlilerde işsizlik % 30 dolayında. Lise çıkışlı işsiz yerine ola ola yükseköğrenimli işsiz oldular. Atanmayan öğrencilerimle karşılaşıyorum zaman zaman, sınavı kazanamadık, diyorlar. Doğrusu bu değil, yüksek not alsalar da atamıyorlar.  Birkaç yıl oldu, 'yunus' denilen motosikletli polisler önümden geçiyorlardı. Biri tam önümde durdu, indi, kaskını çıkardı, "Hocam" diye sarıldı bana, atanmayınca, ne yapsın, polis olmuş, 'öğretmen polis'.  'Öğretmen pazarcı', 'öğretmen garson' var artık. 
   Atanmayan öğretmen mutsuz, ya utana sıkıla baba eline bakıyor ya da bir iş bulabilirse boğaz tokluğuna çalışıyor. Bunalıma girip canına kıyanlar az değil. Can bu can, bir can olsa az mı sayılacak... Atananlar mutlu mu sanki. Eğitim-Sen'in araştırmasına ( 2020) göre, öğretmenlerin % 70' i ekonomik koşulları daha iyi olan bir iş bulsa mesleğini bırakmayı düşünüyor. Atadıklarını da sözleşmeli çalıştırıyorlar, iş güvencesinden yoksun... Ücretliyse dersbaşı ücret alıyor, ders yoksa ücret de yok. Sadece iş günlerinde sigortalılar. Akla gelen soru şu: Öğretmen açığını ücretlilerle mi gidermeye çalışıyorlar? Basına yansıyor, 'pedagojik formasyon'u olmayanlar bile ücretli çalıştırılıyormuş.  
      Atatürk dönemine bir bakalım. Genç Türkiye Cumhuriyeti öğretmene saygınlık kazandırdı. Öyle ki Atatürk, milletvekili aylıklarının öğretmen aylığını geçmesini istemedi. Öğretmenlerin gönlünde yaşayan Mustafa Necati, yeni atanan öğretmenlere 'Öğretmen arkadaş', 'Yavrum' diye başlayan, 'Gözlerinden öperim', Sevecenlikle kucaklarım' diye biten kişiye özel mektuplar yazdı. Öğretmenlerin valilerce, kaymakamlarca karşılanmasını sağladı. Öğretmenlerden "Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" kuşaklar yetiştirmeleri istendi.
      Şimdiyse sormayan, sorgulamayan, eleştirel düşünmeyen, boyun eğen, dinci ve kinci kuşaklar yetiştirilmek isteniyor. Oysa yeni kuşağın 21. yy. becerileriyle donanması gerekir: sorun çözme, yaratıcılık, önderlik, iletişim becerisi, esneklik, eleştirel düşünme, hesap verebilirlik, özyönlendirme, üreticilik, ilişki yönetimi, girişkenlik (inisiyatif alma)...
     Bir ülke için 21. yy. becerileriyle donanmış, yetişmiş insan gücü en önemli varsıllıktır. Öğretmen de insan yetiştirmede  temel öğedir. Öğretmeni küstürmeyin, dışlamayın, mutsuz etmeyin. Onlar Atatürk'ün 'irfan ordusu'dur. 
     
---------------------------------------------------------------------------------------
(*) Bu yazı Cumhuriyet gazetesinde ( 12 Temmuz 2021) yayımlanmıştır.



UBUNTU

                                                                 UBUNTU (*)

                                                                                                                           Recep Nas

 

      Bir öğrencim anlattı. Eskişehir’de merkezi bir ilkokulda çalışıyordu, 5. Sınıf öğretmeniydi. 5. Sınıflar üç şube, öğrencim 3/B’yi okutuyor. Durduk yerde müdür tutturmuş, 5. Sınıflar bilgi yarışması yapacak, itiraz işe yaramamış. Herkes biliyor, sonuç belli, 5/A kazanacak. Çünkü orda Ayça var, Ayça günde iki yüz test çözüyor.

     “Ben” dedi öğrencim, “öğrencilerimi ruhsal olarak hazırladım. Kazanamayabilirsiniz, hiç sorun değil, siz gene benim sevgili, başarılı öğrencilerimsiniz.”

     Bilinen oluyor, 5/A kazanıyor. 5/C öğrencileri ağlıyor. Biri daha ağlıyor, Ayça… Bir soruyu bilememiş. “Ben Ayça’yım, nasıl bilemem.”

      Yarışma, ülkemizde, ne yazık ki, çocukları güdüleme aracı olarak kullanılıyor. Yarışma belki birkaç çocuğu güdüleyebilir, kamçılayabilir. Ama yarışma birçok çocuğu tedirgin eder, üzer, yıpratır. Öğretirken yapıldığı gibi güdülerken de bireysel özellikler dikkate alınmalıdır (Razon, 1987: 14).

     İşbirliği oyunları akımının öncülerinden biri olan Terry Orlic, yarışmanın çocukları yalan söylemeye, aldatmaya, zarar vermeye, başkalarının kazanmasını engellemeye yönelttiğini söylüyor. Öyle ki, çocuk, ya başaramazsam duygusu içinde kendini işine veremez. Amaç kazanmak olunca öğrenmek amaç olmaktan çıkar. Onun için çocuğa işbirlikli çabaya, küme başarısına değer vermeyi öğretelim (Shapiro, 1998: 227). İşbirliği, çocukların kazanmaları gereken 21. yy. becerilerinden biridir zaten.

     Yerel bir televizyonda (Bursa) bir ‘çocuk izlencesi’ vardı. Her hafta değişik okullardan çocuklar konuk oluyor, onlarla değişik konular tartışılıyordu. O haftanın konusu: hobilerimiz, fobilerimiz… Çocuklara hobileri, fobileri soruldu. Birkaç çocuktan sonra biri, hobim kazanmak, fobim kaybetmek, dedi. Sonraki çocuklar da – belki yeni bir şey bulamadıklarından – aynı şeyi söylediler. Eyvah! dedim, içim acıdı, üzüldüm, nasıl yetişiyor çocuklar diye, ille de kazanmak... Sonuncu çocuk, ben arkadaşlarım gibi düşünmüyorum, kaybetmek benim fobim değil, dedi. Oh be, diyecektim, dememe kalmadan arkadan ekledi, çünkü ben hiç kaybetmem! (Nas, 2012: 160)

     Bir çocuk arkadaşlarını ille de geride bırakmak istiyorsa, herkese üstünlüğünü kabul ettirene kadar kendinde aşağılık duygusu oluşuyorsa rekabet sağlık bozucudur. Gene bir çocuk kinciyse, rakip saydıklarına diş biliyor, onların yenilgisi karşısında sevinç duyuyorsa rekabet artık bir hastalığa dönüşmüş durumdadır (Jersild, 1979: 322).   

     Aşağıya öğretmen adaylarının ‘bilgi yarışması’na ilişkin izlenimleri yazılmıştır.

     “(…) Yarışma sonunda birinci olduk. Bu birincilikle kendime güvenim daha da arttı. Arkadaşlarımın gözünde hep çalışkan, yarışmada birinci olan kızdım. Bu beni hep yüceltti. İlk günlerde çok mutluydum. Fakat gitgide üzerimdeki baskı artmaya başladı. İki yıl sonra 8. sınıfa geçmiştim. Gene bilgi yarışması vardı. Gene aynı sonuç benden bekleniyordu. Fakat ben yarışmaya katılmak istemiyordum. En sonunda katıldım. Sorulan soruların cevaplarını biliyordum ve bir türlü aklıma gelmiyordu. Herkes benden cevapları bekliyordu. Kendimi kafeste hissediyordum. O dakikalarda döktüğüm teri unutamam. Ve yarışma sonunda sonuncu olduk. Yıkılmış ve yıkmıştım. O günden sonra kimseyi bir yarışma içerisine sokmamaya karar verdim. Şu anda bir öğretmen adayı olarak öğrencilerimi kesinlikle yarıştırmayı düşünmüyorum. Benim çocuklarım, benim yaşadıklarımı yaşamasın” (D. Ç. , Ekim 2006). 

     “(…) Yarışmada biz 2. olmuştuk. Tabii bu sonuç arkadaşlarımız arasında alay konusu olmuştu. Onlara göre öğretmenin gözüne girmeyi başaran bizler mutlaka 1. olmalıydık. (…)[A]nladım ki öğrenciler arasında seçime, farklılığa yol açacak hiçbir olayın yaşanmaması gerekiyordu. Çünkü bu durum küçük yaştaki o çocukların dünyasını yıkabilir, psikolojisini bozabilir. İlkokul çocuğu için arkadaş kavramı çok önemlidir. Bu kavramı yitirmesi büyük bir sorun olabilir hayatında. (…)” Hülya Köse, Ekim 2006)

     “(…) Yarışmaya sadece üç kişi çıkacaktı ama biz tam sekiz kişiydik. O gün favoriler açıklandı ve ben yoktum. O gün orada yarışmaya katılanları gerçekten çok kıskandım. O an yarışmaya girdim diye kendimden nefret ettim, çünkü hem kötü duygular içindeydim hem de kendim için ölene kadar başarısızlık anlaşması imzalamıştım. Bu kötü duygu hiçbir yarışta beni bırakmadı (…) Şimdiki aklım olsa bilgi yarışmasına katılmazdım. Kendi çocuklarım olacak öğrencilerimin de bilgi yarışmasına girmelerini engellemek için elimden geleni yaparım (Aynur Öztürk, 2003).

     Tabii ‘yumuşak yarışma’lar yapılabilir. Örneğin beden eğitimi dersinde takımlar oluşturulup oyun niyetine yarışmalar yapılabilir, yapılıyor zaten. Ama kazananın başı göğe ermesin, yitiren de yerin dibine geçmesin. Yas evinde düğün olmaz, diye bir atasözümüz var ya, ne kazanan düğün yapsın ne de yitiren yas tutsun.

     Ruh sağlığı eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır. İyi öğretmen öğrencilerini ölümüne bir yarışa itmez (Yörükoğlu, 1978: 59).

     Liselerarası ‘halk oyunları yarışması’ mı yapılsın, ‘halk oyunları şenliği’ mi? Hangisinde arkadaşlar edinilir, sımsıcak ilişkiler, belki de yaşam boyu sürebilecek dostluklar kurulur?

     İlköğretim okulları futbol karşılaşmalarında son maç oynanırken, çocuğun biri son dakikada penaltı kaçırmış. Beden eğitimi öğretmeni bu çocuğun önünde diz çökmüş,

     “Benim hayatımı bitirdin!” demiş. Breh breh breh… Bu öğretmenin ‘ubuntu’dan haberi yok. 

     Bir antropolog, Afrikalı bir kabilenin çocuklarıyla birlikteyken “Hadi bir oyun oynayalım” diyor. "Yan yana dizilin. Şimdi şu ağaca koşacaksınız. Birinci olan ağacın altındaki meyveleri yiyecek. Başla!” Ama o ne, çocuklar el ele tutuşup birlikte koşuyorlar, ağaca birlikte varıyorlar, meyveleri de gülüş cümbüş birlikte yemeye başlıyorlar. Antropolog şaşırıyor, neden böyle yaptıklarını soruyor. ‘Ubuntu’ yaptık diyorlar. Nasıl olur da öbürleri mutsuzken sadece biri mutlu olabilir (Bütün Dünya dergisi, Ocak 2018).

     Ubuntu, Bantu dilindeki (Güney Afrika) bir kavram, ‘insanlık bağı’ anlamına geliyor. Özü şu: “Ben, ben olduğum için sen, sensin” ya da “ben, biz olduğumuz zaman benim.

     Nobel Barış Ödülü sahibi (1984) Güney Afrikalı Teolog Desmont Tutu, ‘ubuntu’yu şöyle açıklıyor: ‘Ubuntu’ya inanan bir insan değerlerine açıktır. Başkaları iyi ve yetenekli olduğunda kendini tehdit altında duyumsamaz. Daha büyük bir bütünün parçası olduğunu bilir, bu da onu özgüvenli yapar. Değerleri çiğnendiğinde kendini de ezilmiş duyumsar (Günsel, 2020).

     Amerika’da özellikli (otistik, down sendromlu…) çocukları koşturup yarıştırmak istemişler. Yüzlere seyirci var. Komut veriliyor, çocuklar fırlıyorlar, ama bir çocuk ikinci adımında tökezleyip düşüyor, başlıyor ağlamaya. İlerleyen çocuklar duruyorlar, hepsi birden geri dönüyor, düşen çocuğu kaldırıp el ele tutuşarak yürüyorlar, birlikte göğüslüyorlar ipi. Ne sahne ama… Herkes gözyaşları içinde çılgınca alkışlıyor. Ne güzel ders vermişler büyüklere, yarışmıyoruz işte!

     İlle de yarışmaysa çocuk kendisiyle yarışsın.

 

 

                                                         KAYNAKÇA

 

Günsel, Elif (2020) “Afrika Hümanizmi” Cumhuriyet, 15.03.2020

Jersild, Arthur T. (1979) Çocuk Psikoloji (Çev. Gülseren Günçe) Ankara: AÜEF Yay: 79

Nas, Recep (2012) İnsan Olmak Öğretmen Olmak Bursa: Ezgi Kitabevi

Razon, Norma (1987) “Öğrenme Olgusu ve Okul Başarısını Etkileyen Faktörler” Ankara:

     TED Eğitim ve Bilim dergisi Sayı: 63: (13-20)

Shapiro, E. Lawrance (1998) Yüksek EQ’lü Çocuk Yetiştirmek (Çev. Ümran Karal) İstanbul: Varlık Yay

Yörükoğlu, Atalay (1978) Çocuk Ruh Sağlığı Ankara: T. İş. Bankası Kültür Yay.

-------------------------------------------------------------------------------------------

 (*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'nin e - dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ'ta (Haziran 2021 Sayı: 39) yayımlanmıştır. (48-49)    

  

    

15 Haziran 2021 Salı

DİLBİLGİSİ NEYE YARAR?

                                                  DİLBİLGİSİ NEYE YARAR? (*)

 

                                                                                                            Recep Nas

                                                                                                                                

     1960’lı yıllarda yasa gereği devlette çalışanların en az ilkokul çıkışlı olmaları zorunlu kılındı. O güne kadar ilkokul öğrenimi olmayan çok çalışan vardı, özellikle hademeler, şimdiki adıyla hizmetliler… Onlar için belli okullarda sınavlar yapıldı. Sorulara verilen birçok yanıt fıkra gibiydi, bunlar dilden dile dolaşırdı. O yıllarda öğretmen olan halk müziği sanatçısı Hüsamettin Subaşı anlatmıştı. Hademeye, sıfat nedir, diye sormuşlar. Zoru beklerken kendince kolayca yanıtlayacağı bir soru bu, sevinmiş. İki eliyle yüzünü sıvazlayarak,

     “ Allah iyiliğini versin hocam, ahaaa sıfat” demiş.

     Bu olmadı, diyorlar. Sana bir soru daha: Ali camı kırdı, tümcesini öğelerine ayır. Ne bilsin, öylece duruyor. Hadi, diyorlar.

     “Ali camı kırmış. Hocam diplomayı ver, ben o camı taktırırım.”

     İlerlemiş yaşta sınava çekilen bu kişi içinden, ”Hocam, bunları bilince okulu daha iyi mi temizleyeceğim sanki” demiş midir, bilemeyiz. 

     Türkçeyi, anadilimiz diye bildiğimizi, öğrendiğimizi sanmak yanlıştır, dilimize de saygısızlıktır. Anadili edinme süreci doğumla başlar, yaşam boyu sürer.

     Rıfat Ilgaz’ın Türkçemiz başlıklı şiirinden:

     Annenden öğrendiğinle yetinme/Çocuğum, Türkçeni geliştir. /Dilimiz öylesine güzel ki/Durgun göllerimizce duru, /Akarsularımızca coşkulu… / Ne var ki çocuğum, /Güzellik de bakım ister!

     Goethe arkadaşlarına soruyor, okuma-yazmayı ne kadar zamanda öğrendiniz? Arkadaşları birbiriyle yarışırcasına yanıtlıyor soruyu. Biri altı ayda diyor, biri beş, biri de üç ayda diyor. Goethe sakince, ben hâlâ öğrenmeye çalışıyorum, diyor. Okumayı öğrenmek sanatların en güç olanıdır, diyen de o zaten.

    Anadili eğitimi başta dört temel beceriyi (okuma, yazma, konuşma, dinleme), dilbilgisini, sözcük çalışmasını, yazım kurallarını, el yazısını kapsar (Göğüş, 1990: 871) Türkçe dersi bir bütündür. Bu etkinlikler birbirinden kopuk, ayrı değil. Aralarında güçlü bir bağ vardır,  birbirini tamamlar, besler, destekler. Konuşulan yazılır, yazarken yazım alışkanlıkları edinilir. Okudukça sözcük dağarcığı zenginleşir, sözcük dağarcığı zenginleşen kişi daha doğru, daha düzgün, daha etkili konuşmaya, yazmaya başlar.

      ‘Ekşi Sözlük’te bir kullanıcı dilbilgisi için, “Dilde kural dayatan, var olan dil yerine var olması gerektiğine inandıkları dili anlatan dilbilimcilerin izlediği dilbilim dalı” dese de, dilbilgisi, dilin işleyişini, sunduğu düzeni tüm yönleriyle inceleyen bir bilim dalı. Bu bağlamda dildeki ses, biçim, sözdizimi, anlam ilişkilerini işler (Özdemir, 2014: 12). Başka bir deyişle, dilbilgisi, dilin yapısını, bu yapının öğelerini, bu öğelerin tümce, metin oluşturmak için düzenlenişlerini inceleyen bir çalışma alanı (Kocaman, 1990: 862).

     Uzun süre gençlerin anlama-anlatma yetersizlikleri, dil yanlışları dilbilgisi eksiğine bağlanmış, daha çok dilbilgisi öğrenmeleri istenmiştir. Ne ki dilbilgisiyle yazma yeteneği arasındaki bağıntı zayıf. Yetenekli bir yazar bir tümceyi yeterince çözümlemeyebilir. Dil kurallarını çok iyi bilen birinin de anlatımı yeterli olmayabilir. Dil kurallarla öğrenilmiyor. Tersine, kural, dil öğrenilirken kazanılıyor. İnsan, tıpkı dilin ses dizgesi gibi, biçim özellikleri, yapısı ve sözdizimi kuruluşunu da anadilini öğrenirken kapar.  Anadili öğretiminde dilbilgisi tek başına yeterli olamaz, doğrudan dilin iyi bir biçimde kullanılmasını sağlayamaz (Bozkurt, 2004: 339-340 – Aksan, 1975). Dil beceriler toplamıdır. Bu beceri yalnızca bilgi vererek, kural öğretilerek kazandırılamaz.  

     Sakın ha, böyledir diye dilbilgisi yararsız sayılamaz. Dilbilgisi kavramları saptar, terimleri koyar. Öğrenciye, yanlışları dilbilgisinin belirlediği kurallar ölçü alınarak gösterilir (Bozkurt, 2004: 340).

 Ne ki dilbilgisi, Türkçeyi öğrenmek, etkili kullanmak için işe koşulan yardımcı bir etkinliktir. Dilbilgisi araçtır, amaç değil. Bu etkinlik, çocukların tam ve doğru anlamalarına (okuma-dinleme) duygularını, düşüncelerini doğru, düzgün, etkili olarak anlatmalarına (konuşma-yazma), yardımcı olursa işe yarar, işlevsel olur.

     Ama öyle olmuyor işte… Akatlı’nın (2002a: 23) saptaması acı verici: ”Liseden mezun olup da üniversiteye gelen öğrencilerin büyük bir çoğunluğu, bırakınız herhangi bir edebiyat eserini inceleyip yorumlayacak kadar anlayabilmeli, herhangi bir konuda eli yüzü düzgün bir sözlü sunum yapamayacak, kendi sorunları ile ilgili birkaç paragraflık bir yazıyı kaleme alamayacak ölçüde dilsizleşmiş durumdadır bugün”

         Yineleyelim, kuru kuruya ezberlenen tanımların, kuralların eğitsel değeri yok. Önemli olan, çocuğun Türkçeyi doğru, bilinçli, etkili, duyarlılıkla, güvenle kullanmasıdır. Soyut bir dilbilgisi etkinliği çocuğu dilden, yazmaktan soğutabilir. Fuat Baymur (1948: 13) yıllar önce söylemiş: Çocuğun yazarken yazım yanlışı yapmaması için önlem alınmalı, ama yazım çalışması çocuğu yazmadan soğutmamalıdır.  İşte bir öğrencinin söylediği:” Türkçeyi pek sevmem. Çünkü çok karışık bir şey. Neden? Çünkü araya virgül koy, onu koy, bunu koy derken insan sıkılıyor” (Gülüm-Gönen, 2001: 148) Türkçede Yazım Sorunları başlıklı toplantıda (*) bildiri sunan öğrenci (M. Yeşim Yazıcıoğlu) şu saptamayı yapıyor: “Yazım alanındaki sorunlar karşısında bunalan öğrencilerde Türkçeden kaçış eğilimi artıyor” (Alpay, 2002) Bu kaçış eğilimini artıran nedenlerden biri de, Türkçenin kurallarına ilişkin görüş birliğinin olmaması, birbirinden farklı anlayışlarda, çok sayıda dilbilgisi kitabıyla yazım kılavuzunun bulunması… (Alpay, 2000:5) İşte en çarpıcı örnek: Bugünkü Türk Dil Kurumu dilbilgisinin ayrı yazılmasını öneriyor.

     Montaigne’in başka bir açıdan itirazı var: “Okullarda bize erdemi aramayı, bilgeliği kucaklamayı değil de sadece bu sözcüklerin türemiş hallerini, köklerini öğrettiler.”

     Dilbilgisi her şey değil, ama hiçbir şey de değil. Bir dilbilgisi uzmanı gemiyle dünya gezisine çıkıyor. Tatlı dilli, hoşsohbet bir adam. Kaptanla söyleşirken bir ara soruyor,

     -Kaptan, dilbilgisi bilir misin?

     -Bilmem.

     -Yapma kaptan, olmadı şimdi… Hayatının yarısı gitti!

      Kaptan bozulmuş, ama ses çıkarmamış. Birkaç gün sonra deniz patlıyor, fırtına, boran… Gemi uçsuz bucaksız denizde fındık kabuğu gibi savruluyor. Görevliler oraya buraya telaş içinde koşturup önlem almaya çalışıyorlar, yolcular korku dolu bakışlarla onları izliyorlar. O karmaşada kaptan, beti benzi atmış dilbilgisi uzmanıyla burun buruna geliyor. Bu kez kaptan soruyor,

     “Yüzme bilir misin?”

     “Bilmem…”

     Kaptan taşı gediğine koyuyor,

     “Öyleyse hayatının tümü gitti.”

     İstanbul’da 26 Eylül 2019 günü deprem olmuştu, herkes kaygılanıp yakınlarından haber almaya çalışınca telefonlar kitlenmişti. Demet Akalın o gün bir tweet yazmış: “Bu wtsup kim çıkardıysa Allah razı olsun! Telefonlar kaput! Oha be kardeşim, b.k gibi fatura göndermeyi biliısun ama” İletisindeki yazım yanlışlarına tepki gelince de – kaptan gibi düşünüyor olmalı ki – şöyle yazmış: “Sanki ölünce dilbilgisi lazım olcak hayy allahım ya.”

   Yazıma ilişkin yanlışlıklar – daha çok – okuma alışkanlığı olmayan, dolayısıyla sözcüğün doğru yazılışını görmeyen, kulaktan dolma öğrenen kişilerin konuşmalarında, yazılarında görülüyor. Başka bir deyişle, yazım yanlışlıkları, okuma yoluyla değil, kulak yoluyla öğrenilen sözcüklerde görülüyor (Başkan, 1988: 416-435).

     Acı ama, ‘bıkkınlık’ yerine ‘bıtkınlık’, ‘eğitim’ yerine ‘eyitim’ yazan öğretmen adayına rastladım ben. ’Mütevazı’ diyeceklerine ‘mütevazi’ diyenler hiç de az değil. Dil bilinci, dile saygısı olsa, söylediğinden, yazdığından kuşkulansa da sözlüğe baksa doğru olanı öğrenecek.  Dilimizde ‘mütevazı’nın ne güzel bir eşanlamlısı var: alçakgönüllü. Bunu ne yanlış söyler ne de yanlış yazar. Mahzur yerine sakınca deyiverse, ‘mahsur’ deme yanlışından kurtulacak. 

    Tabii ilkin düşünmeyi öğretmek gerekir, hele de eleştirel düşünmeyi. Dil-düşünce ilişkisi, bir kâğıdın iki yüzü gibidir (Akatlı, 2002b: 75). Dille düşünce birbirine çok sıkı bağlarla bağlı.

    Doğru yazmak için ilkin doğru konuşmak gerekir. Buyurun, günlük dilden alınan birkaç örnek:

     *Bu, doğanın tabiat kanunu…

     *Kanunda böyle bir yasa maddesi yok.

     *İçeri ve dışarı çıkarken kapıyı kapatınız.

     *Hayattaki yaşam mücadelesi…

     *Bu soruların cevapları yanıtsız kaldı.

     *Esnaf siftah bile yapamadan gününü gün ediyor.

     *Kapalı spor salonuna dışardan ithal edilen…

     *Özetlere kadarki süreçte… (Ayaktopu yorumcusu)

     *Yararlı olduğu kadar faydalı da…

     *Türk futbolu bir yerlere geldi, bunu da itiraf etmek gerekir.

     Yerine göre salınım mı-salım mı, adına mı-için mi, çözme mi-çözümleme mi, gerçekleştirildi mi-yapıldı mı, süre mi-süreç mi, anadil mi- anadili mi, nasılsa mı- nasıl olsa mı, yaşam mı-yaşantı mı, hangisi? Biraz özen, dikkat, duyarlılık yetebilir… Yıllar oldu, müfettişken, bir köy okulunda izin defterini inceliyordum, izin nedeni olarak hep ‘mücbir’ yazılmıştı. Bu sözcüğün anlamını bilmiyordum, sordum, bilen çıkmadı. Yıllar önce biri bu sözcüğü yazmış, hepsi de yinelemiş, ama hiçbiri anlamını merak edip de sözlüğe bakmamış.

     Derler ki, değme yazar bir çırpıda bir bölümceyi (paragraf) bile yanlışsız yazamaz. Doğrudur, aklına geliveren, kaleminin ucuna akan düşünceleri, unutmadan çarçabuk yazarken yazıma, sözdizimine yeterince dikkat edilmeyebilir. Can alıcı soru şu: Yazma mı, yazım mı, hangisi öncelikli? Önemli olan geri dönüp bir daha, bir daha okuyup noktalama imlerinden, sözdizimine, yazıma kadar gözden geçirmek, bunu da alışkanlığa dönüştürmektir. Oscar Wilde’ın sözü bu: “Öğlene kadar bir şiirimin üzerinde çalıştım, bir virgülü attım. Öğlenden sonra o virgülü yerine koydum.” Yakup Kadri Karaosmanoğlu da şöyle diyor: “Bazen bir sayfayı üç günde, dört günde yazdığım olur. Çok zahmetli yazı yazıyorum. Çünkü son derece titizimdir. Mesela bir sayfada aynı kelimenin iki defa tekrarlanmasına razı olamam. Gece uykudan uyanır, onu silerim, yerine başkasını yazarım.”

     Bir ilköğretim okulu müdürünün yazdığı bir tümce bu: “Okuma alışkanlığı kazındırmak için aile evde, okulda öğretmenler tarafından yapılırsa; okumaya ve araştırmaya davranışlarla yönlendirme yapılırsa, okuma alışkanlığı pekişecektir.” Yazısını bitirdikten sonra okumadı mı, okudu da yanlışlarını göremedi mi, hangisi? (Hepçilingirler, 2004)

     En çok bağlaç olan ‘de’nin, soru eki olan ‘mi’nin ayrı yazılmasında sorun yaşanıyor. Feyza Hepçilingirler (2004) yazmıştı, bir taşıtta yazılı olan söz: “Birsen birde Hülya”. Sanki üç ad gibi. Talat Sait Halman, gençler madem zorlanıyorlar, kaldıralım şu kuralı, demişti. Şu örnek yardımcı olabilir mi? “Bu odada soba var, bakın, bu odada da soba var.”   

     Dil becerisini edinme çabası yaşam boyu sürer. Konuşa konuşa, yaza yaza, dinleye dinleye, ille de okuya okuya… Ama ilkin çocuklara, gençlere dil sevgisi, dil bilinci kazandırabilsek, bir de okuma alışkanlığı…

     Yitirilenler nelermiş, yitirince geriye ne kalırmış, görelim.

 

     YİTİRİLENLER

 

                            Alex Kanevsky

 

İnsan bir gün

Virgülü yitirdi

Söyledikleri birbirine karıştı

 

Noktayı yitirdi

Düşünceleri uzayıp gitti

Ayıramadı onları

 

Ünlem işaretini yitirdi bir gün de

Sevincini, öfkesini, bütün duygularını yitirdi

 

Soru işaretini yitirdi başka bir gün

Soru sormayı unuttu

Her şeyi olduğu gibi kabul eder oldu

 

Başka bir gün

İki noktayı yitirdi

Hiçbir açıklama yapamadı

 

Yaşamının sonuna doğru

Elinde yalnızca tırnak imi kalmıştı

İçinde de başkalarının düşünceleri vardı yalnızca

                                       

----------------------------------------------------------------------

(*) Lefke Avrupa Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ile Lefke Belediyesi’nin birlikte düzenlediği toplantı.

 

                                                  KAYNAKÇA

 

Akatlı, Füsun (2002a) “Nasıl Bir Edebiyat Eğitimi?” Varlık dergisi Nisan 2002 Sayı: 1135

     (22-24)

__________ (2002b) “Edebiyat Eğitimini Tartışırken…” Nasıl Bir Edebiyat Eğitimi? İstanbul: ÇYDD Yay. (75-78)

Alpay, Necmiye (2000) Türkçe Sorunları Kılavuzu İstanbul: Metis Yay.

_____________ (2002) “Lefke Avrupa Üniversitesi’nde Yazım Sorunları Buluşması II

     Radikal Kitap, 07.06.2002

Aksan, Doğan (1975) “Anadili” Ankara: Türk Dili dergisi Sayı: 285 (223-234)

Başkan, Özcan (1988) Bildirişim İstanbul: Altın Kitaplar Yay.

Baymur, Fuat (1948) Türkçe Öğretimi- I (4. baskı) İstanbul: İnkılâp Kitabevi

Bozkurt, Fuat (2004) Türkiye Türkçesi: Türkçe Öğretiminde Yeni Bir Yöntem

     3. baskı İstanbul: Kapı Yay.

Göğüş, Beşir (1990) “Anadili Eğitiminde Yetersizliklerimiz” Çağdaş Türk Dili

     dergisi Sayı: 30-31 (870-873)

Gülüm, Ahmet – Gönen, Kemal (Derleyenler- 2001) Dikkat Yazılı Var-3

     İstanbul: L Yay.

Hepçilingirler, Feyza (2004) “Türkçe Günlük” Cumhuriyet Kitap 10.06.2004

     Sayı: 747

Kocaman, Ahmet (1990) “Anadili Öğretimi, Yabancı Dille Öğretim ve Ötesi” Ankara:

     Çağdaş Türk Dili dergisi Sayı:30-31 (861-865)

Özdemir, Emin (2014) Edebiyat Sözlüğü Ankara: Bilgi Yay.  

 

 

(*) Bu yazı Çağdaş Türk Dili dergisinde (Haziran 2021 Sayı: 400 ) yayımlanmıştır.