15 Haziran 2021 Salı

DİLBİLGİSİ NEYE YARAR?

                                                  DİLBİLGİSİ NEYE YARAR? (*)

 

                                                                                                            Recep Nas

                                                                                                                                

     1960’lı yıllarda yasa gereği devlette çalışanların en az ilkokul çıkışlı olmaları zorunlu kılındı. O güne kadar ilkokul öğrenimi olmayan çok çalışan vardı, özellikle hademeler, şimdiki adıyla hizmetliler… Onlar için belli okullarda sınavlar yapıldı. Sorulara verilen birçok yanıt fıkra gibiydi, bunlar dilden dile dolaşırdı. O yıllarda öğretmen olan halk müziği sanatçısı Hüsamettin Subaşı anlatmıştı. Hademeye, sıfat nedir, diye sormuşlar. Zoru beklerken kendince kolayca yanıtlayacağı bir soru bu, sevinmiş. İki eliyle yüzünü sıvazlayarak,

     “ Allah iyiliğini versin hocam, ahaaa sıfat” demiş.

     Bu olmadı, diyorlar. Sana bir soru daha: Ali camı kırdı, tümcesini öğelerine ayır. Ne bilsin, öylece duruyor. Hadi, diyorlar.

     “Ali camı kırmış. Hocam diplomayı ver, ben o camı taktırırım.”

     İlerlemiş yaşta sınava çekilen bu kişi içinden, ”Hocam, bunları bilince okulu daha iyi mi temizleyeceğim sanki” demiş midir, bilemeyiz. 

     Türkçeyi, anadilimiz diye bildiğimizi, öğrendiğimizi sanmak yanlıştır, dilimize de saygısızlıktır. Anadili edinme süreci doğumla başlar, yaşam boyu sürer.

     Rıfat Ilgaz’ın Türkçemiz başlıklı şiirinden:

     Annenden öğrendiğinle yetinme/Çocuğum, Türkçeni geliştir. /Dilimiz öylesine güzel ki/Durgun göllerimizce duru, /Akarsularımızca coşkulu… / Ne var ki çocuğum, /Güzellik de bakım ister!

     Goethe arkadaşlarına soruyor, okuma-yazmayı ne kadar zamanda öğrendiniz? Arkadaşları birbiriyle yarışırcasına yanıtlıyor soruyu. Biri altı ayda diyor, biri beş, biri de üç ayda diyor. Goethe sakince, ben hâlâ öğrenmeye çalışıyorum, diyor. Okumayı öğrenmek sanatların en güç olanıdır, diyen de o zaten.

    Anadili eğitimi başta dört temel beceriyi (okuma, yazma, konuşma, dinleme), dilbilgisini, sözcük çalışmasını, yazım kurallarını, el yazısını kapsar (Göğüş, 1990: 871) Türkçe dersi bir bütündür. Bu etkinlikler birbirinden kopuk, ayrı değil. Aralarında güçlü bir bağ vardır,  birbirini tamamlar, besler, destekler. Konuşulan yazılır, yazarken yazım alışkanlıkları edinilir. Okudukça sözcük dağarcığı zenginleşir, sözcük dağarcığı zenginleşen kişi daha doğru, daha düzgün, daha etkili konuşmaya, yazmaya başlar.

      ‘Ekşi Sözlük’te bir kullanıcı dilbilgisi için, “Dilde kural dayatan, var olan dil yerine var olması gerektiğine inandıkları dili anlatan dilbilimcilerin izlediği dilbilim dalı” dese de, dilbilgisi, dilin işleyişini, sunduğu düzeni tüm yönleriyle inceleyen bir bilim dalı. Bu bağlamda dildeki ses, biçim, sözdizimi, anlam ilişkilerini işler (Özdemir, 2014: 12). Başka bir deyişle, dilbilgisi, dilin yapısını, bu yapının öğelerini, bu öğelerin tümce, metin oluşturmak için düzenlenişlerini inceleyen bir çalışma alanı (Kocaman, 1990: 862).

     Uzun süre gençlerin anlama-anlatma yetersizlikleri, dil yanlışları dilbilgisi eksiğine bağlanmış, daha çok dilbilgisi öğrenmeleri istenmiştir. Ne ki dilbilgisiyle yazma yeteneği arasındaki bağıntı zayıf. Yetenekli bir yazar bir tümceyi yeterince çözümlemeyebilir. Dil kurallarını çok iyi bilen birinin de anlatımı yeterli olmayabilir. Dil kurallarla öğrenilmiyor. Tersine, kural, dil öğrenilirken kazanılıyor. İnsan, tıpkı dilin ses dizgesi gibi, biçim özellikleri, yapısı ve sözdizimi kuruluşunu da anadilini öğrenirken kapar.  Anadili öğretiminde dilbilgisi tek başına yeterli olamaz, doğrudan dilin iyi bir biçimde kullanılmasını sağlayamaz (Bozkurt, 2004: 339-340 – Aksan, 1975). Dil beceriler toplamıdır. Bu beceri yalnızca bilgi vererek, kural öğretilerek kazandırılamaz.  

     Sakın ha, böyledir diye dilbilgisi yararsız sayılamaz. Dilbilgisi kavramları saptar, terimleri koyar. Öğrenciye, yanlışları dilbilgisinin belirlediği kurallar ölçü alınarak gösterilir (Bozkurt, 2004: 340).

 Ne ki dilbilgisi, Türkçeyi öğrenmek, etkili kullanmak için işe koşulan yardımcı bir etkinliktir. Dilbilgisi araçtır, amaç değil. Bu etkinlik, çocukların tam ve doğru anlamalarına (okuma-dinleme) duygularını, düşüncelerini doğru, düzgün, etkili olarak anlatmalarına (konuşma-yazma), yardımcı olursa işe yarar, işlevsel olur.

     Ama öyle olmuyor işte… Akatlı’nın (2002a: 23) saptaması acı verici: ”Liseden mezun olup da üniversiteye gelen öğrencilerin büyük bir çoğunluğu, bırakınız herhangi bir edebiyat eserini inceleyip yorumlayacak kadar anlayabilmeli, herhangi bir konuda eli yüzü düzgün bir sözlü sunum yapamayacak, kendi sorunları ile ilgili birkaç paragraflık bir yazıyı kaleme alamayacak ölçüde dilsizleşmiş durumdadır bugün”

         Yineleyelim, kuru kuruya ezberlenen tanımların, kuralların eğitsel değeri yok. Önemli olan, çocuğun Türkçeyi doğru, bilinçli, etkili, duyarlılıkla, güvenle kullanmasıdır. Soyut bir dilbilgisi etkinliği çocuğu dilden, yazmaktan soğutabilir. Fuat Baymur (1948: 13) yıllar önce söylemiş: Çocuğun yazarken yazım yanlışı yapmaması için önlem alınmalı, ama yazım çalışması çocuğu yazmadan soğutmamalıdır.  İşte bir öğrencinin söylediği:” Türkçeyi pek sevmem. Çünkü çok karışık bir şey. Neden? Çünkü araya virgül koy, onu koy, bunu koy derken insan sıkılıyor” (Gülüm-Gönen, 2001: 148) Türkçede Yazım Sorunları başlıklı toplantıda (*) bildiri sunan öğrenci (M. Yeşim Yazıcıoğlu) şu saptamayı yapıyor: “Yazım alanındaki sorunlar karşısında bunalan öğrencilerde Türkçeden kaçış eğilimi artıyor” (Alpay, 2002) Bu kaçış eğilimini artıran nedenlerden biri de, Türkçenin kurallarına ilişkin görüş birliğinin olmaması, birbirinden farklı anlayışlarda, çok sayıda dilbilgisi kitabıyla yazım kılavuzunun bulunması… (Alpay, 2000:5) İşte en çarpıcı örnek: Bugünkü Türk Dil Kurumu dilbilgisinin ayrı yazılmasını öneriyor.

     Montaigne’in başka bir açıdan itirazı var: “Okullarda bize erdemi aramayı, bilgeliği kucaklamayı değil de sadece bu sözcüklerin türemiş hallerini, köklerini öğrettiler.”

     Dilbilgisi her şey değil, ama hiçbir şey de değil. Bir dilbilgisi uzmanı gemiyle dünya gezisine çıkıyor. Tatlı dilli, hoşsohbet bir adam. Kaptanla söyleşirken bir ara soruyor,

     -Kaptan, dilbilgisi bilir misin?

     -Bilmem.

     -Yapma kaptan, olmadı şimdi… Hayatının yarısı gitti!

      Kaptan bozulmuş, ama ses çıkarmamış. Birkaç gün sonra deniz patlıyor, fırtına, boran… Gemi uçsuz bucaksız denizde fındık kabuğu gibi savruluyor. Görevliler oraya buraya telaş içinde koşturup önlem almaya çalışıyorlar, yolcular korku dolu bakışlarla onları izliyorlar. O karmaşada kaptan, beti benzi atmış dilbilgisi uzmanıyla burun buruna geliyor. Bu kez kaptan soruyor,

     “Yüzme bilir misin?”

     “Bilmem…”

     Kaptan taşı gediğine koyuyor,

     “Öyleyse hayatının tümü gitti.”

     İstanbul’da 26 Eylül 2019 günü deprem olmuştu, herkes kaygılanıp yakınlarından haber almaya çalışınca telefonlar kitlenmişti. Demet Akalın o gün bir tweet yazmış: “Bu wtsup kim çıkardıysa Allah razı olsun! Telefonlar kaput! Oha be kardeşim, b.k gibi fatura göndermeyi biliısun ama” İletisindeki yazım yanlışlarına tepki gelince de – kaptan gibi düşünüyor olmalı ki – şöyle yazmış: “Sanki ölünce dilbilgisi lazım olcak hayy allahım ya.”

   Yazıma ilişkin yanlışlıklar – daha çok – okuma alışkanlığı olmayan, dolayısıyla sözcüğün doğru yazılışını görmeyen, kulaktan dolma öğrenen kişilerin konuşmalarında, yazılarında görülüyor. Başka bir deyişle, yazım yanlışlıkları, okuma yoluyla değil, kulak yoluyla öğrenilen sözcüklerde görülüyor (Başkan, 1988: 416-435).

     Acı ama, ‘bıkkınlık’ yerine ‘bıtkınlık’, ‘eğitim’ yerine ‘eyitim’ yazan öğretmen adayına rastladım ben. ’Mütevazı’ diyeceklerine ‘mütevazi’ diyenler hiç de az değil. Dil bilinci, dile saygısı olsa, söylediğinden, yazdığından kuşkulansa da sözlüğe baksa doğru olanı öğrenecek.  Dilimizde ‘mütevazı’nın ne güzel bir eşanlamlısı var: alçakgönüllü. Bunu ne yanlış söyler ne de yanlış yazar. Mahzur yerine sakınca deyiverse, ‘mahsur’ deme yanlışından kurtulacak. 

    Tabii ilkin düşünmeyi öğretmek gerekir, hele de eleştirel düşünmeyi. Dil-düşünce ilişkisi, bir kâğıdın iki yüzü gibidir (Akatlı, 2002b: 75). Dille düşünce birbirine çok sıkı bağlarla bağlı.

    Doğru yazmak için ilkin doğru konuşmak gerekir. Buyurun, günlük dilden alınan birkaç örnek:

     *Bu, doğanın tabiat kanunu…

     *Kanunda böyle bir yasa maddesi yok.

     *İçeri ve dışarı çıkarken kapıyı kapatınız.

     *Hayattaki yaşam mücadelesi…

     *Bu soruların cevapları yanıtsız kaldı.

     *Esnaf siftah bile yapamadan gününü gün ediyor.

     *Kapalı spor salonuna dışardan ithal edilen…

     *Özetlere kadarki süreçte… (Ayaktopu yorumcusu)

     *Yararlı olduğu kadar faydalı da…

     *Türk futbolu bir yerlere geldi, bunu da itiraf etmek gerekir.

     Yerine göre salınım mı-salım mı, adına mı-için mi, çözme mi-çözümleme mi, gerçekleştirildi mi-yapıldı mı, süre mi-süreç mi, anadil mi- anadili mi, nasılsa mı- nasıl olsa mı, yaşam mı-yaşantı mı, hangisi? Biraz özen, dikkat, duyarlılık yetebilir… Yıllar oldu, müfettişken, bir köy okulunda izin defterini inceliyordum, izin nedeni olarak hep ‘mücbir’ yazılmıştı. Bu sözcüğün anlamını bilmiyordum, sordum, bilen çıkmadı. Yıllar önce biri bu sözcüğü yazmış, hepsi de yinelemiş, ama hiçbiri anlamını merak edip de sözlüğe bakmamış.

     Derler ki, değme yazar bir çırpıda bir bölümceyi (paragraf) bile yanlışsız yazamaz. Doğrudur, aklına geliveren, kaleminin ucuna akan düşünceleri, unutmadan çarçabuk yazarken yazıma, sözdizimine yeterince dikkat edilmeyebilir. Can alıcı soru şu: Yazma mı, yazım mı, hangisi öncelikli? Önemli olan geri dönüp bir daha, bir daha okuyup noktalama imlerinden, sözdizimine, yazıma kadar gözden geçirmek, bunu da alışkanlığa dönüştürmektir. Oscar Wilde’ın sözü bu: “Öğlene kadar bir şiirimin üzerinde çalıştım, bir virgülü attım. Öğlenden sonra o virgülü yerine koydum.” Yakup Kadri Karaosmanoğlu da şöyle diyor: “Bazen bir sayfayı üç günde, dört günde yazdığım olur. Çok zahmetli yazı yazıyorum. Çünkü son derece titizimdir. Mesela bir sayfada aynı kelimenin iki defa tekrarlanmasına razı olamam. Gece uykudan uyanır, onu silerim, yerine başkasını yazarım.”

     Bir ilköğretim okulu müdürünün yazdığı bir tümce bu: “Okuma alışkanlığı kazındırmak için aile evde, okulda öğretmenler tarafından yapılırsa; okumaya ve araştırmaya davranışlarla yönlendirme yapılırsa, okuma alışkanlığı pekişecektir.” Yazısını bitirdikten sonra okumadı mı, okudu da yanlışlarını göremedi mi, hangisi? (Hepçilingirler, 2004)

     En çok bağlaç olan ‘de’nin, soru eki olan ‘mi’nin ayrı yazılmasında sorun yaşanıyor. Feyza Hepçilingirler (2004) yazmıştı, bir taşıtta yazılı olan söz: “Birsen birde Hülya”. Sanki üç ad gibi. Talat Sait Halman, gençler madem zorlanıyorlar, kaldıralım şu kuralı, demişti. Şu örnek yardımcı olabilir mi? “Bu odada soba var, bakın, bu odada da soba var.”   

     Dil becerisini edinme çabası yaşam boyu sürer. Konuşa konuşa, yaza yaza, dinleye dinleye, ille de okuya okuya… Ama ilkin çocuklara, gençlere dil sevgisi, dil bilinci kazandırabilsek, bir de okuma alışkanlığı…

     Yitirilenler nelermiş, yitirince geriye ne kalırmış, görelim.

 

     YİTİRİLENLER

 

                            Alex Kanevsky

 

İnsan bir gün

Virgülü yitirdi

Söyledikleri birbirine karıştı

 

Noktayı yitirdi

Düşünceleri uzayıp gitti

Ayıramadı onları

 

Ünlem işaretini yitirdi bir gün de

Sevincini, öfkesini, bütün duygularını yitirdi

 

Soru işaretini yitirdi başka bir gün

Soru sormayı unuttu

Her şeyi olduğu gibi kabul eder oldu

 

Başka bir gün

İki noktayı yitirdi

Hiçbir açıklama yapamadı

 

Yaşamının sonuna doğru

Elinde yalnızca tırnak imi kalmıştı

İçinde de başkalarının düşünceleri vardı yalnızca

                                       

----------------------------------------------------------------------

(*) Lefke Avrupa Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ile Lefke Belediyesi’nin birlikte düzenlediği toplantı.

 

                                                  KAYNAKÇA

 

Akatlı, Füsun (2002a) “Nasıl Bir Edebiyat Eğitimi?” Varlık dergisi Nisan 2002 Sayı: 1135

     (22-24)

__________ (2002b) “Edebiyat Eğitimini Tartışırken…” Nasıl Bir Edebiyat Eğitimi? İstanbul: ÇYDD Yay. (75-78)

Alpay, Necmiye (2000) Türkçe Sorunları Kılavuzu İstanbul: Metis Yay.

_____________ (2002) “Lefke Avrupa Üniversitesi’nde Yazım Sorunları Buluşması II

     Radikal Kitap, 07.06.2002

Aksan, Doğan (1975) “Anadili” Ankara: Türk Dili dergisi Sayı: 285 (223-234)

Başkan, Özcan (1988) Bildirişim İstanbul: Altın Kitaplar Yay.

Baymur, Fuat (1948) Türkçe Öğretimi- I (4. baskı) İstanbul: İnkılâp Kitabevi

Bozkurt, Fuat (2004) Türkiye Türkçesi: Türkçe Öğretiminde Yeni Bir Yöntem

     3. baskı İstanbul: Kapı Yay.

Göğüş, Beşir (1990) “Anadili Eğitiminde Yetersizliklerimiz” Çağdaş Türk Dili

     dergisi Sayı: 30-31 (870-873)

Gülüm, Ahmet – Gönen, Kemal (Derleyenler- 2001) Dikkat Yazılı Var-3

     İstanbul: L Yay.

Hepçilingirler, Feyza (2004) “Türkçe Günlük” Cumhuriyet Kitap 10.06.2004

     Sayı: 747

Kocaman, Ahmet (1990) “Anadili Öğretimi, Yabancı Dille Öğretim ve Ötesi” Ankara:

     Çağdaş Türk Dili dergisi Sayı:30-31 (861-865)

Özdemir, Emin (2014) Edebiyat Sözlüğü Ankara: Bilgi Yay.  

 

 

(*) Bu yazı Çağdaş Türk Dili dergisinde (Haziran 2021 Sayı: 400 ) yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder