13 Haziran 2023 Salı

ÇOCUK VE ŞİİR

                                             ÇOCUK VE ŞİİR (**)

                                                                                                                     Recep Nas

     Şiir

     Şiir en eski yazın türüdür. Bütün toplumlarda sanat amacıyla ilkin şiir söylenmiştir, yazılmıştır.
     “Şiirin dili uyumludur, uyumu sağlamak için ölçü ve uyaktan yararlanılır. Şiirde sözcükler gerçek anlamları dışında bir anlatımla kullanılır. Çağrışımlardan yararlanılarak benzetme, eğretileme, değişmece ve başka sanatlarla sözcüklerin anlam sınırları genişletilir, bu anlatımla yeni imgeler yaratılır. Dilin en güçlü anlatımı şiirde belirir (Göğüş, 1978: 148).
     Emin Özdemir'in deyişiyle “Şiir bilgi aktarmak için yazılmaz, şiirin aktardığı şey bilgi değil, yaşantıdır. Duygulardan, imgelerden, düşlerden, özlemlerden oluşmuş bir yaşantı birikiminin ürünüdür şiir. (...) [Y]aşamı değişik yönleriyle algılamayı, duyarlığımızı keskinleştirmeyi sağlar, sezme gücümüzü besleyip geliştirir (Akt. Sivri, 2007: 652).
     “Şiirde asıl öğe imgedir” diyor Ataol Behramoğlu (2018), “Ama imgenin yapay olmayan gerçek bir duygu ve kavram dokusu taşıması gerekir. Zaten böyle bir doku yoksa bu şiir değil, ilginç eğretilemeler ve söz ustalıklarıdır.”
     İmgeye ilişkin Memet Fuat'ın uyarısı var: “Şiirleri imgelere boğmak, her dizeye birkaç imge yüklemek boşuna bir savurganlıktır. Düşünceler, duygular, öyküler, sözcükler, sesler, ölçü, uyak, uyum, tartım, şiirin yakalanabileceği birçok alan varken, ağırlığı salt imgeye vermek, imgeleri üst üste yığmak, en başta, onların birbirinin gölgesinde kalmalarına yol açar. (...) Birkaç şiirlik imgeyi bir şiire doldurunca ortaya çıkan şiir değil, imge salatası oluyor “ (Ertop, 2010).
     Çocuğun sevinçlerini, hüzünlerini, acılarını, korkularını, özcesi duygularını, iç dünyasını yansıtmak, duygularını eğitmek için en uygun yazınsal türdür şiir, dilin en güzel işlendiği tür. Başka bir deyişle, şiir, çocuğun duygu, düşünce gelişiminin önemli araçlarından biridir. Çocuk için yazılan şiirlerde tüm duygular işlenebilir, umutsuzluktan başka.
     “İnsan yetiştirmenin en kestirme yolu şiirden geçer” diyor Memet Fuat, “Eğitim süreci içinde, okulöncesinde, okulda, okul dışında çocuklara şiir okutursak, içlerinde şiir yazma özlemini uyandırırsak (başarıp başarmamaları hiç önemli değil), kendilerini tanımalarına, başkalarının kişiliklerine saygı göstermeyi öğremelerine, toplumsallaşmalarına, duyarlık kazanmalarına yardım etmiş oluruz” (Ertop, 2010).

     Çocuğa Görelik

     Ne ki “Çocuk için şiir yazmak şiir yazmanın en zor yollarından biridir. Çocuk, okur olarak kendi duygularıyla örtüşmeyen, kalıpları kıramayan metinleri kabullenmez. Yaşamının gizlerini çözmek, kendini ifade etmek, dilini, düş dünyasını geliştirmek için şiire gereksinimi vardır çünkü” (Sezer, 2000: 649)
      Şiir olsun, düzyazı olsun, çocuksu değil, çocuğa göre olmalıdır. Çocuksu verim kuru, yavan, sığ, tekdüzedir. Özensiz yazılmıştır (Özdemir, 1983: 18) Yüzeyseldir, yazınsal değeri yoktur. Çocuk da çocuk için yazılın da önemsenmez, tersine küçümsenir. İleti de doğrudan, kabaca, yazının gücü kullanılmadan verilir (Dilidüzgün, 2000: 261) Buyurgandır, öğreticidir. Oysa André Breton'un belirttiği gibi, şiirdeki düşünce, elmadaki besin gibi saklı olmalıdır.
     Yazar özgürdür, dilediğini yazar, denemez. Kötü, yoz, sanatsal değerden yoksun bir yazma özgürlüğü yoktur. Yazarın yaratma özgürlüğü, çocuğun duygu, düşünce özgürlüğünden bağımsız değildir (Sever, 2013: 81).
     Çocuğa göre olan verimdeyse tümceler kısa, yalındır. Anlatım canlı, akıcıdır. Dil yetkindir,  Türkçenin olanaklarını, varsıllığını yansıtır. Duygu, düşünce eğitimi için elverişlidir. Yazınsal değer taşır.
     Gelgelelim “Türkiye'de – rahatça söylüyorum bunu, örnekler elimdedir – 'çocuğa görelik' ilkesiyle 'çocuksuluk' karıştırılıyor. Çocuğa görelik değil, çocuksuluk ön plana çıkıyor. Çocuğa görelik eğitseldir, işlenmiştir, amaçlıdır. Oysa çocuksuluk ilkelliktir. Öylesine ki eğer anlatım çarpıtılırsa, bozulursa, çakıl çukul olursa, düzeysiz olursa, estetik dokudan ve şiirsellikten uzaklaşılırsa, sanılıyor ki çocuğa göre yazılıyor. (...) [Ç]ocuğa görelik ilkesinin gerçekleşmesi için çocuğu yaşıyla, diliyle, ilgi alanıyla tanımak gerekir (...). (*)   
     Şiir, sanat değeri taşıyan manzum bir yapıttır. Dolayısıyla şiir nazımdır, ama her nazım şiir değildir (Solok, 1980: 57). Onun için çocuklara şiir diye manzumeler sunulmamalıdır. Emin Özdemir'in saptaması şöyle: “Yurt sevgisi vermek istiyorsunuz, işte billur ırmakları var, buzdan kaynakları var, ne hoş toprakları var, gezsen Anadolu'yu. Artık bu tür dizeler öğrencileri şiirden de amaçlanan duyarlılıktan da uzaklaştırıyor. Bir de  - altını çizerek söyleyeyim – belirli haftalar, günler için şiir bir araç olarak kullanılıyor ve inanın öğrenciler şiir olarak bu örneklerle beslenmeye başlandığı anda nitelikli bir örnekle sınıfa geldiğiniz zaman bunun güzelliğine varamıyorlar artık. Çünkü duyarlıkları zedelenmiş, yaralanmıştır.” (*)
     Ders kitapları çocuğu şiire uzak tutacak manzumelerle dolu. Uyak ve ölçüye uydurulmuş öğretici söz yığınları, bir de ezberlenmesi istenince iyice sevimsizleşiyor çocuk için.  Yazını özellikle yaşamının dışında tutan, yazınla ilgilenmediğini söyleyen, duygularını en arabesk biçimde dile getiren gençler böyle yetişiyor (Sezer, 2000: 647).
     Bilginin aktarılmasında yardımcı bir araç işlevi gördürülen şiire çocuk nasıl sanatsal değer olarak bakacaktır? Böylesi manzumelerle yetişen çocuğun ilerde Oktay Rifat'ı, Edip Cansever'i, Hilmi Yavuz'u duyarak, tat alarak okuması olanaklı mı? İşte bir örnek (F.Taylan): Kore'de Türk askeri/sulh için vuruşmuştur/Birleşmiş Milletlerin yeminini tutmuştur (Afacan, 2000: 66).
     Aşağıya yazılanlardan biri manzume, biri şiirdir.
 
      CANIM  ATATÜRK'ÜM

Atatürk'ü çok severim/Benim canım derim/Öl dese ölürüm/Canım Atatürk'üm//19 Mayıs'ta çıktın Samsun'a/Ordan baktın vatana/Canım feda olsun sana/Canım Atatürk'üm // Atatürk Anıtkabirde yatar/Ordan yurduna bakar/Canıma can katar/Canım Atatürk'üm

     İLKOKUL İKİDEKİ

Ankara kalesi'nin dibindeydi evimiz / Kardeşim bakardı yamaçtan uzaklara, Türkiye'ye/Anıtkabir parlardı en çok/Neden parlar en çok/Anlamazdı // Kaçtasın diye sorarlardı ona/İlkokul ikideyim derdi ağır ağır/Sesi titrerdi biraz/Neden titrer biraz/Anlamazdı // Pazarları giyerdi güzel giysilerini/Anıtkabir'e giderdi, Mustafa Kemal'e/Oradan yeryüzü görünürdü daha yakın/Neden görünür daha yakın/Anlamazdı Fazıl Hüsnü Dağlarca
     Şiirin tek bir açıklaması yoktur, olamaz. Zaten Ahmet Haşim'in belirttiği gibi, “En zengin, en derin ve etkileyici şiir herkesin istediği biçimde anlayacağı ve bundan dolayı sonsuz duyarlıkları kapsayabilecek bir genişlikte olandır” (Sadeleştiren: Yusuf Çotuksöken) Çocuk şiirin kendinde yarattığı duyguları dile getirmeli, bu duyguların kaynaklandığı dizeler üzerinde konuşmalıdır (Sezer, 2000: 648) Bu da her çocuk için farklı olabilir. Doğan Aksan'ın deyişiyle, “Şiir bildirmeyi değil, duygulandırmayı ya da heyecan vermeyi amaç edinen başka bir dildir.”
     Usta bir şaire, Oktay Rifat'a kulak verelim: “Şiirlerime ne anlam verilirse anlamları odur. Benim onlardan çıkardığım anlam bana göredir, kimsenin onlara başka anlamlar vermesine engel olmaz. Her şiirin, şairin belirli bir düşüncesine uygun yahut bu düşüncenin tıpkısı, asıl, tek bir anlamı olduğunu söylemek, şiirin yapısına aykırı, şiiri öldürebilecek bir yanılgıdır. Konusu, şiirleri düzyazıya çevirmek olan o saçma okul alıştırmaları bu yanılma yüzünden türedi (...)” (Baysal, 1996: 95)  
     Demek ki okuma alıştırması şiir üzerinde yapılmaz. Okuma zorluğu da çocuğu şiirden soğutabilir (Demiray, 1977: 36) Şiirden bıktırmak, nefret ettirmek istiyorsanız, şiirin konusunu, 'izlek'ini, anlatım özelliğini, hangi dönemin ya da akımın şiiri olduğunu sorun ikide bir.
     Şiirin güzelduyusuna ilişkin tüm ölçütler çocuk şiiri için da geçerlidir. Çocuk şiiri, çocuğun dünyasını, gözlemlerini, yaşantısını varsıllaştırmalı, düşünsel, duygusal çağrışım, coşku yaratmalıdır (Yener, 2006: 6)
     Çocuk için yazılan şiirlerde uyak ve ses, hece yinelemelerine (aliterasyon) yer verilebilir, ama ille de ölçü ve uyak olması gerekmez, yeter ki sözcüklerin seçilişi ve dizilişiyle ilgili gereken ezgi yaratılabilsin (Demiray, 1977: 34).
     Fazıl Hüsnü Dağlarca, Konur Ertop'a söylüyor: “(...) Çocuk şiiri şudur: Çocuk şiirindeki yapıyı, nesnelliği, konuları onun açısına göre daha ince seçmek, ilk duyarlıklar, ilk özgürlükler, ilk ölçüler içinde yazmak gereklidir” (Cumhuriyet Kitap, 11.12.2008, Sayı: 982)
     “Çocuklar için yazmak bir serüvendir” diyor Sennur Sezer. “Bu serüven, iyi yazarla yazarcılık oynayan arasındaki farkı ortaya koyan bir denek taşıdır da. Çocukların düş dünyasına erişebilmek zordur çünkü” (1999: 10)
     Haydar Ergülen, Nar Alfabesi adlı kitabıyla ilgili bir soru üzerine şunları söylüyor (Röportaj: Su Ersöz-Hazal Uzuner): “[Ç]ocuk şiirleri yazmak, çocuklarla ilgili yazmak, çok zor bir şey. Kitabı üç kere yazdım. Çünkü çocuklar üzerine yazarken pek çok şeyi dikkate almak gerekiyor. Yaşlarını, psikolojilerini düşünmek ve yanlış bir şey yapmamak zorundasınız. Pedagojik anlamda da bilgilenmek gerekiyor. O yüzden çok zor çocuklar üstüne yazmak (...)” (Cumhuriyet Kitap, 04.04.2013 Sayı: 2017)
     Büyük şairimiz Nâzım Hikmet başaramadığını açık yüreklilikle dile getirmiş. Ramazan Gökalp Arkın kendisiyle yapılan röportajda anlatıyor: “Nâzım, 'Bana bir şeyler ver, yazayım' dedi. 'Elbette üstadım, sana ilkokul müfredatını vereceğim, buna göre çocuklara şiirler, hikâyeler yazarsın' dedim. 'Peki' diyerek aldı bunları, gitti. Dört gün sonra Ziya aracılığıyla aradı, dedi ki 'Üstat, ben güya şiir yazıyorum ama çocuk şiiri yazamıyorum. Tevfik Fikret'e hayranlığım şimdi daha da arttı. Nasıl yazmış o şiirleri! Maalesef yazamıyorum, yazamayacağım” (Egemen Berköz, Gamze Akdemir, Cumhuriyet, 10.03.2002)

     Çocuk ve Şiir

     Jean Cocteau diyor ya, şair hep doğru söyleyen bir yalancıdır, çocuk da öyle. Yedi yaşından önce çocuk da şairce 'yalan' söyler. O düş gücünü devindirir, duygularını, özlemlerini, düşlerini öyle dillendirir. Büyükler bunu yalan saysa da o düş oyununu sürdürür.
     Bunlar çocukların sözleridir:
      *Dağa dondurma sürmüşler
      *Gökyüzü denize düştü
      *Bulutlar evlerine gidiyor

    Bunlarsa şiir dizeleridir:
    *Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti (Cemal Süreya, Aşk)
     *Yukarda bulutlar yürüyordu (Attilâ İlhan, Sisler Bulvarı)
     *Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda (Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil)
     *Yoksa bir bir yıldızlar düşecek (Attilâ İlhan (Yağmur Kaçağı)

                                              KAYNAKÇA

Afacan, Aydın (2009) “Şiir ve Okuma Kültürü” Çocuk ve Okuma Kültürü Sempozyumu
     Ankara: Eğitim-Sen Yay. (63-79)
Baysal, Jale (1996) “Şiirleri Sevmeyi Öğretme” Çağdaş Eğitimde Sanat (ortak kitap) 2. baskı
     İstanbul: ÇYYD Yay.
Behramoğlu, Ataol (2018) “Şiir Neyle Yazılır?” Cumhuriyet, 13.01.2018)
Demiray, Kemal (1977) Açıklamalı Çocuk Edebiyatı Antolojisi İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevleri
Dilidüzgün, Selahattin (2000) “Çocuk Kitaplarında Yazınsal Nitelik” I. Ulusal Çocuk Kitapları   
     Sempozyumu  Ankara: AÜEBF VE TÖMER Yay. (253-267)
Ertop, Konur (2010) Memet Fuat'ın Şiir Sorunlarına, Şiire, Ozanlara Yaklaşımı” Cumhuriyet    Kitap Sayı: 1051)
Göğüş, Beşir (1978) Türkçe ve Yazın Eğitimi Ankara: Kendi Yay.
Nas, Recep (2014) Örneklerle Çocuk Edebiyatı 3. baskı Bursa: Ezgi Kitabevi
Özdemir, Emin (1983) “Anadili Öğretimi” Türk Dili dergisi Sayı: 279-380 (18-30)
Sever, Sedat (2013) Çocuk Edebiyatı ve Okuma Kültürü İzmir: Tudem Yay.
Sezer, Sennur (1999) “Çocuklar İçin Yazmak” Ankara: Öğretmen Dünyası dergisi Sayı:: 237
----------------  (2001) “Çocuklar İçin Yazmanın Gerekliliği ve Zorluğu” I.Ulusal Çocuk Kitapları
     Sempozyumu (Yay. Haz. Sedat Sever) AÜEBF ve TÖMER Yay.
Sivri, Medine (2007) “Çocuğa Şiirde Öğreticilik Sorunsalı” II. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu (Yay. Haz. Sedat Sever) AÜEBF Yay. (651-657)
Solok, Cevdet Kudret (1980) Örneklerle Edebiyat Bilgileri 2 İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevleri
Yener, Mavisel (2006) “Çocuk ve Şiir” abece dergisi Mart 2006 Sayı: 235)

(*) Emin Özdemir'in, TED'in düzenlediği “Türkçe Öğretiminde Karşılaşılan Güçlükler ve Çözüm Önerileri” başlıklı paneldeki konuşmasından alınmıştır. İlköğretim Okullarında Türkçe Öğretimi ve Sorunları (1993) TED Yay. (198-199, 258)

(**) Bu yazı Çağdaş Türk Dili dergisinde (Mayıs 2023 Sayı: 423) yayımlanmıştır.   



















   






 

29 Nisan 2023 Cumartesi

DİNLEMEK

                                 DİNLEMEK (*)

                                                                     Recep Nas

                                                      recepnas@uludag.edu.tr

  

    Etkili  bir iletişim için insanın - mesleği ne olursa olsun - etkin dinleme yeteneği, alışkanlığı kazanması gerekir. Dinleme, iletişim sürecinde önemli bir yer tutar (Özçelik, 1983: 8) Okumak gibi dinleme de bilgi, beceri, alışkanlık gerektirir. Epiktetos iki bin yıl önce söylemiş: Bir söz söyleme sanatı varsa, bir de dinleme sanatı vardır.

     İletişim içinde olanların birbirini anlaması gerekir. Ama yanlış değil, eksik de değil, tam ve doğru... Bir deyim var ya, ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası.. Bir 'duvar yazısı' vardır, ne zaman aklıma gelse gülümserim, ama acımsı bir gülümseme bu.

     "Hayatta bir tek sen beni anladın, ama sen de yanlış anladın."

     Düşünsenize, aramış aramış, kendini anlayan birini bulmuşken, oh be! diyememiş. Anlamış, ama yanlış anlamış.

     Herman Amato'nun şiirini okuyalım:

    

     En uzak mesafe

     Ne Afrika'dır

     Ne Çin

     Ne Hindistan

     Ne seyyareler

     Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan

     En uzak mesafe

     İki kafa arasındaki mesafedir

     Birbirini anlamayan

           (Çev. Can Yücel)

 

     Demek ki en uzak mesafe birbirini anlamayan iki insan arasındaymış,

     Çağımıza 'iletişim çağı' da deniyor. Doğru, kitle iletişim araçları gelişti, yaygınlaştı. Ne ki cep telefonları, bilgisunar (internet) yaygınlaştıkça insanlar birbirinden uzaklaşıyor. insan insana, insan sıcaklığıyla, insan sesiyle yoğrulan göz göze iletişim zayıflıyor. Jean Lue Godard'ın deyişiyle, artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok.

     Dinleme, ilk anadili etkinliği. Bebek anadilini de dinleme yoluyla öğreniyor. Dinleme, dört temel dil becerisinden biri. Ama ailede, okulda en çok savsaklanan etkinlik bu. Dinleme doğal bir süreçtir, kendiliğinden öğrenilir sanılıyor, ama yanlış.  Dinlemenin gündelik yaşamımızda önemli bir yeri var. Öyle ki uyku dışındaki sürenin yüzde 75'i iletişimle, bunun da yüzde 45'i dinlemeyle geçiyor (Osmay, 2004: 161). Kimi kaynaklardan - radyo, TV, konferans gibi - dinleyerek öğreniriz. Şimdi bir de 'sesli kitap'lar çıktı, okumak yerine dinliyorsun.

     Demek ki dinleme iletişim sürecinde önemli bir yer tutuyor. Peki dinlemeyi biliyor muyuz, işitince dinlemiş oluyor muyuz? İletişimdeki pek çok sorun dinlemeyi bilmemekten kaynaklanıyor. Söyleşiyorlar gibi görünse de, birbirlerini dinliyorlar mı, konuşma sırası gelince ne söyleyeceğini mi düşünüyorlar?  Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa, demiş atalarımız. Ama konuşmayla da olmuyor. Doğan Cüceloğlu'nun dediği gibi, iki taraf da konuşuyor, dinleyen yok. Dinlişe dinleşe, daha doğrusu konuşa dinleşe olsa sağlıklı, etkili iletişim kurmak kolaylaşacak. Televizyonda izliyoruz, hep söyleniyor,

     "Ben seni dinledim, sen de beni dinle. Önce dinlemeyi öğren."

     Amerika yerlilerinin reisi Tatanga Mani Beyazlara sesleniyor: "Ağaçların konuştuğunu bilir misiniz? Evet, konuşurlar. Ama siz Beyazlar birbirinizi bile dinlemiyorsunuz, ağaçların konuştuğunu nerden duyacaksınız..." (Sunay Akın, Cumhuriyet, 21.05.2006).

     Eski Türk filmlerinden iki örnek verelim:

     Sultan Gelin adlı filmde kaynana, gerdek gecesi kalbi durduğu için ölen oğlunun katili gibi gördüğü gelininin (Türkan Şoray) üzerine yürüyor, onu suçluyor. Sultan Gelin çırpınıyor,

     "Ana bir yol da beni dinle!"

     "Senin neyini dinleyeceğim kız..."

     Balatlı Arif adlı filmden:

     "Çiğdem sana bir şey söylemem gerekiyor."

     "Ne diyeceğini biliyorum, söyleme!"

     Karacaoğlan'ı dinleyelim:

     Mecliste arif ol kelamı dinle

     El iki söylerse sen birin söyle

     Elinden geldikçe sen eylik eyle

     Hatıra dokunup yıkıcı olma

     

     Ludwig Wittgenstein'ın sözü bu: Felsefe, insanların birbirlerini dinlemeyip anlamamasının sonucu doğmuştur.

     İlk bakışta, dinleme, en kolay öğrenme yolu gibi görünüyor. Ama dinlemenin zor yanı da var. Beynin düşünme hızı, olağan bir konuşma hızının üç dört katı. Böyle olunca konuşma hızı, beynin düşünme hızına yetişemiyor. O zamanda beyin oluşan boşluğu çağrışım yoluyla gelenlerle dolduruyor. Dinleyen de konuşmadan kopup başka şeyler düşünmeye başlıyor. Etkin, bütün dikkatiyle akışa geçerek dinlemeyen kişi dalar gider, konuşmadan kopar. Sekman'ın (1998: 163) deyişiyle, beyni siz bir şeylerle ilgilendirmezseniz, o ilgilenecek bir şeyler bulur, 'iç konuşma' başlar. 'İç konuşma' sırasında kişi başkasını dinleyemez.

     Albert Einstein, Princeton Üniversitesi'nde ders vermeye kısa pantolonla, çorapsız giydiği lastik ayakkabılarla gidiyor. Kötü dinleyiciler Einstein'ın bu haline bakıp ders boyunca kıkır kıkır gülüyorlar, böylece iletileri kaçırıyorlar. Etkin dinleyicilerse Einstein'ın ne giydiğiyle ilgilenmiyorlar, anlattıklarına odaklanıp ayaklarına gelmiş bu bilim insanından yararlanıyorlar (Robertson, 2002: 34).

      İşitmek başka, dinlemek başkadır. İşitmeyle birbiriyle ilişkili kuşkusuz, dinlemek için ilkin işitmek gerekir. Ama işitmeyle dinleme ayrı süreçler. İşitme biyolojik/fizyolojik bir süreçtir, doğaldır. İnsanın işitmeye ilişkin denetimi çok sınırlı. Kulaklarınızı tıkamazsanız seslerin beyne ulaşmasını engelleyemezsiniz  Dinlemeyse doğal değil, bilişsel/ruhsal bir süreç (Zıllıoğlu, 1996: 175, 271).

     Kulağımızla işitiriz, beynimizle dinleriz. Duyarız, dinlemeyebiliriz, ama dinlediklerimizi duyarız. Bir hayvan bilimcisi bir arkadaşıyla trafik gürültüsünün bol olduğu caddede yürüyor. Hayvan bilimci  birden durur, arkadaşına, cırcırböceğini dinle, der. Arkadaşı, şaşkın, bu gürültünün ortasında nasıl duydun, diye sorar. Hayvan bilimci cebinden çıkardığı bozuk parayı havaya fırlatır, para kaldırıma düşünce çevredeki insanlar dönüp bakarlar. Hayvan bilimci, gördün işte, dinlediklerimizi duyarız, der. (Robertson, 2002: 58). 'Söylediklerini duyuyorum'la 'Seni dinliyorum' aynı şey değil. İşitici değil, dinleyici olmak gerekir (Adair, 2006: 85).

     Öbür dilsel etkinlikler gibi dinlemede  de sözcük dağarcı önemli bir etken. Sözcük dağarcığını genişletmenin de en etkili yolu - okumanın yanı sıra - dinlemedir. Demek ki dinledikçe sözcük dağarcığı varsıllaşır, sözcük dağarcığı varsıllaştıkça da dinlediğini tam ve doğru anlar insan (Özdemir, 1987: 172).

     Dinlerken, konuşanla göz teması kurmak da önemli. Martin Buxbaumu'nun deyişiyle, yalnız kulaklarınızla değil, gözlerinizle de, dahası tüm bedeninizle dinlemelisiniz. Göz teması sırasında 'ilişki hormonu' olan oksitosin düzeyi yükselir, dolayısıyla toplumsal ödüllendirme ve önemseme duyguları açığa çıkar. Tiyatro seyircisi olmak da eğitim işi, öğrenilmeli. Cumhuriyetin ilk .yıllarında yaşlanmış iki tiyatro oyuncusu konuşurken, biri,

     "Mirim, mektepli oyuncular geliyormuş, bize iş kalmaz" diyor. Öbürü,

     "Onu boş ver! Asıl mektepli seyirci gelirse işimiz bitiktir." 

     Gülriz Sururi anlattı ( CNN TÜRK- ORADAYDIM): Oyun öncesi birtakım aksilikler olmuş. Gülriz Sururi kendini tutamamış ağlamış. Ya sesimi kullanamazsam diye de kaygılanmış. Oyundan sonra bir dostu soruyor,

     "Nasıl bu kadar güzel oynadın?"

     Gözleri buğulu, gülümseyerek,

     "Seyirciden, seyirciden..."diyor.

     Derste, tiyatroda, konferansta, konserde doğru tepki vererek ( göz teması, gülümseme, baş sallama...) etkinliğin niteliğini - önemli ölçüde- artırmak dinleyicinin, seyircinin elinde. Konuşmacının diline belagat (düzgün, güzel, etkili konuşma) dinleyicinin dikkatinden gelir, dermiş eskiler. İyi dinleyiciler, orkestra üyelerinin de daha iyi, coşkulu çalmasını sağlar (Adair, 2006: 86).

     İnsan bilgi edinmek için, uygun yanıt vermek, eleştirip değerlendirmek için can kulağıyla ve saygılıca etkin dinlemelidir.

     İyi bir dinleme, dinleyenin, konuşmaya düşünsel olarak katıldığı dinlemedir. Aslında dinlemek kulak yoluyla okumaktır (Özdemir, 1987: 177). Konuşanla birlikte düşün, kafa yor. Sorular biriktir, bu sorulara yanıt bulacak biçimde dinle. Tümcelerini konuşanla birlikte kur, onun daha sonra söyleyebileceklerini kestirmeye çalış. Böylece düşünme - konuşma hızlarının farklı oluşlarından kaynaklanan boşluğu kapatabilirsin. Bu, ileri bakmaktır. İleri bakan uyanık olur, dikkatini diri tutar. Kendini güdüler, 'akış'a geçer. Akış, kişinin sevdiği işi yaparken kendini aşma duygusudur. Kişinin kendini bile unuttuğu ruhsal bir durumdur. Zaman ve uzam kavramı yiter. Akış durumuna geçmek duygusal zekânın en üst noktasıdır. Akış, kişiye kendini çok iyi duyumsattığından içsel bir ödüldür de (Goleman, 1998:119, 124) Acar Baltaş'ın deyişiyle, mutluluk eylemin içindedir.

      Etkin dinleyen kişi konuşmacı gibi bilişsel bir etkinlik içinde olur. Dinleme edilgin değil, etkin bir eylemdir. Dinlerken önceki bilgilerinle yenileri tartacaksın, bu arada sorular, yaşamdan örnekler gelecek aklına (Özdemir, 1987: 167). Bu eleştirel dinlemedir. Eleştirel dinleyen, konuşmacının düşünce zincirini izler, görüşlerini olgularla destekleyip desteklemediğine dikkat eder, düşüncelerine katılmasa da saygılıca dinler (Şahinel, 2002: 110). Öyle ki "Kişi kendi düşüncelerini, görüşlerini bir yana bırakıp dinlemelidir. İletişim ancak o zaman mümkündür" (Krishnamurti, 2006: 30).

     Nasrettin Hocaya sormuşlar,

     "Hocam, adam olmanın yolu nedir?"

     "Söylediği sözü önce kendisi dinlemeli, konuşanı da can kulağıyla dinlemelidir." (Pertev Naili Boratav 1996 Akt. Orhan Velidedeoğlu Bütün Dünya dergisi Aralık 2011)

 

 

                                            KAYNAKÇA

 

Adair, John (2006) Etkili İletişim 3. baskı Çev. Ömer Çolakoğlu İstanbul: Babıâli           Kültür Yay.

Goleman, Daniel (1998) Duygusal Zekâ Çev. Banu Seçkin Yüksel İstanbul: Varlık        Yay.

Krishnamurti, Jiddu (2006) Kendini Bilmek, İlişki Üzerine, Hazzı Öğrenmek

            İstanbul: Sistem Yay.

Osmay, Nüvit (2004) İnsan Mühendisliği 11. baskı İstanbul: Alfa Yay.

Özçelik, İsmail (1983) "Dinleme Eğitimi" Ankara: Çağdaş Eğitim dergisi Sayı: 81         (8-9)

Özdemir, Emin (1987) İlkokul Öğretmenleri İçin Türkçe Öğretimi Kılavuzu 3.           baskı İstanbul: İnkılâp Kitabevi

Robertson, K. Anthur (2002) Etkili Dinleme Çev. E. Sabri Yarmalı İst. Hayat Yay.

Sekman, Mümin (1998) Kesintisiz Öğrenme İstanbul: Alfa Yay.

Şahinel, Semih (2002) Eleştirel Düşünme Ankara: PegemA Yay.

Zıllıoğlu, Merih (1996) İletişim Nedir? 2. baskı İstanbul: Cem Yay.

 

 

Bu yazı ÇİNİKİTAP  (Mayıs-Haziran 2023 Sayı: 78) dergisinde yayımlanmıştır.(42-43)