7 Mart 2016 Pazartesi

İŞİTMEK Mİ, DİNLEMEK Mİ?


                                               İŞİTMEK Mİ, DİNLEMEK Mİ?  (*)



                                                                                                Recep Nas

                                                                                       recepnas@uludag.edu.tr



            İşitmekle dinlemek eşanlamlı mı, işitince dinlemiş de oluyor muyuz?

            Gerçektir, değildir, bilmem, anlatılan bir olay vardır. Bir profesörün evine konukları gelecek, birkaç aile… Profesör, konuklarını denek olarak kullanıp bir deneme yapmak ister. Eşinin de onayını alır. Anlaşırlar, eşi konuklarını karşılamaya çıkmayacak. Birbiri ardına evine gelen konuklarına, profesör kapıyı açar açmaz şunu söyler,

           “Biliyor musunuz, ben karımı öldürdüm.”

          Bu söze konuklarca gösterilen tepkiler şöyle:

          “Aman boş ver, olur böyle şeyler…”

        “Üzüldüğün şeye bak, canın sağ olsun.”

        “Canım kim yapmıyor ki, takma kafana”

        “ İyi ettin, geç bile kaldın.”

        Bu olgu nasıl açıklanır? Aslında yanıtı kolay… Dinlemiyorlar, dinler görünüp olur olmaz konuşuyorlar. İşte sorun burada, işittiğimiz zaman dinlediğimizi sanıyoruz. Oysa işitmek başka, dinlemek başka…  İşitince dinlemiş olmuyoruz. “Söylediğini işitiyorum” la, “Seni dinliyorum” aynı şey değil.

       İşitmek fizyolojik, biyolojik bir olgudur. Dinlemekse bilişsel(zihinsel) ve ruhsal… Başka bir deyişle, işitmek doğaldır, dinlemek doğal değil. İşitip işitmemek elimizde değil, kulağımız sağlıklıysa işitiriz, işitmemek için kulaklarımızı kapatmamız gerekir. Kısacası, kulaklarımızla işitiriz, beynimizle dinleriz. Demek ki işitici değil, dinleyici olmak gerekir.**

        İşte pek beceremediğimiz bu, dinleme. Müdür memuru dinlemiyor, öğretmen öğrenciyi dinlemiyor. Ana-baba çocuğu dinlemiyor.

       “Ama anne…”

      “Sus, bak hâlâ konuşuyor, keserim o dilini, yıkıl karşımdan…”

      Televizyonlardaki tartışma izlencelerinde hep söylenir:

      “Müsaade buyurun efendim, müsaade buyurun, ben de konuşayım.”

      “Ben seni dinledim, sen de beni dinle, önce dinlemeyi öğren.”

        Dahası, karı-koca birbirini dinlemiyor.

        On yıllık evli bir erkeğe soruyorlar,

       “Evlilik nasıl gidiyor?”

       “Vallahi”, diyor, ”İlk yıllarda iyiydi. Ben konuşuyordum karım dinliyordu, isterse dinlemesin. Sonra n’oldu, nasıl oldu, anlayamadım, dizginler onun eline geçiverdi. Derken o konuşmaya başladı, ben dinlemeye başladım.

      “Bugünlerde durum nasıl?”

      “Şimdi ikimiz de konuşuyoruz.”

      “ Peki kim dinliyor?”

      “Komşular…”

       İletişimde en büyük sorun, dinlemeyi bilmemek, dinlememek... Eski Türk filmlerinde bunun bol bol örnekleri var. Sultan Gelin adlı filmde kaynana, gerdek gecesi kalbi durduğu için ölen oğlunun katili gibi gördüğü Sultan Gelin’in (Türkan Şoray) üstüne yürüyor, onu suçluyor. Hiç kusuru, suçu olmayan Sultan Gelin çırpınıyor,

     “Ana bir yol da beni dinle!

     Kaynana,

      “Senin neyini dinleyeceğim kız!”

     Bir örnek daha, Balatlı Arif adlı filmden…

     “Çiğdem sana bir şey söylemem gerekiyor.”

     “Ne söyleyeceğini biliyorum, söyleme!”

     “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa” denmiş. Ama konuşmayla da olmuyor. Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi, iki taraf da konuşuyor, dinleyen yok. Konuşa dinleşe, daha doğrusu dinleşe dinleşe olsa, sağlıklı, etkili iletişim kurmak kolaylaşacak. Değilse, konuşmalar ‘sağırlar diyaloğu’na dönüverir. Hani kulakları ağır işiten iki yaşlı yolda karşılaşmışlar,

      “Kahveye mi gidiyorsun?”

      “Hayır, kahveye gidiyorum.”

      “A öyle mi, ben de seni kahveye gidiyorsun sanmıştım.”

     Konuşmanın en önemli yanı karşındakini dinlemektir. Bu öyle bir dinleme olmalı ki, söylenmeyen bile duyulmalıdır, sözlerin arkasındaki duygular anlaşılmalıdır. Dinleme, iletişimin en önemli bölümüdür. Kendini öldürme girişiminde bulunanlara soruyorlar,

     “Ne olsaydı da kendini öldürmeye girişmezdin?”

     “Dinleyen biri…”

     Kızılderili Reis Tatanga Mani,”Ağaçların konuştuğunu bilir misiniz? Evet, konuşurlar. Ama siz beyazlar birbirinizi bile dinlemiyorsunuz, ağaçların konuştuğunu nerden bileceksiniz.” diyor.(Akt. Sunay Akın Cumhuriyet,21.05.2006)

       Bizim de Karacaoğlan’ımız var, bir de onu dinleyelim:

      Mecliste arif ol, kelamı dinle

      El iki söylerse sen birin söyle

      Elinden geldikçe sen iy’lik eyle

      Hatıra dokunup yıkıcı olma



     Ya atalarımız ne demiş: Dinleyen, söyleyenden arif olmalı.

      Peki, ne oldu bize, atalarımızdan nasıl oldu da bu kadar uzak düştük? Hani çağımız iletişim çağıydı?



(**)John Adair (2006) Etkili İletişim 3. Baskı (Çev. Ömer Çolakoğlu) İstanbul: Babıâli Kültür Yay.



(*)  Bu yazı Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin Çağdaş Bakış (Eylül 2015 Sayı:16) dergisinde yayımlanmıştır.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder