8 Mart 2021 Pazartesi

OKULÖNCESİ DÖNEMDE ÇOCUĞA KİTAP/OKUMA SEVGİSİ NASIL KAZANDIRILIR?

 OKULÖNCESİ DÖNEMDE ÇOCUĞA KİTAP/OKUMA SEVGİSİ NASIL KAZANDIRILIR? (*)

 

                                                                                                              RECEP NAS

                                                                                          

                                                                                          

                                                                                               Çocuk okuru olmayan toplumun

                                                                                          yetişkin okuru da olmaz.

                                                                                                                  Muzaffer İzgü

 

     Okuma Eğitimi

    

Çocuğa okuma-yazma öğretmeden önce okuma eğitimi vermek gerekir (Dökmen, 1994: 95). Çocuk kitap sevgisi, okuma isteği kazanmalı ilkin. Okuma alışkanlığının temeli okulöncesinde atılır. Kitaptaki yazılar ana-babanın ağzından eğlenceli masallara, öykülere dönüştükçe, çocukta kitap sevgisi, okuma isteği usul usul oluşur. Nasıl diş fırçalamak, el-yüz yıkamak – yapıla yapıla - alışkanlık haline geliyorsa, okunanı dinlemek de sonraları kitap okumak da giderek alışkanlığa dönüşür (Doğar, 2019). Kitabı seven çocuk okumayı öğrenmek için istekli olur. Okulöncesinde tekerleme, bilmece, şiir, masal, öykü dinleyen çocuk okula başlayınca okumayı zevkle, kolayca öğrenir (Alpay, 1985: 75), okula başlamadan önce bile kendiliğinden okumayı sökebilir.

     Sevgi dolu, sıcacık yakınlık, birliktelik içinde okunduğunda, resimlere bakıldığında kitabı sever çocuk (Ural, 1989: 372). Böyle bir ortamda çocuk için de ana-baba için de duygusal doyum oluşur, ikisi arasında sağlıklı, etkili bir bağ, özel, can cana bir iletişim kurulur. Kitap, çocukla ana-babayı – akılsal, ruhsal olarak – birbirine yaklaştırır. Erinç, dinginlik dolu bu anlarda kitapla birlikte olmaya, kitaptaki güzellikleri yaşamaya başlayan çocuk için kitap yaşam boyu vazgeçilemez olur. Bu birliktelik, yeni düşüncelerin, yeni bilgilerin yanı sıra paylaşılan duyguları da içerir (Oktay, 2000: 185). Zaten çocuğa kitap okunmaz, çocukla birlikte okunur kitap.

      Ama çocuk istiyorsa okunacak kitap, istediği sürece. Oğluma, hep o istediği için kitap okudum. Beni görünce ilkin kitap okumak gelirdi aklına. Ağrı’da müfettişken, bir hafta süren teftişten yorgun argın, bazen hasta geldiğim akşamları ona okurken uyku bastırır dalardım, o uyuyacağına ben uyurdum. Dürtüp uyandırır, “oku” derdi. Bir gece oldukça kalabalık konukları uğurlarken, susamış, su istedi. “Biraz bekle canım, konukları uğurlayalım, sonra…” dedim. İsteğini ertelemedi, ısrarla “su”, “su” diye yineledi. Ben ilgisiz kalınca bu kez “su” diyeceğine – dili öyle alışmış ki - hiç yeri değilken ”oku” dedi. Herkes güldü, kendisi de… (Nas, 2006: 230)   

     “Dün bir kitap okumuştu ona babası. Bayıldı zevkten. Hem masal güzeldi hem de babasının sesi. İkisi de kucak kucağa kitaba bakarken gözleri kitapta idi ama babasının sesinden, ılık nefesinden onu saran tatlı duygular, masaldaki kedi fareyi yediği zaman bile bozulmadı. Neden bozulsun ki... Kedi fareyi yemese aç kalacaktı. Fare akıllı olsaydı da kediden kaçıp kurtulabilseydi, ne yapalım! Yok yok, bir şeyler yapmak gerek. Yazık, küçük farecik pek de minikti. Neyse ki o babasının yanındaydı. Dışarıdaki büyük canavarlardan hiç korkmuyordu” (Alpay: 1986: 194).

 

     Çocukla Kitap

 

     Kitap çocuğun dünyasının bir parçası olmalı, giysileri gibi, oyuncakları gibi (Ural,1989: 371). Kitabını, oyuncağı gibi istediği yere götürmeli (Sever, 2008: 16). Torunum, bebek arabasına kitapsız binmezdi, kitabı da elinde tutardı.

     Bookstart Tasarısı ilk kez 1992’de İngiltere’de uygulanmaya başlanmış. Aşağıya, Meral Karamuk Uğurşan’ın (2007: 4) izlenimleri yazılmıştır:

     “(…) [Ç]ocuğu kitapla doğumundan çok kısa bir süre sonra tanıştırmakla işe başlanıyor. Bebekler, elleriyle nesneleri kavrayabilmeye başladıkları an minik kitaplar tutuşturuluyor ellerine. Her sağlık kontrolünde içi kitap dolu bir hediye çanta ile ayrılıyor çocuklar sağlık ocağından. Dişleri çıkmaya başladığında, (…)  diş kaşıma kitapları veriliyor. Bebek elindeki minik kitabı bir süre kemirmeye çalıştıktan sonra sayfalardaki resimlerle oynamaya ve konuşmaya başlıyor kendi diliyle… Bu kitapçıkların kenarlarına iliştirilmiş bir ip sayesinde, kitabı bebek arabasına ya da annenin çantasının kenarına tutturabiliyorsunuz. Sıra banyoya geldiğinde, yumuşak plastikten yapılmış, çoğunlukla dört beş sayfadan oluşan bol renkli banyo kitapları ile hem yıkanmak hem de kitap okumak çok keyifli hale geliyor. Böylece günlük yaşamın her ânında kitaplarınız da sizinle olabiliyor (…).”

 

     Örnek Olmak

 

     Hep söylerim, en iyi öğretme yolu iyi örnek olmaktır, çocuk sözden değil, davranıştan, işittiğinden değil, gördüğünden etkilenir. Çocuk sevdiği insanlar gibi olmak ister, onların değer verdiği şeyleri önemser, benimser.   Bir araştırmaya göre (Yılmaz, 1995: 23), en çok kitap okuyan çocuklar, ana-babası kitap okuyanlar… Okumak, ailenin günlük etkinliklerinin  biri, yaşamlarının doğal bir parçası olmalı. Ana-babanın okumaktan hoşlandığını gören çocuk okumaya karşı kendiliğinden istekli olur. Okuru, okur yetiştirir (Nas, 2014: 124). Ne ki, ana-baba kendi kitaplarına saatlerce dalar, çocuğu unutup kendilerini çocuktan soyutlarlarsa, çocuk kendisine yönelmesi gereken ilgiyi, sevgiyi kitabın çaldığını düşünürse kitaptan nefret bile edebilir. Şu da var, ana-baba pek okumasa da okumaya karşı tutumları olumluysa çocuk bu durumda da okumaya eğilimli olabilir (Oktay, 2000: 175).

     Çocuk Kütüphanesi, -evinde kitaplık yoksa- çocuğun kitaplarla tanışacağı ilk yerdir. Çocuğunuzu buraya sık sık götürün, üye yapın. Çocuk Kütüphanesi sadece ödünç kitap veren, kitap okunan bir yer değil de, orda tiyatro ve kukla gösterileri yapılıyorsa, sanatçılarca masal anlatılıyorsa, eğitsel değeri olan çizgi filmler gösteriliyorsa çocuk için o zaman vazgeçemeyeceği çekici bir yer olur.

     Fahriye Kınalı bir anısını anlatıyor: “New York Halk Kütüphanesi’nde (…) bir anne ile konuştum. Ona ‘çocuğunuz herhalde okuma bilmiyor’ dedim. (…) ‘Evet, bilmiyor, ama seneye okula gidecek’ dedi, ilave etti, ‘bu sene fırsat buldukça onu buraya getiriyorum. Kitapları, sandalyeleri görüyor. Her gün yeni gelen çocuklarla dolup boşalan bu yerde sıkılmak hissinden uzaklaşıyor. Bu suretle herkesin kitap okuduğunu ve kitaplarla alakalandığını göre göre kitapla kendi arasında bir ilişki ve bağlantı kuruyor. Yarın okula gidince (…) girgin, atılgan, cesur bir çocuk olacak, böylece okuma-yazma işi de yarı yarıya kolaylaşacak” (Gökşen, 1966: 29).

     Çocukla çarşıya çıkınca kitapçılara da uğranılırsa, çocuğa armağan alınacaksa akla ilkin kitap gelirse, çocuk kitap fuarlarına da götürülürse çocuğun kitapla ilişkisi pekişmiş olur. Çocuğun evde ayrı bir kitaplığı olmasa bile kitaplıktaki bir iki raf onun için ayrılabilir.

     Doğru kitabı seçmek için dergilerdeki, gazetelerin kitap eklerindeki kitap tanıtma yazıları okunmalı. Bunun için bir de İYİ KİTAP (Tudem Yay.) var, kitapçılarda bulunuyor, parasız.

    

      Çocuğa Masal anlatırken Nelere Dikkat Edilmeli?

 

     Eflatun Cem Güney’e göre masalın tadı anlatılışındadır (Şirin, 2007: 56). Pertev Naili Boratav birine masal anlattırıyor. Masalı zevkle dinliyor, bir yandan da ses alma aygıtına kaydediyor. Sonra da kaydı yazıya geçirip okuyor. Anlatıcının ‘dedi’ sözcüğünü çok yinelediğini ayrımsıyor. Oysa dinlerken bu sözcüğün çok söylenmesi kulağını tırmalamamıştı. Masalı okumak yerine anlatmak böylesine önemli işte… Yazıya geçince masal etkisini yitiriyor. Öyle ya, masal sözlü kültürün ürünüdür. Anlatılması, ama güzel anlatılması gerekir (Enginün, 2006: 215).

     Demek ki masal okunmamalı, anlatılmalıdır, duru, doğal bir sesle… Ne yavaş, ne hızlı, uygun tonlamalarla. Gerekirse sözcükler hecelenebilir. Masal kişilerinin konuşmaları (yaşlı, çocuk ya da köpek, kuzu…) ölçülü bir ton farkıyla belirtilmelidir. Yerinde susuşlar da etkili olur. Ezberlemek gerekmez, özü bozulmasın yeter. Ama ille de okumanız gerekiyorsa, önceden metnin içeriğini, havasını özümseyip konuşur gibi okumalısınız. Diksiyon önemli, sözcükler açık, anlaşılır biçimde, vurgularına dikkat edilerek söylenmeli. Aynı sözcük – yerine göre – ince anlam farkları yüklenir, uygun tonlamalarla, vurgulamalarla bu anlam belirginleştirilmelidir. ‘Yalnız’ sözcüğü şu iki tümcede ayrı anlam taşıyor:      

     *Sokağa çıktım, yalnız erkekler vardı.

     *Sokağa çıktım, yalnız kadınlar, yalnız erkekler…

     Şu da var, kimi masallar anlatılmaya uygun değil, pek çok masal okuyup uygun olanı bulmak gerekir. Birkaç yıl oldu, bir ilkokula çağırdılar beni söyleşmek için, 1. Sınıfa… Bir de masal anlatayım, dedim. Kaç masal okuduysam, kimisi çocuğa göre değildi, kimisi anlatılmaya uygun değildi. Sonunda bir tane buldum, Marjorie Flack’in Kucak Dolusu Sevgi başlıklı masalı. Tabii onu da özünü bozmadan kendi sözcüklerimle anlattım. Bir masal eğitmeni, anlatıcısı olan, Türkiye’de yaşayan Judith Malika Liberman “Anlatmak istediğim bir masalı bulmak için bazen yüz masal okuyorum. Gerçekten sizi güldüren, ağlatan, dokunan masalı bulunca onu üç kere okuyup kitabı kapamanız gerek. Sonra aklınızda sadece olay örgüsünü tutmanız lazım.(…) [O] masalı kendi cümleleriniz, manileriniz, metaforlarınız, tasvirleriniz ve bakış açınızla anlatma zamanı gelir” diyor (Söyleşi: Tuğçe Oktay, Hürriyet Kitap Sanat, 15.12.2017 Sayı:46).

     Liberman bu işin uzmanı, siz nerden bulurum bu kadar masalı diye kaygılanmayın. Çocuklar çok sevdikleri bir masalı yine yine dinlemek isterler, bıkmazlar, gene anlat diye üstelerler. Masal derleyici, halkbilimci Muhsine Helimoğlu Yavuz (1997:124) üç buçuk yaşındaki çocuğuna şu tekerlemeyle başlayan masalı anlatmış, çocuk sevmiş ki yine yine anlatmasını istemiş:

     “Masal masal meliki / Oğlu kızı on iki / Masal başını bağlamış / Döne döne ağlamış / derken de derken bir keloğlan varmış…”

    

 KAYNAKÇA

 

Alpay, Meral (1985) “Okulöncesi Dönemde Edebiyatın  İşlevi” YA-PA  Okulöncesi

     Eğitimi ve Yaygınlaştırılması Semineri İstanbul: YA-PA Yay. (71-77)

---------------- (1986) “Çocuk Ne Zaman Okur?” YA-PA 4. Okulöncesi Eğitimi ve

     Yaygınlaştırılması Semineri  İstanbul: YA-PA Yay. (193-198)   

Doğar, Özge (2019) “Saksınızı Kırın, Çiçeğiniz Sokaklarda Yeşersin” Söyleşi: Seyhan

     Kalkan Vayiç BirGün gazetesi 16.06.2019 

Dökmen, Üstün (1994) Okuma Becerisi, İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma İstanbul: MEB Yay.

Enginün, İnci (2006) “Çocuk Edebiyatı ve Çocuk Kitapları” Bursa: UÜ Eğitim Fakültesi

     Dergisi Cilt: XIX Sayı: 1 (213 – 222)

Gökşen, Enver Naci (1966) Örnekleriyle Çocuk Edebiyatımız İstanbul: Okat Yay.

Nas, Recep (2006) Çocuk İnsandır(Çocuk Eğitimi) Bursa: Ezgi Kitabevi

_________ (2014) Örneklerle Çocuk Edebiyatı Bursa: Ezgi Kitabevi

Oktay, Ayla (2000) “Çocuk Edebiyatından Eğitimde Yararlanma” 99 Soruda Çocuk Edebiyatı Haz. Mustafa Ruhi Şirin İstanbul: Çocuk Vakfı Yay.

Sever, Sedat (2008) “Niçin Çocuk Edebiyatı?” Okyanus dergisi İlkbahar 2008 Sayı: 4

Şirin, Mustafa Ruhi (2007) Masal Atlası 2. baskı Ankara: Kök Yay.

Uğurşan, Meral Karamuk (2007) “İngiltere’de Çocuk ve Kitap İlişkisi Nasıl Başlıyor?”

     Okyanus dergisi Yaz 2007 Sayı: 1

Ural, Serpil (1989) Okulöncesi Çocuk Edebiyatı” Çocuk Edebiyatı Yıllığı 1989 Yay. Haz.

     ve Yöneten: Mustafa Ruhi Şirin İstanbul: Gökyüzü Yay. (369-372)

Yavuz, Muhsine Helimoğlu (1997) Masallar ve Eğitimsel İşlevleri Ankara: Ürün Yay.

Yılmaz, Bülent (1995) “Okuyan Aile-Okuyan Birey” İstanbul: Yaşadıkça Eğitim dergisi

     Sayı:41 (21-23)

 

 

(*) Bu yazı Çağdaş Türk Dili dergisinde (Şubat 2021 Sayı: 396) yayımlanmıştır.

24 Ocak 2021 Pazar

“SULHA DAVET”

                                                       “SULHA DAVET” (*)

                                                                                             Recep Nas

      Savaşlar silahlanmayı, silahlanma da savaşları doğurup duruyor, silah üretimi durmuyor. Çünkü sömürme, egemen olma hırsı bitip tükenmiyor. Bu gidişle Albert Einstein’ın dediği gibi, III. Dünya Savaşı bilinmez ama IV.sü taşla sopayla yapılır. 821 milyon insan açken, her yıl 3 milyonu çocuk olmak üzere 9 milyon kişi açlıktan ölürken (2017), Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre, 2019’da dünyada askeri harcamaların tutarı 1,9 trilyon dolar. ABD gene başı çekiyor, 732 milyar dolar, tüm  harcamaların % 38’i. Türkiye 20,4 milyar dolarla 16. sırada. İlk yedi sırada ABD,  Çin,  Hindistan, Rusya, Suudi Arabistan, Fransa, Almanya var. Askeri harcamaların % 62’si İlk beş ülkenin. ABD, Çin, Rusya. Fransa Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun sürekli üyeleri, bu ne yaman çelişkidir.

      Savaş yoluyla halklar birbirine kırdırılıyor, düşman ediliyor. Budunsal (etnik), mezhepsel kökenler öne çıkarılıp halklar birbirine düşürülüyor. Oysa halklar kardeştir, birbiriyle alıp veremedikleri yok, onlar emekçi, ezilen…

     Bertolt Brecht’in ‘Gelen Savaş’ başlıklı şiiri savaşın yıkımını çok güzel anlatıyor: Bu gelen savaş ilk değil/Çok savaş oldu bundan önce/Bittiği gün en son savaş/Bir yanda yenilenler vardı gene/Bir yanda yenenler vardı/Yenilenlerin yanında/Kırılıyordu halk açlıktan/Yenenlerin yanında/Halk açlıktan kırılıyordu.

      Eski zamanlarda bir kral bir ülkeyi ele geçirdikten sonra akıl hocasına şimdi ne yapacağını soruyor. O da, baştakileri öldürürsen sonraki kuşaklar sana kin beslerler. Sürgüne gönderirsen ya da hapse atarsan orda örgütlenip güçlenirler. En iyisi aralarındaki çelişkileri, farklılıkları öne çıkarıp onları birbirine düşür. Kendini de hakem olarak seçtir, diyor.

     Dido Sotiriyu’nun ‘Benden Selam Söyle Anadolu’ya” adlı romanından bir alıntı:

      “Şevket tanımadın mı yoksa beni? Ben, senin dostun… Ben, senin arkadaşın! Yıllarca birlikte gülüp birlikte ağladık… Ne yapıyorsun Şevket? Ah Şevket, Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durup dururken!

     Ve sen… Kör Mehmet’in damadı. Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm, evet, seni öldürdüm, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum… Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler… Koskoca bir kuşak durup dururken katletti kendi kendini.

     Bütün bu çekilen acı bir kötü rüya olsaydı ah! Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara doğru yeniden! Saka kuşlarının türküsüyle yürüyebilseydik! Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp yan yana eğlenmek üzere şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik!

     Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya. Toprağını kanla suladık diye garezlenmesin. Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin.”

     İnsanlar oldum olası savaştılar mı, savaşlar hep mi vardı, hep de var olacak mı? Hayır, savaş kaçınılmaz değil. Atalarımız savaşçıydı denmesi bir aldatmacadır. Savaşın ne olduğunu bilmeyen ilksel (ilkel değil) topluluklara rastlanmıştır. Savaş insanlığın kültür evriminin belli bir noktasında ortaya çıkmıştır, belli koşulların ürünüdür. Bu koşulların değişmesiyle insanlık savaşı başından atacaktır. (1)  Homo Sapiens’in kıtlık dönemlerinde acımasız davranışlar göstermesi, bizim de onların devamı olarak aynı acımasızlığı göstereceğimiz anlamına gelmez. Kültür, en güçlü biyolojik dürtünün bile üstesinden gelebilir.(2)  Primatlarda da kışkırtıcı bir uyaran olmazsa saldırganlık ortaya çıkmıyor. Saldırganlığı kışkırtan başlıca olaysa ‘dış müdahale’, bir yabancının girişi… Saldırganlık savunmaya yönelik bir davranış. (3) 

      Barış bir kültür işidir. Kültürel etkiler, genetik etkiler kadar önemlidir. Barış için, savaşları yaratan koşulları ortadan kaldırmak, bunun içinse sömürüye, eşitsizliğe karşı savaşım vermek gerekir.

     Türkiye’nin yüz akı, dünyaca ünlü sosyal psikolog Muzaffer Şerif Başoğlu’na göre de insan doğuştan bireyci, çatışmacı değil. Ne ki özel mülkiyete dayalı bir toplum çatışmacı bireyler üretiyor. Onun için toplumda ahlaksal çöküşü önlemek için eğitim tek başına yetmiyor. Dünyanın sosyo-ekonomik yapısını değiştirmek gerekiyor. İnsanlar arasında uyumu sağlayabilmek, düzenli, uyumlu bir toplumsal düzeni yaratmaya bağlı. (5)

      Yahya Galip, Atatürk’ü anlatıyor: “İnsanlara karşı içinde büyük bir saygı, büyük bir sevgi ve merhamet vardı. Savaşı, insanlık bakımından incelerken büyük bir üzüntüye kapılırdı. Bir gün ordumuzun İzmir’e girdiği güne ait anılarını anlatıyordu, birden gözleri yaşardı. ‘Evet’ dedi. ‘Kısa bir zamanda Kahraman Türk Ordusunun aldığı bu parlak sonuçtan memnun kaldığımı söylemem fazla olur. Fakat bir insan olarak o kanlı manzaradan duyduğum iç sızlatıcı elemi size anlatamam. Cephelerde cesetlerden ehramlar oluştuğunu gördüm.’ Sesi boğuldu. Gözlerindeki acıyı kalın bir yaş tabakası örtmüştü.”

     Atatürk onca yıl savaşmak zorunda kalmıştır, ama o Melih Cevdet Anday’ın deyişiyle, savaşçı değil, bir aydınlanma öncüsüydü. Öyle ki, ”Ne yapıp edip şu ya da bu nedenler için ulusu savaşa sürüklemek yanlısı değilim. Savaş zorunlu ve yaşamsal olmalı. Gerçek kanım şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdanımda ezinç duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı ölmeyeceğiz diye savaşa girebiliriz. Ama ulusun yaşamı tehlikeye maruz kalmayınca savaş bir cinayettir” diyen de o (16.03.1923). Barışın yolunu da bize göstermiştir: “Eğer sürekli barış isteniyorsa halkların durumunu iyileştirecek uluslararası önlemler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün gönenci, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya yurttaşlığı kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir” (21.06.1935).

     ‘Sulha Davet’ başlıklı Azeri mahnısı (şarkı) vardır, ne zaman okusam gözlerim dolar: Ana kelbim odlanır [yanar]/Söz tüşende davadan/Bes[yeter] değil mi ey insanlar/Döküldü gan, ahtı gan/Bes değil mi gara torpak/Su içti gözyaşından//Silahları yandırın/Arşa çıksın tütsüsü/Her obada her bir evde/Ganat açsın sulh sözü/Yüzü gülsün insanların/Bayram etsin yeryüzü.            

     Bizim de acılı türkülerimiz var:

     Eledim eledim höllük eledim/Aynalı beşikte yavrum bebek beledim/ Büyüttüm besledim asker eyledim/Gitti de gelmedi yavrum, buna ne çare.

                                               *     *     *

     Yemen Yemen şanlı Yemen/Toprakları kanlı Yemen/Ben Yemen’e dayanamam/Kör olsun beni gönderen/Yeşil Çadır yas mı tutar/Tüfek mavzer pas mı tutar/Gidin sorun anneciğime/Benim için yas mı tutar?

                                                *       *      *  

     Yemen bizim neyimize/Şivan düştü köyümüze/Bak yavrular yetim kaldı/Güvenmeyin beyinize/Günden yanı soldu m’ola/Yerden yanıuldu m’ola/Memed’imin ala gözün/Karıncalar oydu m’ola? (4)

       Birleşmiş Milletler ‘Bilgelik Ödülü’ sahibi Dadi Janki’nin sözü bu: “Dünyadaki savaşlar, düşmanlıklar insanın insanı ve kendisini sevmesiyle ortadan kalkar. Bu da insanların kendi içindeki değerlerini keşfetmesiyle olanaklıdır. İnsan, karşısındaki insana dil, din, ırk, milliyet farkı gözetmeden sınırsız insan olarak bakmalıdır.”

     Hintli Şair Sri Chinmoy Ghose’nin deyişiyle, sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde barışa kavuşacak dünya.

 

                                                KAYNAKÇA  

 

(1)Şenel, Adam (2004) “Tarihçesi, Psikolojisi, Sosyolojisi, Felsefesi, İdeolojisi ve Teknolojisi ile Savaş” İstanbul: Bilim ve Gelecek dergisi Mart 2004 Sayı. 1

(2)Cumhuriyet Bilim Teknik Ağustos 2015 Sayı: 1481

(3)Yazgan, Yankı (1991) “Saldırganlık İnsanın İçinde mi Var?” Cumhuriyet Bilim Teknik 09.02.1991 Sayı: 204 

(4)Aydın, Erdoğan (2006) “Savaşın Türkülerimizdeki Öyküsü” Cumhuriyet, 25.11. 2006

(5) Çulfaz, Cavlı (2020) “Muzaffer Şerif Başoğlu114 Yaşında” (yazı dizisi) Cumhuriyet,

      29.07.2020

    

 

(*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ’nin e- dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ’ta

        (Aralık 2020 Sayı: 37) yayımlanmıştır. (36-37)

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     

DİSİPLİN YA DA SEVGİNİN GÜCÜ

                                 DİSİPLİN YA DA SEVGİNİN GÜCÜ*

                                                                                   Recep Nas

           Giriş

      İlköğretmen okulunda disipline ilişkin ‘bir şeyler’ söylendi mi bize, bilmem, anımsamıyorum. En azından dayağa ilişkin kulağıma küpe olacak bir çift söz edilseydi, kalırdı aklımda. Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre çocukluktan daha yeni çıkmışken öğretmen oldum, sınıfa girdim. Yük yolda düzülür anlayışıyla, kara düzen, birilerinin doğrusunu yanlışını göre göre, sınaya yanıla ilk dört yıl geçiverdi. Ne ki insan üzerinde sınama- yanılma yapılmaz, çocuk (‘da’ denmez) insandır. Asıl öğrenmemiz gerekense ‘çocukla sağlıklı iletişim’di.

     Onun için öğretmen adaylarına derdim, dokuz yıl ilkokul öğretmenliği yaptım. Geriye dönüp baktığımda ilk dört yılımı beğenmem. Eli sopalı bir öğretmen değildim ama, çocukları dövmedim dersem yalan olur. Yüzlerine, başlarına hiç vurmadım. Sayılıdır ama, ellerine vurduğumu acı acı anımsıyorum. Buna inandınız değil mi, inandınız, insan kolay kolay eksiğini gediğini, yanlışını söylemez, saklar. O zaman buna da inanın, son beş yılda- hani sanki hafif, hoş görülecek bir şeymiş gibi ‘kulak bile çekmedim’ denir ya, onu da demem – hiç dövmedim.

     Neden, nasıl değişmiştim? Ordu-Ulubey-Dikenlice Köyü’nde öğretmenim. Köyde üç mahalle var, sacayağı gibi, birbirinden uzak ama… Okulda kalıyorum, hiç komşum yok. Yalan olmasın, bir komşum var, mezarlık… Sıkılıyorum, üzüntülüyüm, bunalıyorum. Kara kara düşünüp dururken bir öğretmenimin salık verdiği bir kitap geldi aklıma: Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak. Dale Carnegie’nin kitabı, İstanbul’dan getirttim. Bu kitaptaki Douglas Malloch’un şiiri aklımı başıma getirdi. Şiir uzun, şu kadarını yazayım: Eğer dorukta çam olamazsan/Koyakta bir çalı ol, ama ol / Derenin yanındaki en güzel çalı sen ol (…) Balina olamazsan küçücük bir balık ol/Ama göldeki balıkların en kıvrak olanı (…) İster büyük ol, ister küçük/ Her zaman en iyi ol yalnız. Bu yetti bana, kapattım kitabı. Neyim ben, ilkokul öğretmeni, öyleyse bugünden tezi yok en iyisi olmak için çalışacağım. Benim öğretmenliğim,  içimde çiçeklerin açtığı o gün başladı. Üniversite öğretmenliğimde, benim beşinci yılda attığım adım, öğrencilerimin ilk adımı olsun diye çırpındım, çabaladım. Öğrencilerim de, sağ olsunlar, yüzümün akı, kıvanç kaynağım oldular.

     Ben okuyordum da, ‘keyfe keder şeyler’, roman, öykü, ille de şiir… O günden sonra eğitime ilişkin ne bulduysam okumaya başladım. Okudukça bir şey daha anladım, ben öğretmenliğe ilişkin pek bir şey de bilmiyormuşum.  Denir ya, iki türlü bilmeyen vardır: Bilmediğini bilen, bilmediğini de bilmeyen…  Ben ikinci türdenmişim, okudukça anladım bunu. İnsanın okudukça okuyası gelir, okumadıkça da okumaz. A. Blanqui ne güzel demiş, Mide açlığa alışamaz, ama beyin çabucak alışır.

 

     Disiplin Kavramı

       Disiplin Latince kökenli bir sözcük. Kökenindeki anlam bilinmeyince – kültürün de etkisiyle - farklı anlamlar yükleniyor ona. İlk çağrıştırdığı da sıkı düzen, ceza, itaat… Disiplinli öğretmen denince akla ilk gelen, dediğim dedik, korkutan, korkulan öğretmen. Disiplinli çocuk da büyüklerin karşısında konuşmayan, itiraz etmeyen, boyun eğip itaat eden… Ne de olsa söz büyüğün, sus küçüğün.

     Disiplin, çocuğun sağlam bir kişilik geliştirmesine, bağımsızlığını kazanmasına, özdenetimli olmasına, kendisiyle ilgili kararları gene kendisinin almasına, eleştirel düşünmesine, ‘birey’ olmasına kılavuzluk etme sürecidir. Disiplin, son kertede eğitimle anlamdaştır, özdeştir. Zaten kökeninde, Latince ‘öğrenme’ anlamına gelen ‘discipere’den türeyen ‘discipulus’ var. Bu da yardım etmek, yol göstermek anlamına geliyor. İngilizce - Türkçe sözlüklerde disiplin için eğitim, eğitmek, yetiştirmek, terbiye etmek gibi karşılıklar veriliyor. Şöyle de denebilir: Disiplin, çocuğu, toplumun yapıcı, özdenetimli bir bireyi olması için bilişsel, toplumsal, duygusal yönden sağlıklı iletişim yoluyla eğitmektir.

     Disiplin hem otoriteyi içerir hem de özgürlüğü. İkisinden birini seçmek ya da birine ağırlık vermek olmaz. Disiplinin özünde otoriteyle özgürlüğün dengelenmesi gerekir. Bunlar karşıt kavramlar değil, birbirini tamamlayan, bütünleyen, besleyen kavramlar… Çocuğun sağlıklı gelişmesi için otoriteye de gereksinmesi var, özgürlüğe de… Otoriteye gereksinmesi var, kılavuzluğa gereksinmesi var çünkü. Öğretmen doğal bir otoritedir. Çocuğun özgürlüğe de gereksinmesi var, çünkü bağımsızlığa, özgürleşen aklıyla eleştirel düşünmeye gereksinmesi var.

     Otoriterlik, otoritenin yozlaşmasıdır. Onun için öğretmen otoriter olmamalı, ama otorite boşluğu da yaratmamalı, otoriteyle özgürlüğü dengeleyip ‘otorite sahibi’ olmalıdır. Otoritesinin kaynağı da mesleki bilgisi, kültürü, kişiliği; saygı, sevgi, anlayış temeline dayalı tutumudur. Değilse, ben öğretmenim, saygı beklerim derse, çok bekler, o saygı gelmez. Öğretmen saygı beklemez, bilgisiyle, engin ve zengin kültürüyle, kurduğu sağlıklı insan ilişkileriyle, empatik yaklaşımıyla çocuklar üzerindeki saygıyı kendiliğinden yaratır, otoritesini de böylece doğallıkla kurar.

     Disiplinin birincil koşulu, çocuğa, sevildiğini, sayıldığını, kabul edildiğini duyumsatmaktır. 1. sınıfı okuturken ilk günlerde teneffüse çıkılacağı zaman kapıda dururdum, zebani gibi değil ama, gülümseyerek, göz teması kurarak, beden diliyle varsın, teksin, benim için değerlisin iletisini vererek… Benim varlığım, onların itişip kakışmadan tek tek çıkmalarını sağlardı. Giderek de bu alışkanlığa dönüşürdü.

     Öğretmen, teneffüs zili çalınca ilkin kendisi çıkmaz. Okulun ilk günü ilk ders sonrasında geçenekte 1. sınıftaki çocuklardan biri ağlıyor. Nöbetçi öğretmen soruyor,

     “N’oldu, neden ağlıyorsun?”

      “Öğretmen teneffüse (çocuklar ‘tenefüs’ derler) çıkın, dedi. Teneffüsü bulamadım.”        

 

     Ne Ceza Ne Ödül

      Güce dayalı otorite kurup öğrenciyi denetlemek, yönetmek, yönlendirmek isteyen öğretmen iki gücünü, ödülü ve cezayı kullanır. Ama bu iki gücü öğrenci kendine tümüyle bağımlı oldukça kullanabilir. Öğrenci büyüdükçe, bağımlılığı azaldıkça, cezadan korkmamaya başladıkça, - ilgileri ve gereksinmeleri değiştiğinden – önceki ödüller de çekiciliğini yitirdikçe öğretmenin bu güçleri birer birer ellerinden uçar, etkisizleşir.

     Zamanla cezanın sakıncaları anlaşılınca, – cezadan tümüyle vazgeçilmese de – ödül cezadan daha etkili dendi. Cezadan kaçınan öğretmenler, öğrencilerin ‘uygun’ davranışları göstermeleri için ödüllere bel bağladılar. Ama günümüzde ödülün de sakıncaları olduğu anlaşıldı. Aslında cezalayanla ödüllendirenin amacı aynı, ikisi de istediğini yaptırmaya çalışıyor.

     Cezanın – geçici de olsa – etkili olması için acı vermesi, bu yetmiyorsa caydırıcı olması için daha çok acı vermesi, ayrıca cezalananın kaçamaması, dolayısıyla cezalandırana bağımlı olması gerekir. İyi ama çocuk duyarsızlaşmışsa, acı duymuyorsa, örneğin dayak arsızı olup vuracağı iki tokat değil mi diyorsa, ceza etkisini yitirir, bu koşullar da işlevsiz kalır.

     Bir öğretmen sabrı taşınca dersliğin arkasında gürültü yapan çocuklardan birine bir tokat atıyor. Arkasını döner dönmez, çocuk,

     “Acımadı ki, acımadı ki!” diyor.

     Daha çok acı vermek için öğretmenin bu çocuğu öldüresiye dövmesi mi gerekir, bu olabilir mi? Şu da olabilir: Öğretmenin kendisini ikinci kez döveceğini anlayan çocuk pencereden atlayıp kaçabilir, böylece üçüncü koşul da elden gider. Benim başıma geldi. Şimdiki aklım olsa yapar mıyım, öğretmenliğimin o beğenmediğim yıllarıydı. 14 yaşında, ilgisiz, yasa gereği okula zorla getirdiğimiz bir öğrencim vardı. Ödevini yapmadığı için ‘teneffüse çıkmama cezası’ verdim. Çıkmasın diye de dış kapıda nöbete durdum. Zil çaldı, sınıfa girdim, baktım, yok. Pencereden kaçmış.

     Ödülün de etkili olabilmesi için çocuğun ödüle gereksinmesi olacak, bu yetmez, gereksinmesi öylesine güçlü olacak ki olmasa da olur diyemeyecek. Üçüncü koşul da, ödülü kendisi elde edemeyecek, dolayısıyla yetişkine bağımlı olacak. Ödüle koşullanan çocuk bunu hep ister, bunun sürdürülebilirliği var mı? Özgür Bolat’ın belirttiği gibi, Ödül, içgüdülenmeyi öldürür. Okunan her kitap için bir pizza vaat etmek, okumayı sevmeyen şişman çocuklar yaratmaktan başka bir işe yaramaz, diyor John Nicholls.

     Hayvanlar da bilinçli canlılar diye hayvanseverlerin karşı çıkmalarına karşın, ne yazık ki hayvanlar için kullanılan, ‘koşullandırma yoluyla terbiye etme’ araçları olan ceza ve ödülü çocuklara neden uygun görüyoruz, yetişkine bağımlı olma koşuluyla etkili olabilen bu iki aracı neden kullanıyoruz? Bağımsızlığını kazanmış, eleştirel düşünen, sorgulayan, “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kuşaklar yetiştirmeyecek miydik biz?

 

     Sevginin Gücü

        Öğretmen adaylarına tanışırken derdim, sizlere yakışanı, zor bir mesleği seçmişsiniz, teşekkür ederim size. Ama bir sorum var, çocukları seviyor musunuz? Kalbinizle konuşun, yanıtı kendinize verin. Sevmiyorsanız, bu ayıp değil, kınanacak bir durum da değil. Çocuklarla birlikte olmak, onlarla oynamak sizi mutlu etmiyorsa yol yakınken vazgeçin. Mutsuz öğretmen mutlu çocuk yetiştiremez. Sevmediğiniz için çocuğun her yaptığı, her davranışı size batar. Halk sözü var ya, sevmiyorsan yürüyüşü lap lap, yemek yiyişi şap şap gelirmiş. Ama Yunus Emre’nin deyişiyle, sevgi gelecek cümle eksikler biter.   

     Saygı duyulup sevilme, beğenilip onanma, olduğu gibi kabul edilme, başarı tadı tatma, özgüvenli olma… Bunlar çocuğun başlıca ruhsal gereksinmeleridir. Bu gereksinmeleri doyurulan, sevgi deposu dolan çocuk – durduk yerde - disiplin sorunu yaratır mı?

     Bir öğretmen anlatmıştı. Sınıfa gelen müfettiş çocuklara küçük kâğıtlar dağıttırmış. Çocuklara da, öğretmeniniz sınıfta en çok kimi seviyorsa onun adını yazın, sonra kâğıdı katlayıp öğretmeninize verin, demiş. Ben düşündüm diyor öğretmen, Ahmet’i yazarlar, belki de Ayşe’yi… Sonuç çarpıcı, hoş! Her çocuk “Beni seviyor” diye yazmış. İşte bu, bu çocuklar öğretmeni üzerler mi?                                          

     İlkokul öğretmeniyken, dışarısı soğuksa, 1. Sınıf öğrencilerimle teneffüste de birlikte olurdum. Oturuyorsam, yanıma gelirler, biri bir parmağımı, biri bir parmağımı tutar, parmaklarım yetmez, kollarıma, omzuma dokunurlar, uzaktan bakınca oğul veren arı topluluğu gibi oluruz. Zil çalınca, hadi arkadaşlar (Birbirlerine ‘arkadaşlar’ desinler diye ben de özellikle ‘arkadaşlar’ derdim), ders başlıyor, derim, tıpış tıpış gider yerlerine otururlar. Bu çocuklar şımarır mı?    

     Öğretmen adaylarına sorardım, hayatta sevdiğiniz, saydığınız hiç değilse bir insan vardır, yoksa yazık size! O sayıp sevdiğiniz insanı üzmek, kırmak aklınızın ucundan geçer mi hiç? Öyleyse sevin, gerisi kolay… Suna Tanaltanay’ın deyişiyle, sevgi alışveriş değil, veriş-alıştır. Dersimi sevmeniz gerekir, seveceksiniz ki koşa koşa geleceksiniz. Ama dersimi sevmeniz için beni sevmeniz gerekir, beni sevmeniz için de benim sizi sevmem gerekir. Görüyorsunuz, iş öğretmende bitiyor. Severseniz, sizi de severler, dolayısıyla dersinizi severler. Sokrates başarısız bir öğrencisi için şunu demiş: Ona ne öğretebilirim, kendimi ona sevdirmeyi başaramadım.

     Sevgi sürekli doyurulması gereken bir duygudur. Karın nasıl acıkıyorsa, kalp de sevgiye acıkır.

     Sevgiden söz ettik de, ya saygı? Yoksa biz saygıyı büyüklere mi ayırdık? Şu sözleri duymuşsunuzdur:

     “Çocuk mu kandırıyorsun?”

     “Çocukmuşum gibi azarladı.”

     Demek çocuk kandırılabilir, azarlanabilir, saygı bunun neresinde? Ayı yavrusunu severken öldürürmüş, sepici de sevdiği deriyi yerden yere vururmuş. Demek ki saygı içermeyen sevgi de yetmiyor.

 

     Sonuç

      İnsan, cezadan korktuğu ya da ödül beklediği için değil, iç yargılama düzeneği olan vicdanının sesini dinleyerek doğru olanı yaparsa ahlaklıdır, uygardır. Öyleyse ne ödül ne ceza, ikisi de değil. Ceza da ödül de bağımlılık yapar, yan etkiler taşır. İkisine de alışılır, ikisi de zamanla ucuzlar, kanıksanır, etkisini yitirir.

     Ceza da ödül de kalkınca yerine ne konacak? Ceza yerine, çocuğun davranışının doğal sonucunu yaşaması… Ödül, övgü yerine de yüreklendirme, isteklendirme (teşvik), yargı içermeyen geribildirim.

    Sokma akıldan akıl olmaz. Şu atasözünü severim: Yığmaca çakıl yedi gün dayanır, koymaca akıl yedi adım…

     Ne varsa içte var, insanın içinde. Disipline ilişkin anahtar sözcükler şunlardır: İçdisiplin, içgüdülenme, özdenetim, özdeğerlendirme, içödül, özeleştiri, özsaygı, özgüven…

     Değişimin kapısı içerden açılır.

____________________________________________________________

      (*) Bu yazı MEB’in çıkardığı ya/da (Eğitim ya da Eğitim) dergisinde (Kasım-Aralık 2020 Sayı: 7) yayımlanmıştır.

17 Ekim 2020 Cumartesi

SOR

                                                                               SOR (*)

                                                                                                                        Recep Nas

                                                                                                                                                                  İnsan ilkin ne zaman, ne sordu, bilinmez. Belki gece olunca Güneş nereye gidiyor diye sordu, belki şimşek neden çakıyor diye sordu, deprem neden oluyor diye sordu belki de. Ama sordu, sorularına kendince yanıtlar buldu. Dünya düz dendi, evrenin merkezi sayıldı. Deprem Tanrının gazabı sanıldı. Bunlar değişmez doğrular diye bellendi, belletilmeye çalışıldı. Ama insan düşünmekten, sormaktan vazgeçmedi, aykırı sorular sormayı sürdürdü. Bu yalan yanlış bilgiler üzerinden egemenlik kuranlar aykırı sorulara, görüşlere izin vermediler. Abraham Flexner (2018: 67) demiş ya, “İnsanlığın asıl düşmanları, kanat açan insan zihnini, kanatlanmasına cüret edemeyeceği bir kalıba sokmaya çalışanlardır.”

     Düşünen sorar, soran düşünür. Soru soranlarsa en çok korkulan kişiler oldu. Bir soru bin yanıttan daha güçlü olabilir çünkü (Gaarder, 1994: 80). Yeni, alışılmadık soru soranlar, düşüncelerinin doğruluğunu savunup direnenler sapkınlıkla, dinsizlikle suçlandılar. Bunlardan biri Giordano Bruno (1548-1600), Kopernik’ten (Nicolaus Copernicus/1473-1543) de esinlenerek Dünyanın Güneşin çevresinde döndüğünü, üstelik Güneşin bir tane değil, sonsuz sayıda olduğunu söylediği için hapse atıldı, bu da yetmedi, diri diri yakıldı. Ama şimdi yakıldığı yerdeki heykeli bütün görkemiyle kendisini yakanlara meydan okuyor. Bir de Galileo Galilei (1564-1642) var tabii, o da Dünya yuvarlak ve dönüyor dediği için suçlandı, canını zor kurtardı. Ama yüzyıllarca acı çekmiş olsalar da sonunda soranlar, düşünenler, sorgulayanlar, dolayısıyla bilim kazandı, aklı yok sayanlar, aydınlanmadan korkanlar yenildi, geri çekildi. Papalık, Galileo Galilei’den- yüzyıllarca sonra da olsa - özür dilemek zorunda kaldı.

      Çocuk doğuştan meraklıdır, sorar. Ege’de çocuğa ‘kadı yoran’ derlermiş, çok soru sorduğu için… Neden, nasıl, ne, nerede? Israrla sorar. Neden, aklı yatmadıysa gene sorar, ama neden? Döner gene sorar, neden ama? Yanıtları ilgiyle dinler (Oktay, 1999: 119). Hoş, dinlese de yanıtın daha çok kendi düşüncesine uyup uymadığına dikkat eder (Sandström, 1971).

     İşte birkaç örnek:

     *Gözlerim kahverengi, neden her şeyi kahverengi görmüyorum?

     *İki gözüm var, neden tek görüyorum?

     *Allah şeytanı neden öldürmüyor?

     *Gölge nasıl oluşuyor?

     Albert Einstein’ın çocukken sorduğu sorusu da kendine yakışır türden, “Işığa binseydim Dünya acaba nasıl görünürdü?” Ne de olsa “Benim özel yeteneklerim yok, ben sadece tutkulu bir bilme meraklısıyım” diyen biri o (Öztürk, 2012: 23).

     Ünlü evrenbilimci Stephan Hawking de (1942-2018) “Hiç büyümemiş bir çocuğum ben” diyor. “Hâlâ ‘nasıl’ diye, ‘neden’ diye soruyorum. Ve bazen bir yanıt bulabiliyorum.” (1)  

     Felsefeci Nermi Uygur çocukluğunu anlatıyor: “İlkokul günlerimi anımsıyorum da ‘soru yumağı’ gibi bir şeyim ben. (…) Derslikte, toplantıda, evde, sokakta, hangi aşamada, nerde olursam olayım, örtük-açık bana takılan bir ad var, hani çoğumuzun vardır ya, benim de bir ek-adım var: sorucu. Soru dediğimiz şey (…) bir kültür eylemi, bir yorum, bir yaratıdır” (Fuat, 2000: 114)

     Bettina Stiekel (2011), çocukların sorularını Nobel ödüllü bilim insanlarının yanıtlamalarını istiyor. Sonra da bu sorularla yanıtlarını içeren bir kitap oluşturuyor. Çocukların sorularından birkaç örnek:

     *Neden okula gitmek zorundayız?

     *Neden fakir ve zengin vardır?

     *Neden sadece kızarmış patatesle beslenemem?

     *Gökyüzü neden mavi?

     *Savaşlar neden var?    

     *Neden bazı şeyleri unutuyorum da bazılarını unutmuyorum?        

     Soru sormak, bildiğinden daha üst düzeyde bilgi aramak, öğrenmeye istekli, hazır olmak demektir. Soru sormanın bittiği yerde eğitim durur (Yörükoğlu, 1983: 102-103).

     Konya Karatay Medresesi’nin (1251) kapısında şöyle yazıyormuş: Essual’u nısf-ul ilm (Sormasını bilmek bilimin yarısıdır.) (2)

     Benjamin Disraeli’nin deyişiyle, cehalet soru üretmez. Cahil soru sormaz, o her şeyi, her sorunun yanıtını bilir zaten. Bilimse soruyla gelişmiştir. Bilim insanları çevrelerini, doğayı, evreni gözlemlerken sorular sormuşlar, bu sorularına yanıt ararken de bilimsel buluşlar yapmışlardır. Yerçekimi Yasası da bir soruya yanıt ararken bulunmuştur. Isaac Newton (1643-1727) sormuş, elma düşüyor da Ay neden düşmüyor? (Yörükoğlu, 1983: 102).

     Nazi zulmünden kaçıp, en gerçek yol gösterici olarak bilimi seçen ‘Atatürk Türkiyesi’ne sığınan Alman bilim insanlarından biri derslerinde şöyle dermiş,

     “Sorun, ben aptalca yanıtlayabilirim, ama aptalca soru olmaz.”

     Öyle ya, Necip Mahfuz’un deyişiyle, bir insanın zeki olduğu yanıtlarından, bilge olduğu sorularından anlaşılır.

     Ama şu diyalog bize hiç yabancı değil.

     -Hocam, bir soru sorabilir miyim?     

     -Soramazsın, dersi kaynatacaksın değil mi, otur!

     Şöyle de olabiliyor:

     -Hocam, bir soru sorabilir miyim?

     -Sordun işte, otur!

     Öğrenci soru sormayı başarmışsa bu kez de şöyle denebilir,

     “Saçma! Ne kadar aptalca bir soru…”

      Başımıza icat çıkarma da denebilir. Eski bir bakan biz yaratıcı, buluşçu olamayız, ancak ‘ara eleman’ oluruz demişti. Gençlere seslenirken de, kalem efendisi olmayın demişti. Bu İbn Sina (980-1037), Farabi (870-950), Einstein (1879-1955), İbn Haldun (1332-1406) olmayın demek değil mi? Tabii ki doğru soru sorulmalı. Jones Salker’in dediği gibi, doğru soruları sor, yanıtlarını bulursun. Ama belki en doğru soru aptalca sanılandır.

      Soru meraktan doğar. Merak eden, bilme dürtüsü olan soru sorar. Merak körelirse, özgür ve özerk düşünme yetisi de körelir. Öğrense bile, sormadan, düşünmeden öğrenir, anlamadan inanır ve beller. O zaman da ezberci, kopyacı, aktarmacı, aşırmacı olur (Öztürk, 2012: 23).

     Alman Aydınlanmacı G. Ephraim Lessing (1729-1781, “Tanrı karşıma çıksa, bu elimde gerçekler, bu elimde de bu gerçeklere götüren araçlar var, seç birini dese, ben ikinciyi seçerim” diyor. Sormadan, sorgulamadan, eleştirel süzgeçten geçirmeden, hiçbir kuşku taşımadan inanmayı öğrenmiş bir toplum gerçeği aramaz. Osmanlı Mısır’da yaklaşık 350 yıl (1517-1882) kalmış, piramitleri merak eden çıkmamış. (2)

     Nobel Fizik Ödülünü alan İsidor İsaac Rabi’ye (1898-1988) öğrencileri sormuş,

     -Hocam bu başarınızı neye borçlusunuz?

     -Soru sormaya, soru sormayı da anneme borçluyum. Annem, başka annelerin sorduğu gibi, bugün öğretmenin sorularını yanıtladın mı, diye sormaz, tersine, bugün öğretmenine güzel bir soru sordun mu, diye sorardı bana.

     İsmet İnönü’nün kızı Özden İnönü Toker anlatıyor:

     “Atatürk bizimle konuştuğu zaman hep, çocuklar kendinize güvenin, soru sorun, derdi. Bilmemek ayıp değil, öğrenmek için soru sormanız lazım, derdi. Size söylenenleri hemen kabul etmeyin, biraz düşünün. Acaba doğru mu söylüyorlar, yoksa bizi kandırmak mı istiyorlar… Hep aklınızda o şüphecilikle söylenenleri dinleyin. Merak edin, derdi” (Cumhuriyet, 01.02.2013).

     Nitelikli soru sormayı öğrenmek de eğitimin bir parçası. Ama toplum, ne yazık ki, küçücükken doğallığıyla, ayıplanır mıyım diye düşünmeden çocuksuluğuyla soru soran çocuğu öğütüyor, bu yetisini de köreltiyor. Unutulmasın, “Merak, çağdaş düşüncenin ayırt edici niteliğidir” (Flexner, 2018: 51).

     Çocuklar için bir şiir yazmıştım:

 

     ÇOCUK İNSANDIR

 

     Yürüdüm                                                               

     otur                                                                                    

     dediler                                                                         

 

    Konuştum

    sus

    dediler

 

    Sordum

    çok bilme

    dediler

 

    Böyle olmasın, bırakalım çocuk konuşsun, soru da sorsun.

 

                                         KAYNAKÇA

 

Flexner, Abraham (2018) Faydasız Bilginin Faydası Çev. Mehmet Albayrak İzmir:

     Delidolu Yay. 

Fuat, Memet (2000) Din ile Felsefe İstanbul: Adam Yay.

Gaarder, Jostein (1994) Sofi’nin Dünyası İstanbul: Pan Yay.

Oktay, Ayla (1999) Yaşamın Sihirli Yılları: Okulöncesi Dönem İstanbul: Epsilon Yay.

Öztürk, M. Orhan (2012) “Çocukta Bilme Dürtüsünün Gelişimi” 3. Ulusal Çocuk ve Gençlik

     Edebiyatı Sempozyumu Yay. Haz. Sedat Sever vd. AÜ ÇOGEM Yay. (23-28)

Sandström, C. I. (1971) Çocuk ve Gençlik Psikolojisi (Çev. Refia Şemin) İstanbul: İÜEF

     Yay. 1614

Stiekel, Bettina (2011) Çocuklar soruyor, Nobel’liler Cevaplıyor 7. Baskı Çev. Elif Günçe

     İstanbul: T. İş Bankası Kültür Yay. 

Yörükoğlu, Atalay (1983) Değişen Toplumda Aile ve Çocuk Ankara: Aydın Kitabevi

 

( 1) HBT (Herkese Bilim Teknoloji 23.03. 2018 Sayı: 104) Der: Sevda Deniz Karali

 (2) Doğan Kuban, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, 27.05.2011 Sayı: 1262

 

 

(*) Bu yazı Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin e- dergisi (Eylül 2020 Sayı: 36) olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ’ta yayımlanmıştır.