23 Ocak 2017 Pazartesi

İLKOKULLARDA ÖDEV


                                         İLKOKULLARDA ÖDEV (*)

                                                                                     
                                                                                                                           Recep Nas

                                                                                







     Öncelikle, kısaca da olsa, öğrenme olgusuna değinmeli. Öğrenme kişiseldir, öğrencinin işidir. Çağdaş okulda öğretmenin görevi öğrenme ortamı hazırlamaktır, kılavuzluk etmektir. “Öğretmen, çocuklara ders vermekten çok, onları kendi kendilerine çalışmaya ve öğrenmeye alıştırdığı derecede başarı sağlamış olur” (İlkokul Programı, 1968: 323) Öğrenme yollarını öğrenmelidir çocuk. Bir başka deyişle, gerek duyduğunda hangi bilgiyi nerde, nasıl sağlayabileceğinin yöntemlerini öğrenmeli. Çocuklar, gereksinmelerinden kaynaklanan amaçlar doğrultusunda gözleyerek, inceleyerek, araştırarak, eleştirel okuma yoluyla, kısacası, etkinlik içinde öğrenmelidirler. Etkinlik öğrenmenin baş koşuludur. Etkinliğin olmadığı yerde öğrenme de yoktur.

     Çocukların ne öğrendiklerinden çok nasıl öğrendikleri önemlidir. Bilgi çocuğun malı olmalı, bilgiyi özümsemeli çocuk. Neden, nasıl öyle olduğunu anlayarak öğrenmelidir. Ezberlemek öğrenmek değildir. Çocuk ezberleyip söyleyebilir ama anlamaz. Doldurulmuş kafalara değil, iyi oluşmuş kafalara gereksinmemiz var. “Çocuğun belleğine birtakım faydasız bilgiler yığmak yerine ilgisine ve ihtiyacına cevap veren bilgilerle davranış değişikliğini sağlamak gerekir.” (İlkokul Programı, 1968: 13) Bilgi amaç değil, araçtır. Amaç, bireyde olumlu yönde davranış değişikliği yaratmaktır. Bu amaca götürmeyen bilgi yüktür. Yeteneği de zekâyı da geliştiren bilginin kendisi değil, o bilginin nasıl, hangi yöntemle elde edilmiş olmasıdır (Enç,1981: 206)

     İşte ödev bu bağlamda önem, değer kazanmaktadır. Bireysel olarak ya da küme çalışmaları yoluyla gereksinmeleri, ilgileri yönünde öğrenme yöntemlerini uygulayarak öğrenmelidir çocuklar. Öğrencidir, etkin olması gereken. Öğretmen bilgi aktarıcı değil, çocuğa kılavuzluk eden kişi olmalıdır. “Öğretmenin vazifesinin münhasıran talebeye malûmat kazandırmak değil, belki onların kendi kendilerine malûmat kazanmalarına yardım etmek olduğunu gayet

iyi idrak etmesi lâzımdır.” (Antel, 1952: 205)

     Alıcıgüzel’e (1979:282) göre “Ödev, işlenmekte olan konunun geliştirilmesi amacıyla öğretmenin kılavuzluğu altında öğrencilerce yapılan çalışmalardır.” Eğitim Terimleri Sözlüğü’nde (Oğuzkan, 1974: 130) şöyle tanımlanıyor ödev: “Tek bir öğrenciye ya da bütün bir sınıfa üzerinde düşünmeleri ve çalışmaları için verilen konu, sorun, iş.” Kocaçınar’a (1969:201) göre ise, “Bireyin bilgi, beceri ve alışkanlıklarını pekiştirmek veya ilgisi ölçüsünde yeni yeni şeyler elde etmek amacıyla yöneldiği veyahut yöneltildiği faaliyetlere ödev denir.” Anlaşılıyor ki ödev çocuğun öğrenme yollarını kullanmasını, kendi başına çalışıp öğrenmesini sağlamanın bir aracıdır. Öğrenme yalnız okula özgü bir olgu değildir, yaşam boyu sürecektir, sürmelidir. Çocukları birbirinden kopuk, ilişkisiz bilgilerle tıka basa doyurmayalım, acıktıralım. Öğrenmek için de iştah gereklidir. Meraklarını kamçılayalım, isteklendirelim onları. Zekâ, kimi eğitimcilerce ‘merak + isteklendirme olarak tanımlanıyor. Bugünse öğrenme isteği köreltiliyor çocukların, tersine. Öyle yükleniliyor ki çocuklara, öğrenme istekleri kırılıyor. Giderek not almayı, diplomayı amaçlıyorlar, kendilerini yetiştirmeyi amaçlayacaklarına. Diplomaya ya da istedikleri nota kavuşunca da tükeniyorlar. Amaçlarına ulaşmış oluyorlar, kitabı, öğrenmeyi bırakıyorlar. Yörükoğlu’nun (1978: 59) deyişiyle, “Biçime, nota, ezbere önem veren öğretmenler kısa sürede başarılı görünebilirler. Ancak öğrettikleri iğreti ve uçucudur. Öğrenmeyi, gittikçe gelişen bir ilgi olarak ayakta tutamazlar. Araştırıcı ve yaratıcılığa doğru gelişen bir öğrenme sevgisi veremezler.” Yaşam boyu sürmeli öğrenme isteği, çabası. İşte, ödev, yaşam boyu sürecek kendi başına çalışma alışkanlığı kazanmayı sağlayacak bir etkinlik çeşididir.

     Ödev, ilkelerine, tekniğine, amacına uygun olarak verilirse, çocuğun yeteneklerinin gelişmesine, yeni yeni yaşantılar kazanmasına yardımcı olur. Değilse, amacı belirli olmayan ya da çocuğun amacını anlamadığı, bıktırıp usandırıcı ödevler yarar yerine zarar getirir. Çocuğu işten, çalışmaktan, dahası okuldan soğutur. Önünde daha uzun süre okul yaşamı varken olumsuz bir okul kavramı geliştirmesine yol açabilir. Çocuk, not için, cezalanmamak için ya da ödül almak için değil, öğrenme isteğiyle dopdolu olarak çalışmalıdır. Okula sinemaya gider gibi, oyuna gider gibi koşa koşa, sevinçle gitmeli. Ama gereksinmelerine, ilgisine dayanmayan, yalnızca öğretmen istedi diye yaptığı ödevi beğenilecek mi, yeterli bulunacak mı kuşkusuyla, kaygısıyla, ayakları geri geri giderek okula varırsa, çocuk, kişiliği yönünden yara alacağı gibi öğrenmeye karşı da olumsuz bir tutum takınabilir.

     Vermiş olmak için, çocuğu meşgul edeyim anlayışıyla ödev verilmez. Ne yazık ki böyle veriliyor çoğunlukla. Son dersin bitimine yakın ya da zil çaldıktan sonra ayaküstü, bir oldubitti içinde veriliyor. Ne amacı belli, ne sınırı… Kimi çocuk anlıyor, kimisi anlamıyor. Öğretmenin neyi, ne kadar istediği belli bile olmuyor. Ana-baba çocuğu ne ölçüde yardımcı, destek olacağını bilemiyor. Ya hiç yardımcı olmuyor, ilgilenmiyor ya da çocuğun yerine yapıveriyor ödevi. Her iki durumda da tedirgin oluyor çocuk. Birincisinde, ödevi gücünün üzerindeyse başarısızlık, yetersizlik duygusuna kapılabiliyor, Sorulduğunda “Ben yaptım” diyerek yalan söylemek zorunda kalıyor, ikincisinde de. Böylece bir ‘yan öğrenme’ çıkıyor ortaya, yalan söylemeyi öğreniyor. Kaş yapmak istenirken göz çıkarılıyor.

     Ödevi veli istiyor anlayışı var kimi öğretmenlerde. Doğru, veliler gerçekten istiyorlar. Ama bildiğinden, anladığından değil, öylesine. Nasıl ki hasta istiyor diye doktor gereksiz bir ilacı vermiyorsa, veli istiyor diye amaçsız, gelişigüzel ödev verilmez. Ödev konusunda da velileri aydınlatmak gerekir. Bu, İlkokul Programı’nın (s.37-21) öğretmenlere yüklediği bir görevdir.

     Belli bir amacı olmalı ödevin. Öğrencilerin gereksinmeleriyle, ilgileriyle çakışmalı bu amaç. Çocuk amacı anlamalı, benimsemeli. Amaç, öğrencinin olmalı. Zaten hiç kimse bir başkasının amacı için öğrenmez. Öğretmen ödev için de bir ön hazırlık yapmalı, vereceği ödevi planlarında belirtmeli.

     Ödevler çocukların bireysel özelliklerine, ilgilerine, yeteneklerine göre çeşitlendirilmeli. Bireysel özellikler kesinlikle göz önünde bulundurulmalı. Her çocuğa aynı düzeyde, aynı yapıda, toptan ödev verilmez. Zorluk dereceleri değişik, çeşitli ilgilere seslenen ödevlerden seçme özgürlüğü tanınmalı çocuklara. Çocuğun ilgisini çekmeyen ödevler baştan savma iş yapma alışkanlığı kazanmasına yol açabilir. Gönüllü olarak ödev yapmaları için de isteklendirilmeli çocuklar (Baymur, 1967: 130). Öğretimin bireyselleştirilmesi gibi ödevler de bireyselleştirilmelidir.

     Çocukların gelişim düzeylerine uygun olmalı ödevler. “Öğrencilerin yetenekleri üstünde olan ve çok zaman alan mekanik ödevler onların ruh sağlığını bozar” (İlkokul Programı, 1968: 379) Başarı, başarının üzerine kurulur. Her çocuk yeteneği, gücü oranında başarılı olmanın tadını tatmalıdır.  “Yavaş öğrenen çocuklar da kendilerine uygun işlerde çalışıp bir şeyler becererek başarı kıvancını duysunlar ve zevkle çalışma alışkanlığını alsınlar” (İlkokul Programı, 1968:379) Aynı süre içerisinde tüm öğrencilerin aynı davranışları öğrenmelerini beklememeli,  öğrencileri başarılı-başarısız diye ayırmamalı (Ertürk, 1975: 89)

     Çocuk evini de birlikte getirir okula. Çocuğu tanımak için ailesini tanımak zorundadır öğretmen. Çocuğa, evinin koşullarını bilerek vermelidir ödevi.

     Ödev, çocuğun oynamasına engel olmamalı. Oyun, çocuk için oyalanma değil, çalışmadır zaten. Bir öğretmen, “Oyun oynayacaklarına ödevlerini yapsınlar” demiştir. Derslerin bile oyunlaştırılması gerekirken çocukların oyun gereksinmelerinin yadsınması çok acı bir olgudur. Oynamalı çocuk, hem de bol bol. Oyun, çocuğun işidir, mesleğidir. Oyun içinde çocuk pek çok şey öğrenir, yetişkinliğe hazırlanır.

     Ödevler gereksinmeden kaynaklanmalı, işlenen konunun doğal bir devamı olmalı. Yapay, konudan kopuk olmamalı. Sonradan, geciktirilerek yapılan bir çalışma pek yarar sağlamaz.

    Konular yaşamdan alınıp derslerin sonuçları yaşama bağlanacağına göre (İlkokul Programı, 1968: 14/13), ödevler de öğrenilenleri yaşamda kullanmaya, uygulamaya elverişli nitelikte olmalı. Böylece çocuklar hem bilgilerini pekiştirirler hem de öğrendiklerini uygulama becerisi kazanırlar. Çocuklar somut düşünürler, yaparlarsa, yaşarlarsa öğrenirler. Bu nedenle gözleme, incelemeye, denemeye, araştırmaya yönelik ödevler verilmelidir (İlkokul Programı, 1968: 38/26)

     Alıştırma niteliğinde ödevler de verilebilir kuşkusuz, öğrenilenleri pekiştirmek için. Ne ki bunların mekanik olmaktansa yeni durumlara uygulamaya elverişli biçimde düzenlenmesi gerekir. “Kitap ve dergilerdeki bir yazıyı aynen kopya etmek veya sınıftaki çalışmaları tekrar tekrar yazmak gibi sıkıcı ve faydasız ödevler verilmemelidir” (İlkokul Programı, 1968: 38/26) Çocukları yaratıcılığa götürmüyorsa, onları otomatikleştiriyorsa böyle bir çalışmanın ödev değeri yoktur. Örneğin özet çıkarmak ödev konusu olabilir, ama bu öğrenildikten sonra ödev değeri taşımaz artık.

     “Kalıcı izin meydana gelmesi için ne miktar tekrara ihtiyaç olduğunu öğrencinin öğrenme hızı tayin eder. Öğrenme hızı ise öğrencinin zekâsı, mevcut öğrenileri ve güdülenmişliği ile ilgilidir. Fazladan tekrar öğrencide ilgi kaybolmasına ve tatminsizliğe yol açabileceği gibi noksan tekrar da gerginliğe meydan verebilir” (Ertürk, 1975: 98) Demek ki öğrenmenin gerçekleşmesi için belli sayıda tekrar gereklidir, ama ne az, ne de çok. Bunun niceliği çocuktan çocuğa değişir. Burada da ödevlerin bireyselleştirilmesinin, çeşitlendirilmesinin gereği ortaya çıkıyor bir kez daha. “Belirli bir yineleme düzeyi aşıldıktan sonra yinelemenin etkisi önemli ölçüde azalmaktadır. Başka bir deyişle, ne kadar çok yineleme yapılırsa o kadar iyi öğrenilmemektedir. Yineleme ancak belirli düzeyde yararlı olmaktadır. Hatta bu düzeyin aşılması, yinelemenin, yorgunluk ve bıkkınlık yönünden olumsuz etkiler yapmasına da neden olmaktadır” (Enç, 1981: 196)

     Çocuklar, kitap sevgisi, okuma alışkanlığı kazanmalı, okumaktan tat almalıdırlar. Yalnızca ders kitaplarıyla sağlanamaz bu. Okuma etkinliği ders kitaplarının dışına taşmalı. Nitelikli, doğru etkiler veren, eleştirel düşünme yeteneğinin gelişmesine katkıda bulunan, öz ve biçim yönünden düzeylerine uygun masal, öykü kitapları okumalı çocuklar. Bu bakımdan “zevkli, dinlendirici okuma ödevleri vermelidir” (İlkokul Programı, 1968: 38).

     Çocuk ödevini önce kendisi okusun, gözden geçirsin, denetlesin. Bu alışkanlığı kazanmalı, kendi ödevini değerlendirilmeyi öğrenmeli her çocuk (İlkokul Programı, 1968: 5) Ayrıca ödevler kesinlikle öğretmence denetlenmeli, varsa eksiklerin tamamlanması sağlanmalı. Ortak yanlışlar üzerinde durulmalı. Ödevler kimi zaman denetlenip kimi zaman denetlenmezse, bu, çocuğun baştan savma iş yapmasına neden olabilir.

     Şunu da belirtmeli; Amacına, özelliğine göre ödevler sınıfta da yapılabilir, evde de. Sınıfta yapılabilecek çalışmaların eve taşınması gerekmez. Yeni konuların alıştırmaları daha çok öğretmenin kılavuzluğu altında sınıf ödevleriyle yapılabilir.

     Sonuç olarak, ama sınıf ödevleri, ama ev ödevleri yoluyla, çocuk, yöntemli çalışma alışkanlığı kazansın. Araştırıcı, yapıcı, yaratıcı olsun, öğrenmeyi öğrensin. Unutmayalım, ilkokul, öğrenciye bilimsel yöntemlere göre çalışma yollarını öğretecek temel eğitim kurumudur (İlkokul Programı, 1968: 13) Şu da var, eğitimin nihai amacı bireyi mutlu etmektir.





(*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM dergisinde (Mayıs 1983 Sayı: 78) yayımlanmıştır.

 

                                     KAYNAKÇA



Alıcıgüzel, İzzettin (1979) İlk ve Ortadereceli Okullarda Öğretim İstanbul: İnkılâp ve Aka  

    Kitabevleri

Antel, Sadrettin Celal (1952) Umumi Didaktik İstanbul: Doğan Kardeş Yay.

Baymur, Fuat (1967) Aritmetik Öğretimi İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevleri

Enç, Mitat (1981) Eğitim Ruhbilimi İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevleri

Ertürk, Selâhattin (1975) Eğitimde ‘Program’ Geliştirme 2. Baskı Ankara: Yelkentepe Yay.

Kocaçınar, Muhip (1969) Genel Öğretim Metodu İstanbul: İzmir Eğitim Enstitüsü Ders

    Kitapları Yay.

MEB İLKOKUL PROGRAMI (1968) MEB Yay.

Oğuzkan, A. Ferhan (1974) Eğitim Terimleri Sözlüğü Ankara: TDK Yay.

Yörükoğlu, Atalay (1978) Çocuk Ruh Sağlığı Ankara: Türkiye İş Bankası Yay. 

ÇOCUK OKULA BAŞLARKEN


                                           ÇOCUK OKULA BAŞLARKEN *



                        

                                                                                        Recep Nas **



                                                                       





        Tatil bitti bitecek, eylülde okullar açılıyor. Acaba çocuklar okulu özlediler mi, okulların açılmasını iple çekiyorlar mı? Çocuklar gerçekten okulu,dersleri seviyorlar mı,okula koşa koşa gidecekler mi?İbrahim Kıbrıs’ın  doktora tezinin veri toplama aşamasında çocuklarca yazılan küçük metinlerden biri şöyle:”Bazı derslerde çok sıkılırım.Yani alttan ve üstten bastırılmış bir yastık gibi.Zil sanki bir kahraman,Atatürk gibi görülür.Ben zil çalınca patlayacak bir volkan gibi koşarım.”(5.sınıf)

      İstanbul Çocukları Vakfı’nca yaklaşık  1,5 milyon ilköğretim okulu öğrencisine ‘en büyük düşleri’ soruluyor(Cumhuriyet,12.08.2002).Çocukların büyük bir bölümünün düşü,”Ailede ve okulda sevgi görmek”İlginç bir düş de şu:”Dersler 5 dak., teneffüsler 40 dak. olsa…

      Hani bilinen,çokça anlatılan  bir fıkra vardır :

      Çocuğa sormuşlar,

      “Dünyada en sevdiğin şey ne?”

       “Zil sesi” ,demiş.

         “Peki,hiç sevmediğin ne?

        “Zil sesi”,demiş yine,

        “Ne demek bu şimdi?”

         “Dersten çıkış zilini seviyorum,derse giriş zilini sevmiyorum.”

    Kar yağmaya başlayınca ,çocukların  derste pencereden kar yağışına bakıp,birbirlerine göstererek “tatil yağıyor! “ dediklerini  biliyoruz.Birkaç yıl önceydi,zorlu bir kış yaşamıştık.Ankara’da kar yağışı nedeniyle okullar iki gün tatil edilince ,TRT bunu –hem de birinci haber olarak,hem de TRT farkı diyerek- “Çocuklara müjde !“diye duyurdu. Demek ki büyükler de  okul tatil olunca çocukların sevineceklerini düşünüyorlar. Öğrencilik yıllarını anımsadıkları için mi  acaba,belki de, neden olmasın?

         Gerçek mi,fıkra mı,bilmiyorum,ama çok hoş bir olay anlatılır:Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni  derste kıyamet gününü anlatıyormuş,çocuklardan biri parmak kaldırarak soruyor,

         “Hocam,o gün  okullar tatil olacak mı?”

        Ahmet Rasim’den (1979)bir alıntı:

        “Anlatırlar:

       Hoca yılgını çocuğun biri okulda nasıl olduysa uyuyakalmış.Arkadaşları onu korkuta korkuta uyandırmak için ,bir yandan dürtükleyerek,öte yandan da,

       “Kalk kalk,okul yanıyor,” deyince birdenbire gözlerini açmış,

       “Hoca da yandı mı?” diye sormuş”

        ‘Pazartesi  sendromu’ gibi ‘eylül sendromu’ndan da söz edilemez mi? Oktay Akbal anlatıyor:”Eylül hüzünlü şeyler anımsatır.Ta çocukluğumdan kalmış bir korkumdur eylül ayı.Okullar açıldı açılacak ,dersler,sınıflar,öğrenciler,derken sınavlar…Tutacağım Şehzadebaşı’ndan yolu,Beyazıt’ a,Kumkapı’ya…Taş bir yapı,soğuk bir sınıf…Zorla,isteksiz gittim hep okullara.İlk izlenimin verdiği burukluk geçip gitmedi bende…Ne zaman eylüle girsek kendimi o ilkokul günlerinde bulurum.Kısa bir an için de olsa bir ürperiş sarar beni”(Cumhuriyet,08.09.2002)

          “İlk izlenim,son izlenimdir.”Bu bir İngiliz atasözüdür.Bu söz,çocuğun okula başlayacağı

* *Emekli Öğretim Görevlisi



 ilk gün için söylenmiş sanki .Evet,evin dışındaki bir otoriteyle kurulan ilk ilişki,çocuğun eğitime ve
                                                              



 topluma karşı takınacağı tutumu etkileyebilir.(Sandström 1971:216 )

          Bir öğretmen,okula başladığı günü unutmamış,şöyle anlatıyor:”Okulda dövüleceğimi

düşünüyordum,sınıfa girmek istemiyordum.Bahçede bir ağaç köküne oturdum.Öğretmen beni

gördü,çağırdı.Eyvah! Dayak gelecek,dedim.Sonra geldi,elimden tuttu,beni sınıfa götürdü,çizgi çizdirdi.

       Bana,

      -Aferin,ne güzel çizdin,dedi.

Öğretmen gibi  güzel çizdiğimi düşündüm.

O ilk gün eve giderken uçuyordum.Yokuş bana vız geldi.”

Okulda dövüleceğini düşünüyor bu çocuk,bu düşünce nasıl ,nerden yerleşmiş olabilir  onun taze beynine,böylesine kaygılı,ürkek.

          Duymuşundur,belki size de söylenmiştir.Yakında okula başlayacak çocuk,birazcık ‘yaramazlık’ yapıverse,denir hemen,

          “Şimdi sen yap bakalım yaramazlığını,yarın okula başla da görürsün sen,mum gibi olursun vallahi”

          İlkokul öğretmeniyken,bir köyde,yolum bir evin önünden geçerdi.Bahçede çalışan anne,zaman zaman, 5-6 yaşlarındaki çocuğunu göstererek seslenirdi bana,

          “Öğretmen! Bu çocuk çok yaramaz,söz dinlemiyor,döv şunu…”

         Bu çocuk  bir yıl  sonra okula başlayacak,belki de benim öğrencim olacak;öğretmene,okula ilişkin ne kadar olumsuz,kötü izler biriktiriyor kafasında,bunu düşünemiyor o anne.

          Yıllar sonra bir gün de belediye otobüsündeyken,önümdeki koltukta torunuyla oturan dede,torununa,

          “Uz dur,bak arkada öğretmen var,söylerim,döver seni” dedi.

           Çocuğun tek yaptığı da,oturmak istememesi,ayakta durması.

           Öğretmenler de ,çocuklarına öğretmeni böyle tanıtan ana-babaları,haklı mı çıkarıyorlar,bilmek zor ama,Eğitim-Sen’ in bir araştırmasına(2003:74) göre,”Kuşkusuz bazı durumlarda dayak kaçınılmaz”, önermesine “Katılıyorum ve tümüyle katılıyorum” diyenlerin oranı %18,kararsız kalanların oranıysa %12 Başka bir deyişle,yaklaşık beş öğretmenden biri ,kararsızlar da eklenirse yaklaşık üç öğretmenden biri dayak yanlısı.

          Bir öğrencim (O.G.) ,yıllar önce- söylediklerini desteklemek için olacak-sınav kâğıdına şunları yazmıştı:”İlkokula kaydolurken yediğim tokadın acısını,ortaokula,liseye,hatta üniversiteye kaydolurken bile hissettim.”

        İki kız öğrencim,güzel bir rastlantıyla Doğu’ da aynı köye atanıyorlar.Okulun ilk günü gelen 3-5 öğrenciyle güzel bir gün geçiriyorlar,ertesi gün  8-10 öğrenci geliyor.İkinci gün de oyunlarla,şarkılarla,masallarla geçiyor.Gün günden okula gelen çocuk sayısı artmaya başlıyor,oysa öğrencilerim özel,ayrı bir çaba göstermiyorlar.Bir dahaki hafta nerdeyse tümü geliyor öğrencilerin.  Doğu’da devamsızlık sorunu olduğunu bildiklerinden  öğrencilerim de şaşıyorlar bu işe,meraklanıp soruyorlar,nasıl böyle kendiliğinden geliverdiler?Nedeni şuymuş:”Bu yılki öğretmenler dövmüyorlar” diye bir söz çocuktan çocuğa,evden eve yayılmış.

        Okula,öğretmene düşen görev,çocukta okulöncesinde yakın çevresince oluşturulan kaygıyı,olumsuz bakışı yok etmek,boşa çıkarmaktır.Ama işin böyle olmadığını gösteren örnekler az değil.





        Yeni tanıdığım birisiyle söyleşirken,söz nasıl oraya geldiyse,şunları anlattı bana:Okulun ilk gününün sabahında,öğretmen,

         -Boy sırası olun,demiş.

        Çocuklar boy sırası nedir,ne bilsinler.

         “Ben”,dedi,”uzun boylu sıska bir çocuktum.Öğretmenin bu sözü üzerine olduğum yerde ellerimi bacaklarıma yapıştırıp dimdik durdum.Öbür çocuklar da patır patır benim arkama sıralandılar.Öğretmen,en önde olduğum için bana kızdı,bağırdı.

          -Ne lan,leylek bacaklarınla en öne geçmişsin…

         Bu ‘leylek bacaklı çocuk’ bunu anlatırken 35 yaşındaydı.Öylesine kırılmış,incinmiş ki,aradan geçen bunca yıl öğretmenin bu sözünü ona unutturamamış.Anlatırken  gözleri buğulanmış,dolmuştu.

         Başka bir zamanda ,başka bir okulda   öğretmen,okulun ilk günü yine”Sıra olun” diyor.Ama çocuğun biri şaşırıp kalıyor,bilemiyor ne yapacağını.Öyle ya,üzerinde yazı yazdığı sıra nasıl olunur?

         Cüceloğlu’nun, bir kitabına (1999) önsöz yerine yazdığı “Bir Anı ve Sunuş” başlıklı yazısından  kısa bir alıntı:

         “Ben yedi yaşında okula başladım.

         İlk gün öğretmen bir oğlanı cetvelle dövdü;kıpır kıpır,yerinde duramayan,bugünkü bilgiler çerçevesinde büyük bir olasılıkla hiperaktif tanısı konacak olan ,Şükrü adında ufak bir oğlan çocuğu.

        Çok korktum.Ertesi gün hastalandım.(…)”

        Bir de Köymen’ e(2000:111-112) kulak verelim:”Üniversite lojmanlarında oturan  ve o yıl okula başlayacak olan aynı yaşta birçok çocuk vardı.Doğal olarak,hepsini aynı okula yazdırmıştık.Onlarla birlikte okula gitme provaları bile yapılıyordu.Tüm çocuklar okulun açılma gününü iple çekiyorlardı.Oyunlar,düşler,söyleşiler hep okulla ilgiliydi.Onları bazen şaşırmış ve kızmış görüyorduk.Daha sonradan kızımdan öğrendiğime göre,mahalledeki abla ve ağabeyler onlarla alay edip’Okulun açılmasına böyle sevinilir mi,okul sevilir mi hiç,siz daha bebeksiniz,aptalsınız’diyorlarmış.Biz de bu tür sözlere inanmamaları konusunda elimizden geldiğince çocukları ikna etmeye çalışıyorduk.Derken okullar açıldı.İki hafta kadar bir zaman geçti.Kızım bir gün okuldan gelince,asık suratla’Anne,ben okulu sevmiyorum,ablalar-ağabeyler doğru söylemişler’dedi.Evet,iki hafta içinde,sistem,kızımın istek ve heyecanını almış götürmüştü.Hepimizin bildiği gibi,bu isteksizlik tüm eğitim yaşamı boyunca sürüp gidiyor.”

      MEB, birkaç yıldır bir uygulama başlattı,1.sınıfa  başlayacak çocukları öğretim yılı başlamadan bir hafta önce  alıyorlar okula,iyi de ediyorlar.Doğruya doğru,bu iyi bir düşünce.Ama bu bir hafta boyunca okullarda, sınıflarda neler olup bitiyor,çocuklar okul ortamına  yumuşak,sarsıntısız geçiş yapabiliyorlar mı,işte bunun araştırılması gerekir.

       Belli ki çocuğa okulöncesinde sağlıklı bir okul kavramının kazandırılması gerekir.Bunun en güzel,kestirme yolu çocuğun okulöncesinde kurumsal eğitim almasıdır.Okulöncesi eğitimi için yapılan bir liralık yatırım,yedi lira olarak geri dönüyor.Bu gerçek bilim çevrelerince kabul görmüştür.MEB,okulöncesi eğitimin zorunlu olmasına ilişkin ilk adımı bu yıl atacak,umarız bu sözde kalmaz, gerçekleşir.Okulöncesi eğitim kurumuna gitmiş olması,kuşkusuz,çocuğun okula uyumunu kolaylaştırır,okul başarısını olumlu yönde etkiler.Ama bunun güvencesi yok.Kötü bir okulöncesi eğitim deneyimi geçiren çocukların okula uyumları,hiç okulöncesi eğitim kurumuna gitmemiş çocuklardan daha zor olabilir.(Gürkan 1987:6)

        Özgenel (1992:7) bunun bir örneğini veriyor:Melek anaokuluna gitmişti.Anaokulundaki öğretmenleri ,onu sınıf başkanı olarak seçmişlerdi.Melek başkanlık görevini başarıyla yaptığı için öğretmenleri tarafından ödüllendirilmiş ve ona ayrıcalıklı davranılmıştı.İlkokul başladığında,diğer çocuklarla aynı durumda olması onu şaşırttı.Melek bu tepkisini arkadaşlarına burun kıvırarak,hatalarını bulmaya çalışarak,onları öğretmene şikâyet ederek göstermiştir.Amacı,diğer çocuklardan farklı olduğunu öğretmenine kanıtlayabilmektir.Anaokuluna gittiği dönemdeki deneyiminin  etkisiyle,arkadaş edinmekte ve dolayısıyla ilkokula uyum sağlamakta güçlük çekmiştir.”Buna ‘prenses sendromu’ deniyor.Çocuğun yanlışları hiç görülmüyor,o tek,o eşsiz,biricik…İlgi odağı,öğretmenin gözdesi oluyor.Tabii olan da,örnekte görüldüğü gibi,çocuğa oluyor.

         Bakın,okulun ilk gününde neler olabiliyor,şimdi öğretmen olan biri okulda ilk gününü anlatıyor:”Annem hastanede yatıyordu ve ablam beni okula götürmüş,sınıfımı bulmuş,cam kenarında bir sıraya oturtmuş,önüme defter,kalem koyup çekip gitmişti.Korkudan yerimden kıpırdayamıyordum,sınıf ana-baba günüydü,ağlayanlar,anneler ,babalar…Elimde kalem boyuna deftere çizgiler çekiyordum.Güneş ışığı tam da  yüzüme vuruyor ve kan ter içinde kalmış,sicim gibi ter döküyordum.Derken kadının biri bana eğilip’Amanın,bu çocuğun sahibi yok mu,ağlamaktan helak olmuş’ gibi laflar etmişti.İşte o vakte kadar ağlamayan gözlerim coşmuş,hıçkırıklarım kesilmez bir halde kendimi yerden yere atmıştım.Okuldan değil de terk edilmekten korkmuştum.Tanıyanlar beni eve getirmişti.Ama o hafta okula gitmemiştim.”Fark etmişsinizdir,öğretmenden söz edilmiyor.Sımsıcak bir gülümsemeye,ilgiye,sevecenlikle bakan gözlere,sevgi dolu bir dokunuşa gereksinmesi olan çocuğun yanında yok öğretmen,ortalıkta görünmüyor(Memurlar.Net-Forum).

            Okulların açıldığı gündü.Ders sırasında 1.sınıf öğretmeniyle –canlı yayında- görüşüm (röportaj) yapılıyordu(NTV,13.09.2005).Yayın uzayınca çocuklar sıkıldılar,bir çocuk ayağa kalktı,sınıf içinde gezinmeye başladı.Bunu gören öğretmen,çocuğa,sevgiden yoksun bir ses tonuyla “Ben seni sınıfa almayacağım,dışarı çıkaracağım” dedi.İrkildim,insanın aklına gelmez mi,canlı yayında,kameranın karşısında bunu diyen öğretmen,dersliğin kapısını kapatıp çocuklarla baş başa kaldığında  neler der,neler yapar?

            Yineleyelim,öğretmenle,evin dışındaki bir otoriteyle kurulan ilk ilişki,edinilecek ilk izlenim,çocuğun öğrenim yaşamını,okula karşı takınacağı tutumu etkiler,şöyle ya da böyle.Hele bağımlı olarak yetiştirilmişse,annesinden kopamıyorsa…Bu çocuk annesiyle birlikte olmak ister,annesiyle eve gitmek ister. Şimdi evde olmalıydı,oyuncaklarıyla oynamalıydı.Şimdi annesi evde kardeşini seviyordur.

              Okulun ilk gününde  bir çocuk dersteyken,

               “ Öğretmen!” diyor.(Henüz “öğretmenim” demeyi bilmiyor.)

               Öğretmen de ,

               “Ne var?” diyor.

               “Ne var,var mı,şimdi evde yemek yiyorlar”

               Öğretmen çocuklara saygıyla,sevgiyle yaklaşmalı,sıcak ve içten,sevecenlikle…Güler yüzlü,tatlı dilli,sabırlı,hoşgörülü,anlayışlı olmalı.Elbette bu yaklaşım,tutum ilk güne ya da ilk günlere özgü değil,hep,her zaman….Öğretmenin  çocuklarla kuracağı saygı,sevgi temelli sağlıklı iletişim,yoğun etkileşim,çocukların kaygılarını silecek,gözlerindeki kara bulutları  dağıtacaktır.(Nas 2006:116)Unutulmasın,çocukların başlıca ruhsal gereksinmeleri sevilmek,sayılmak,kabul edilmek,onanmaktır.

             Okulun ilk gününde bir çocuk,geçenekte (koridor) gezinerek dersliğin açık kapısından zaman zaman kendisini izleyen annesine sesleniyor,

             “Anne sen git,bu öğretmen anne gibi…”

             İşte size öğretmen! Ne mutlu bu öğretmene,ne mutlu onun öğrencilerine…

            

              Öğretmen ilk gün masal anlatabilir,tabii bu masalların kısa,devinimli olması gerekir.Oyunlar oynatır,daha çok bahçede.Çeşitli taklitler yapılır,özellikle havyan taklitleri…Tekerlemeler söylenir,parmak oyunları oynatılır. ‘Ceviz adam’ gibi yalın,devinimli şarkılar söylenir(Nas,1988)

               Bu etkinlikler de ilk güne özgü değil kuşkusuz. Dersler her zaman oyunlaştırılmalı,çekici,ilginç kılınmalı.Özellikle küçük sınıflarda oyunla iş uyumlu bir biçimde birbirini izlemeli,çocukların ilgileri diri tutulmalı hep.İlköğretimin ilk yıllarında,eğitim, okulöncesi  eğitime ilişkin ilkelere göre  yapılmalıdır.(Oktay 1999:83)

              Bir öğrencim anlatmıştı:Yeğeni okula başlıyor,ilk günün akşamı öğrencim soruyor,

              “Bugün nasıl geçti?Okul nasıl ,öğretmen nasıl ? Sevdin mi okulunu,öğretmenini?”

               “Hala okulu sevdim,öğretmeni çok sevdim.Oyunlar oynadık,şarkılar söyledik.Öğretmen çok iyi…”

              Bu konuşmadan birkaç gün sonra ,okuduğu fakülte de açılınca,öğrencim memleketinden ayrılıyor.Bir ay sonra memleketine döndüğünde yeğenine yine soruyor.

               “Okul nasıl”

                Yeğeni üzgün,bıkkın, yılgın,

                “Hala her gece  dua ediyorum,Allahım bu okulları yok et.”

                 Bir atasözümüz var ya,konukluk için söylenmiş:”Birinci gün hoş hoş,ikinci gün mayhoş,üçüncü gün hoşt hoşt.”

                 1.sınıfı okutan bir öğretmen ilk veli toplantısında”Beni çocuklarınıza sevdirin” ,demiş.Ismarlama sevgi nasıl oluyorsa? Bunu bana anlatan anneye sordum,

                 “Peki,ne yapıyorsunuz?”

                  Şöyle diyormuş,

                  “ Aman da aman,aman da aman,kızımın ne iyi öğretmeni varmış,ne de güzel ödevler verirmiş…”                        



                                                    KAYNAKÇA





Ahmet Rasim (1979) Falaka:Okul  Anıları (Dermeyip yalınlaştıran:Atilla Özkırımlı) İstanbul:Cem                            

      Cem Yayınevi Arkadaş Kitaplar

Cüceloğlu,Doğan (1999) Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin SAVAŞÇI İstanbul:Sistem Yayıncılık

EĞİTİM-SEN (2003) ÖğretmenYetiştirme Araştırması Ankara:Eğitim-Sen Yayınları

 Gürkan,Tanju (1987) “Çocuğun İlköğretime Başlayışı”,İlkokul Programı ve Öğretim                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    

     Yöntemleri,A.Ü.AÖF Yayınları,No:90

Köymen ,Ülkü (2000)”Güdüleyici Öğrenme” Sınıfta Demokrasi (Ed.Ali Şimşek) Ankara:Eğitim-Sen

     Yayınları

Nas,Recep (1988) “Okula Hazırlık ve Okulda İlk Gün” Ankara:Öğretmen Dünyası dergisi Sayı:105

________   (2006)  Metinlerle İlkokuma –Yazma Öğretimi   4.baskı Bursa:Ezgi Kitabevi

Oktay,Ayla (1999) Yaşamın Sihirli Yılları:Okulöncesi Dönem İstanbul:Epsilon Yayıncılık

Özgenel,Sevgi (1992) “İlkokulun İlk Günlerinde Çocuk” İstanbul:Yaşadıkça Eğitim dergisi Sayı:24(5-9)

Sandström, c.I. (1971) Çocuk ve Gençlik Psikolojisi İstanbul:İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Yayınları





  * Bu yazı Eleştirel Pedagoji dergisinde (sayı:4-5,Eylül-Ekim 2009) yayımlanmıştır.(20-26)                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           

30 Aralık 2016 Cuma

ÇOCUK İNSANDIR


                                         ÇOCUK İNSANDIR  (*)

                                                                                      

                                                                               Recep Nas

                                                                          recepnas@uludag.edu.tr

                                                                                     





       Saygı ve sevgi, sağlıklı insan ilişkilerinin temelini oluşturan, sağlamlaştıran iki büyülü sözcük… Ana-baba-çocuk ilişkilerinde de böyle, amir-memur, öğretmen-öğrenci ilişkilerinde de, tüm insan ilişkilerinde de böyle. Yalnız insan ilişkilerinde mi? Değil elbet, bütün insanlarla öbür canlıların ilişkilerinde de söz konusu bu. İnsan-ağaç, insan-çiçek, insan-hayvan ilişkilerinde de geçerli, gerekli saygı ve sevgi.

        Öyle de,’ötekilerle’ ilişkilerimizde saygı mı ağır basıyor, sevgi mi? Sevdiğimiz bir insana saygılı da olabiliyor muyuz? İşte bu tartışma götürür bir olgu.

        Çocuk sevgisi açısından bakarsak soruna,’Çocuk sevgisi’ neredeyse kalıplaşmış bir söz, içeriği boşaltılıp söylenir olmuş, tuzak da burada başlıyor işte. Dilimize dolamışız, ’çocuk sevgisi’ diyoruz hep. Çocuğa saygıysa, dilimize de, davranışlarımıza da yansımış değil pek. Bu durum, sevgi nasıl olsa saygıyı da içeriyordur diye düşündüğümüzden mi; yoğun, içten, sıcak bir sevginin saygıyı aratmayacağını sandığımızdan mı; yoksa saygıyı dışlayıp  ‘saygı-sevgi’ sözcüklerini yan yana ‘araç-gereç’ der gibi öylesine, laf olsun diye kullandığımızdan mı kaynaklanıyor?

        İşin bir başka boyutu da şu: Saygıdan, saygının gerekliliğinden söz etsek bile, onu büyükler için düşünüyoruz, büyüklerin hak ettiği bir kavram olarak algılıyoruz gibi geliyor bana. Atasözümüz var ya, “Su küçüğün söz büyüğün”. “Sus küçüğün, söz büyüğün” de deniliyor. Küçüklere saygı duyulmaz. Küçükler korunur, sevilir, saygı büyükler içindir. Yıllar önce bir öğretim görevlisi arkadaşım bana şöyle demişti,

     “Öğrencilerimin kutlamalarına yanıt verebilmem için ayrı bir kartvizit bastırmam gerekecek.”

Bu ne demek şimdi? Bastırdığı kartvizitlerde son söz “Saygılarımı sunarım”dı. Ama öğretmen öğrenciye saygı duymaz ki, sevgi besler. Anlayış bu…

       Oysa saygısız sevgi, saygıyla beslenmeyen sevgi tek başına yeterli değildir.’Salt sevgi’ zamanla nefrete bile dönüşebilir kolayca. Çokça tanık olunur, rastlanır; iki genç birbirlerini ‘deli gibi’ severler, sonra evlenirler, ama ‘üç gün’ sonra aralarında çatışmalar, sürtüşmeler, kavgalar başlayıverir. Çünkü birbirlerini olduğu gibi kabullenmezler, birbirlerini kendilerinin ‘mal’ı gibi görmeye başlarlar, birbirlerinin ‘özel alan’larına saldırırlar. Bunları da sevdikleri için, sevgi uğruna yaptıklarını düşünürler. Çünkü aralarında olmayan bir şey vardır: saygı…

       Şu sahneler yaşanabiliyor: Karısını öldürmüş kişiye sorar yargıç,

        “Karını neden öldürdün?”

        Yanıt:

         “ Çok seviyordum efendim.”

        Bu nasıl sevgi ah, bu nasıl sevmek…

        Bu örneği abartılı buluyorsanız, sorayım: Neden bebeklerin önlüklerinde “Beni öpme” diye yazıyor? Kim akıl etmişse müthiş bir buluş bu. Bebek konuşamadığına göre önlüğündeki bu yazıyla şu iletiyi iletiyor: Beni seviyorsun, anladım. Sevgini göstermek için de şimdi beni, öksürüyor musun, hapşırıyor musun, nezle misin, bunu düşünmeden, benim isteyip istemediğimi de aklının ucundan geçirmeden şapur şupur öpeceksin. Dur, ilkin bana saygı duy ve öpme…

        Ayı yavrusunu severken öldürürmüş, tabak (sepici) da sevdiği deriyi yerden yere çalarmış, bunlar atalarımızın sözleri.

        Bakın, şu sözlerin söylendiğine tanık olmuşsunuzdur, belki size de söylenmiştir.

        “Çocuk mu kandırıyorsun, karşında çocuk mu var senin?”

         Demek ki çocuk kandırılabilir.

         “Bana çocuk muamelesi yapma!”

         Demek ki çocuğa her türlü kötü ‘muamele’ yapılabilir.

         “Beni çocukmuşum gibi azarlama”

          Demek ki çocuk azarlanabilir.

         “Öyle sinirlendim ki, çocuk olsa iki tokat vuruverecektim”

          Demek ki çocuk dövülebilir.

          Bu bakışın, yaklaşımın neresinde çocuğa saygı? Saygı yok.

          Erdal Atabek şöyle diyor:”Küçük bir çocuğa saygı duymak, onu ciddiye almaktır. Küçük bir çocuğa saygı duymak, onun kendi kişiliği olduğunu kabul etmektir. Ama bir bebeği-elbette sevdiğimiz için –kucaklıyoruz, kollarımızın arasında sıkıyoruz, canını yemek istiyoruz, öpücüklere boğuyoruz. Buna birimiz bırakıyor, ötekimiz başlıyor. Böylece onu ne çok sevdiğimizi anlatıyoruz. Ama bu arada bebeğe saygısızlık ediyoruz. Onun bunu isteyip istemediğini düşünmüyoruz. İşte bu saygısızlıktır.”**

        Bir de Bekir Yıldız’ı dinleyelim: “Sevgiden başlayarak sevgiyi bulamazsınız, bulmuş olsanız bile koruyamazsınız. Çünkü gerçek sevgi, karşılıklı güven ve saygı oluşmadan yaratılamaz. Sevginin yarattığı saygı gelip geçicidir, ama saygı ve güvenin yarattığı sevgi kalıcıdır.”

           Şimdi düşünelim, biz çocuklarımıza saygı duyuyor muyuz, yoksa sadece seviyor muyuz? Kendinize sorun:

·         Çocuğumla konuşurken eğilip göz hizasına geliyor muyum?

·         Öpmek için izin istiyor muyum?

·         Odasına, kapıyı çalıp izin isteyerek mi giriyorum?

           Bir şey daha, Yaşar Kemal’in deyişiyle, çocuk insandır. Arada ‘da’ yok. Çocuk da insandır, denmez. Denirse daha baştan çocuğa saygısızlık edilmiş olur.



(*) Bu yazı Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin ÇAĞDAŞ BAKIŞ dergisinde (Aralık 2016 Sayı: 21) yayımlanmıştır

 ** Atabek, Erdal(1994) Çocuklar, Büyükler ve Tavşanlar İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi

GÜNAYDIN ÇOCUKLAR VE HOŞÇA KALIN

ÖYKÜ



             

                GÜNAYDIN ÇOCUKLAR VE HOŞÇA KALIN  (*)





                                                                                                      Recep Nas





     Yatağındaydı, üşüyordu. Yüreğinden göğsüne doğru bir ağrı saplanıyordu ikide bir. Yeni değil bu ağrı, tanıdık, bildik. Epey geç yatmıştı. Bahar gecikti bu yıl. Çok severdi baharı, her ilkbaharda gençleşir, yenilenirdi. Baharın ılık rüzgârı, yaşama sevincini ta içine, iliklerine kadar üfürürdü. Öğretmen okulunda ezberlediği şiirlerden belleğinde iz bırakanlar, baharla ilgili olanlardı. Esti nesim-i nevbahar, açıldı güller subh-dem/Açsın bizim de gönlümüz saki medet, sun cam-ı cem. Kimindi, düşündü, çıkaramadı. Ya Tevfik Fikret’in şiiri, Bahar olsun da seyredin/Nasıl süsler bayırları/Zümrüt gibi çayırları… Bu kadarını anımsayabildi. Bu da yetiyordu ona, Baharı güzelliğini, tazeliğini içinde yeşertmek için. Ama gelmiyordu işte bahar, gecikmişti. “Bahar gelmeyecek mi, bahar gelmeyecek mi?” demiş bir şair, “Vay, sen neyi bekliyorsun bakalım?” diye içeri atmışlar adamcağızı. Özlemişti gökyüzünü, yıldızları. Neyse bu akşam açıktı hava, bulutsuzdu. Yıldızlar serpilmişti gökyüzüne, uyumlu, şirin, kıpır kıpır. Hava soğuktu ya, olsun.  Yıldızları seyretmeliydi, balkona çıktı. Üç yıldızı vardı onun, çocukluğundan bu yana. Önce o üçü görünür, göz kırparlardı ona. Köyde çocukken bostan beklediği günlerde, ağabeyi, bu üç yıldızı görünce bostan ayrılıp köye, eve gidebileceğini söylemişti. O günden sonra Güneş batınca hep o üç yıldızın çıkışını, görünmesini, kendisine göz kırpmasını bekler; onları görünce de başı göğe dönük, gözleri yıldızlarında, onlarla konuşa konuşa yola koyulurdu. Herkesin bir yıldızı varmış, onun üç yıldızı vardı işte. Yıldızların ışıltılı çekiciliğine dayanamadı, uzun süre kaldı balkonda. Dalmış gitmişti, üşüdüğünü epey sonra ayrımsadı. Oldum olası severdi gökyüzünü seyretmeyi, dalıp dalıp uzayın boşluklarında dolaşmayı. Hele ay varsa, hele dolunaysa, dolup dolup taşardı yüreği, bakar kalırdı saatlerce, her gece, unuturdu kendini. Çocukluğunda da öyleydi, gençliğinde de, şimdi de. Köyde doğmuş, köyde büyümüş, köylerde öğretmenlik yapmıştı. Köy demek, en önce yıldızlı gökyüzü demekti onun için. Gençliğinde, geceleri buluştuysa arkadaşlarıyla, gidiyorlarsa istasyona, dere boyuna, o, arkadaşları gibi Ay’a arkasını dönüp yürümezdi, geri geri yürür, yürürken yine seyrederdi Ay’ı. Arkadaşları gülüyorlardı, gülsünlerdi, öylesine bir tutkundu o işte.

     Yatağındaydı, üşüyordu. Göğsünde bir ağrı, dayanılmaz, bir bıçak gibi saplanan… Yalnızdı, emekli olmuştu. Aklının ucundan geçmiyordu emekli olmak, düşünmemişti, hazırlıksızdı. Seviyordu öğretmenliği, öğrencilerini. Ama şimdi emekliydi işte, bunu sindiremiyordu içine. Emekliyim, demekte bile zorlanıyordu. Düne kadar öylesine yabancıydı ona emeklilik, uzaktaydı. Alıştıra alıştıra olmamıştı, isteyerek olmamıştı. Ama olmuştu işte, istemeye istemeye.

     Uyusa şimdi, mışıl mışıl uyusa… Düşünde gökyüzünde dolaşsa, yıldızlarına kavuşsa, ama şimdi göğsünde bir ağrı, yüreğinden gelen. Zaman zaman yollardı ya, böylesi ilk kez oluyor. Sol kolu da ağrıyor, yüreği sıkışıyordu. Yıldızlar mı düştü odaya, yıldızlardan bir yorgan mı bu, ağır. Kimi aydınlık, kimi kapkara. Öğrencilerim mi orda, ötede, uzakta birer yıldız gibi sıcak gülümseyişleriyle, yüreğime akan yıldızlar… Yüreğimde sancı, acı. Öğrencileri, çiçek kokan, hepsi yıldız mı şimdi, akan, gezen, aydınlatan. Ya bu ağrı ne, neden? Yoksa sevgisiz mi kaldı, unutuldu mu? Bitti mi gökyüzü, sonu mu burası, karanlık… Geri dönmeliyim, yıldızlarıma, aydınlığa. Bu Hayriye olmalı, bu Servet, bu Nilüfer… Üç yıl okutmuştu onları, yüreklerine sevgi damıtarak, sevecenlikle. Minicikken, birdeyken, teneffüs olunca her biri bir parmağından tutardı, kimisi omzuna, kimisi kollarına dokunurdu. Dokunmak, sevginin en dolaysız, en yalın anlatımı değil miydi? Üç yıl sonra başka bir köye atandı, gitti. Sonrası pişmanlık, hüzün… Daha fazla sabredemedi, dayanamadı, Cumhuriyet Bayramı tatilinde döndü geldi. Hayriye gördü onu uzaktan ilkin. Bir koştu, öylesine koştu düşe kalka. Geldi, sarıldı. Başını göğsüne dayadı, ağladı ağladı. Göğsü ıslandı. Göğsü ağrıyor şimdi. Göğsünden giriyor, yüreğine vuruyor, dolanıyor ağrı. Yıldızlar uzak mı, yoksa yorgan mı oldular üstünde?

     Oğlu üniversiteye başladı bu yıl. Tek varlığı, tek dayanağı. Yüzlerce çocuk okutmuştu o, şimdi oğlunu okutacaktı. Ayda nerden baksan on beş milyon gerekiyordu. Aylığıysa, ücreti, şusu busu yirmi üç milyon. Oğlunun harçlığı, harcı derken yetiremiyordu. Köydeyken doğmuştu oğlu, yıldızlı bir gecede. Ebe, “Hastaneye, çabuk!” demişti gözleri korku dolu. Şimdiki gibi vızır vızır minibüs yoktu köylerde, köyde topu topu üç traktör vardı. Hastaneye yetişilmişti ama, bu yetmemişti, öldü karısı. Bir can geldi, bir can gitti. Okutacaktı oğlunu ya, nasıl? Çekine çekine borç istedi eşten dosttan, aldığı yanıtlar birbirinin aynısıydı. Faize yatırılmıştı para, günü dolun, o zaman. Üniversite harçları, enflasyon hızını da aşarak beş yılda doksan kat artmış. Anlayamıyordu, kendisi yatılı okumuştu devlet okutmuştu onu. Devlet, değil ondan harç istemek, yediriyor, içiriyor, yatırıyor, giydiriyor, cebine de harçlık koyuyordu. Ne olmuştu, ne değişmişti, devlet, baba değil miydi artık?

     Göğsünde bir ağırlık, ağrıtan. Güneşten bir bıçak, yüreğine girip çıkan. Emekli miydi şimdi, ama istememişti bunu. Ama çocukları özlüyordu, yıldızları özlüyordu. Bir karanlık boşluğa düşerken, yıldızlar akıyor tersine. Günaydın çocuklar… Parıldıyor gözleriniz, kamaştırıyorsunuz gözlerimi. Yıldızlar uçuşuyor, düşüyor muyum ben? Yok, bir şeyim yok, özledim sizi. Kayan bir yıldız mı göğsüme saplanan. Yok bir şeyim, iyiyim. Günaydın çocuklar…

     Direndi uzun bir süre, emekli olmak istemedi. Öğretmenler odasında şimdilerde konuşulan hep para para para… Dönüp dolaşıp parayla başlıyor konuşmalar, parayla bitiyor. Faiz, repo, hazine bonosu… Şu banka şunu veriyormuş, yok bu banka bunu veriyormuş. Okulundan bir öğretmen emekli olmuştu, şu kadar emekli ikramiyesi almışmış, şu kadar da emekli aylığı alacakmış…

     “Hocam kaçıncı yılın senin?”

     “Otuz”

     “Emekli olmayı düşünmüyor musun?”

     “Yok, hayır. Seviyorum mesleğimi, öğrencilerimi…”

     “Aman be hocam, sevecek nesi kaldı bu mesleğin, Alla’sen…”

     “Çalışmak varken yan gelip yatayım mı?”

     “Bak oğlun üniversitede, yetiremiyorum diyorsun.”

     “Öyle, ama…”

     “Aması maması yok bu işin, bak, hesap ortada. Sen ne alıyorsun şimdi, aylığıydı, ücretiydi, yirmi üç milyon. Emekli olunca ne alacaksın, on dokuz milyon, değer mi dört milyon için?” Hocam, değer mi? İkramiyesi de cabası… Yatır faize, oh, bak rahatına… Millet faizle köşe dönüyor.”

     “Para her şey mi?”

     “Hocam sen de bir başka dinozorsun ha!”

     Sonra her kafadan bir ses çıkmaya başlıyordu.

     “Bizim Ahmet Bey yatırmış ikramiyesini birleşik faize, ayda altmış milyon faiz getiriyormuş.”

     “Vallahi günüm gelsin, bir gün durmam.”

     “Çalışıyorsun da kadir kıymet bilen mi var?”

     “Eğitim bitti arkadaş, öğretmenlik bitti!”

      Ve pes etti sonundu, eli titreye titreye yazdı emeklilik dilekçesini. Günü geldi, bankaya gitti, ikramiyesini alacaktı. Öyle güler yüzle, tatlı dille karşılandı ki, şaşırdı. Buyur ettiler, oturttular. Kahveler, çaylar geldi gitti. Memur anlamadığı, anlamak da istemediği bir sürü şeyler söylüyor, dil döküyordu. Yok A tipi fonmuş, yok B tipi fonmuş, yok faizmiş, hazine bonosuymuş, repoymuş. Bunun getirisi buymuş, şunun getirisi şuymuş. Parası, bankadan çekmezse, üç ay sonra bu kadar, altı ay sonra şu kadar, bir yıl sonra bilmem ne kadar olacakmış. Hele birleşik faiz varmış ki, müthiş! Faiz olarak bildiği, öğrencilerine çözdürdüğü faiz hesaplarıydı. Aklı almıyordu, mantıklı bulmuyordu, dahası insancıl bulmuyordu ya, programda vardı, o da faiz hesapları yaptırıyordu. Faiz problemleri çözdürürken bir gün bir öğrencisi,

     “Öğretmenim”, demişti, “Siz ‘çalışan kazanır’ diyorsunuz, ama para, para kazanıyor, para çalışıyor mu?”

     Gülüşmüştü çocuklar, o da gülmüştü onlarla birlikte.

     Faize yatırdı parasını. Ayda kırk beş milyon faiz alıyordu, çalışmadan. Çalışırken ayda yirmi üç milyon, çalışmazken emekli aylığıyla birlikte ayda altmış dört milyon. İşte bunu hem

çözemiyor, hem de içine sindiremiyordu, ters geliyordu ona. Ağrısı azalır gibi olmuştu, ama yatakta öbür yana dönmek istediğinden mi ne şiddetlendi yine. Hapı vardı, ama kullanmıyordu epeydir, onu bulup kullansa iyi olacaktı. Kalkmaya çalıştı, olmadı, gücünü yitirmişti.

     Emek en yüce değerdir diye bellemişti, öyle biliyordu, öyle de öğretiyordu öğrencilerine. Çalışmadan kazanmak ayıptı, yanlıştı, insanca değildi. İlköğretim Programı’ndaki bir hedefti, en çok önemsediği, öğrencilerine kazandırmak istediği… “Bir kazancın bir emek karşılığı olması gerektiğine inanabilme…” Bir kazanç elde ediliyorsa, bu emek karşılığı olmalıydı. Göz nuruyla, alın teriyle kazanılmalıydı. Çocuklar ne demişti Atatürk: “Türk övün, çalış, güven.” Çalışın, çalışan kazanır. Çalış, kazan. Ne değiştiyse, şimdi “Kazı, kazan” diyorlar. Çalışmak bitti mi?

     Neden karanlık, neden boşluk böyle, yıldızlar düştü mü, ben düşüyor muyum, nerden nereye? Hayriye başımı göğsüme koydun ya, ağladın ya, karıncaydın sen, çalışkandın. Ben de, çocuklarım, çalışkandım, karıncaydım. Karınca, ağustosböceği olur mu hiç, olmaz. Ben şimdi ağustosböceği mi oldum yoksa, hayır hayır, olmam. Ben hep ağustosböceğini yerdim, karıncayı övdüm. Para, faiz, repo… Ama oğlum okuyacak, ayda on beş milyon gerekli, okumak parayla şimdi. Parayı sevmezdim ben, hiç sevmezdim. Para, insanı insanlıktan çıkarıyordu, pisti. Yıldızlar nerde, ya öğrencilerim? Kör bir kuyuda mıyım, karanlık… Üstüme para yağıyor, göğsümün üstüne yığılıyor. Altta kalıyorum, soluksuz…

     Ve dindi göğüs ağrısı, yüreğinde bir yıldız çiçeği açtı. Yıldızlardan kopup gelen öğrencileri çiçeği öptüler, kokladılar.

     Günaydın çocuklar ve hoşça kalın…



(*)     Bu öykü YENİ BİÇEM  (Bursa, Ağustos 1996  Sayı: 40) dergisinde yayımlanmıştır. (26-28)