7 Mart 2016 Pazartesi

YARIM ÖĞRETMEN OLUR MU?


                                 YARIM ÖĞRETMEN OLUR MU?*



                          

                                                                      Recep Nas

                                                               recepnas@uludag.edu.tr

                                                          





   Ordu’nun Ulubey ilçesinin Dikenlice Köyü’ndeyim, yıl 1964.Öğretmenliğimin üçüncü yılı, ’er öğretmen’ im. Köyde üç mahalle var, sacayağı gibi, birbirinden uzak. Devlet bu köye okul yapmaya karar vermiş, ama hangi mahalleye? Daha büyükçe olana yapılsa, öbürleri alınacak, sorun edecek besbelli. Bu düşünülmüş olmalı ki, üç mahallenin ortasına yapılmış okul. Bundan ötürü, okulda kaldığım için benim hiç komşum yok. Yalan olmasın, bir komşum var: Mezarlık. Mezarlığın ortasında da yalnızca cuma namazı kılınan bir cami var.

    Ben Trakyalıyım, ilk iki yıl Bursa’nın Gemlik İlçesinin deniz kıyısındaki bir köyünde, Narlı’ da çalıştım. Şimdi ben burada, köylülerin deyimiyle bu ‘depebaşı’nda ne arıyorum, işim ne burada? Çocukluk arkadaşlarım üniversitede okuyorlar, ben kaldım buralarda. Üzülüyorum, sıkıntılıyım, bir şarkıda dendiği gibi ‘depresyonlardayım’

    Öğretmen okulu çıkışlı olduğum için üniversite bana kapı duvar, giremiyorum. Bu uygulama doğru muydu, demokratik miydi? Tabii doğruydu, demokrasiyle de ilgisi yok. O yıllarda-tabii öncesinde de- üniversite sadece lise çıkışlıları alıyordu, meslek okulu çıkışlılara kapalıydı: Öğretmen okulu, sanat okulu, imam hatip okulu çıkışlılara… Siyasal İslamcılar ‘mağdurları oynamayı’ çok sevdikleri için-epeydir ‘katsayı mağduru’ olduklarını söyledikleri gibi-, o günlerden de söz ederek, üniversiteye alınmadıklarını, dışlandıklarını-çok sevdikleri sözcükle-,ötekileştirildiklerini dillerine dolarlar, acındırırlar kendilerine. Oysa sözü edilen bu okullar, meslek okuluydular, lise değil. Devlet diyordu ki, seni kısa yoldan meslek sahibi yaptım, bileğine altın bilezik taktım, git mesleğini yap. Ben üniversiteye mesleği olmayan lise çıkışlılarını alacağım. Bunda demokrasiye aykırı ne var? Kaldı ki ille de yükseköğrenim görmek isteyen için MEB’e bağlı yüksekokullar vardı: Eğitim enstitüleri, yüksek islam enstitüleri, yüksek teknik okullar… Bitmedi, lise fark dersleri verip, lise diploması da alana üniversitenin kapısı ardına kadar açılıyordu. Ama bunlardan söz etmeyip ‘mağdurları oynamayı’ yeğliyorlar, bunun siyasal  getirisi var besbelli. Cumhuriyeti karalamanın bir yolu, ayrıca.

       Ben altı yıl yatılı okumuştum. ’Devlet Baba’ bizi barındırdı, baştan ayağa giydirdi, yedirdi içirdi. Yetmedi, cebimize harçlık koydu. Şimdi de diyor ki, seni okuttum, meslek sahibi yaptım, git, öğretmenlik yap, çok mu şey istiyor? Aziz Nesin ne çok söylerdi:”Ben yoksul halkın parasıyla okudum, kendimi halkıma hep borçlu duyumsarım.”Bizim için de geçerliydi bu, git, halk çocuklarını okut, borcunu ödemeye çalış.

       Ama ben şimdi Dikenlice Köyü’nde yalnızım, bunalıyorum. Gündüz çocuklarla vakit kolay, çabuk geçiyor da, bol yıldızlı, uzun gecelerin sabahı olmak bilmiyor.

       Babamın öldüğünü, kışladan ayrılıp birkaç gün için köyüme uğrayınca öğrendim. Askerdeyim diye haber vermemişler bana, yazın ölmüş babam. Babamı yitirmenin hüznünü taşıdım galiba buraya, üzüntülüyüm, bunalıyorum. Cemal Süreya sormuştu ya, ”Sizin hiç babanız öldü mü?” Babanız ölmediyse beni anlamanız zor.

     Üzüntülüyüm ya, bir gün, birdenbire, Ridvan öğretmenimin salık verdiği bir kitap geliverdi aklıma: Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak, Dale Carnegie’nin… Bu kitabı okumalıydım. İlçede kitapçı bile yok. Ordu’da aradım, sordum soruşturdum, yok, bulamadım. Yok, n’apalım, aradım işte… Var mı vazgeçmek, Anadolu’da duyduğum bir atasözünü çok severim:”Çoban isterse tekeden süt çıkarır.” İstesin, isteğini gerçekleştirmek için de çalışsın, çabalasın, uğraşsın. Einstein, kendisine başarısının sırrı sorulduğunda, ”Biliyorum ki, hiçbir olağanüstü yeteneğim yoktur. Merak, çaba, direnme, bir dolu da özeleştiri, bana özgün düşüncelerimi getiren özelliklerimdir”,diyor.

      Ben de kitabı İstanbul’daki arkadaşımdan istedim, ödemeli olarak gönderdi. Elime aldım kitabı, kutsal bir şeyi tutar gibi, başladım okumaya. Kitaptaki bir şiire rastlayınca durdum kaldım. Etkilendim, içime işledi şiir. Döndüm bir daha, kanmadım bir daha okudum. Douglas Malloch’ un şiiri bu,şöyle:



       Eğer zirvede çam olamazsan

      Vadide bir çalı ol, ama ol

      Derenin yanındaki en güzel çalı sen ol

     Ağaç olamazsan küçücük bir çalı ol



    Çalı olamazsan bir parça çimen ol

    Süsle, şenlendir bir yol kenarını

    Balina olamazsan küçücük bir balık ol

    Ama göldeki balıkların en kıvrak olanı



    Hepimiz kaptan olamayız, tayfalar da olacak

    Hepimiz için yapacak şey var dünyada

    Büyük işler de var, küçük işler de

    Yapmamız gereken şey yanı başımızda



   Anayol olamazsan ol bir patika

  Güneş olamazsan ol bir yıldız

   İster büyük ol, ister küçük

   Her zaman en iyi ol yalnız



   Bu şiir yetti bana, kapattım kitabı, düşündüm. Sordum kendime, Aziz Nesin gibi, ”Nesin sen?” Ben ilkokul öğretmeniyim, hayır, bu tanım dar, sığ. Ben köy öğretmeniyim, öyleyse bugünden tezi yok, en iyi köy öğretmeni olmak için çalışacağım, çabalayacağım, tabii ki okuyacağım. Bundan dört yıl sonra Şair Gülten Akın’ın kaymakam olan eşi Yaşar Cankoçak, beni başkalarına “Atipik köy öğretmeni” diye tanıtırken bugünümü anımsamışımdır hep, içim ısınmıştır.

       Benim öğretmenliğim galiba o gün başladı. Öğretmen adayı öğrencilerime de hep demişimdir: Benim üçüncü yıl attığım adım, sizin ilk adımınız olsun istiyorum, diye. Eğitime, öğretime, çocuk psikolojisine ilişkin okumalarım böyle başladı. Aslında ben okuyordum da, yazınsal ağırlıklıydı bunlar, keyfe keder şeyler, roman, öykü, ille de şiir…

       Okulda eskiden kalma dergiler vardı, özellikle ‘İlköğretim ‘ adlı derginin birçok sayısı. Bu, MEB’in çıkardığı nitelikli, içeriği yüklü bir dergiydi. Şimdi düşünüyorum da o yılların MEB’i böyle dopdolu bir dergi çıkarıyor, her okula da ulaştırıyormuş  anlaşılan. 1960’lı yıllarda ÖİYB(Öğretmeni İşbaşında yetiştirme Bürosu) vardı, bu birim ne güzel, ne kadar da nitelikli kitaplar yayımlar, ulaştırırdı öğretmenlere. Her ilçedeki ilköğretim müdürlüklerinde ‘Öğretmen İare (borç verme) kitaplığı’ olduğunu bundan iki yıl sonra keşfettim, Tekirdağ’ın Saray ilçesinde. Görevli öğretmeni bıktıracak kadar da dadanmıştım o kitaplığa.

   

        Yıllar sonra, ilköğretim müfettişiyken(1978-1979 öğretim yılı),öğretmenlerin “Kitaplar pahalı, alamıyoruz” biçimindeki yakınmalarını önlemek için, ceketimi çıkarıp gömleğimin kollarını sıvayarak, Kırklareli’nin, Babaeski’nin işlevsiz kalmış, unutulmuş olan öğretmen iare kitaplıklarına daldım. Toza bata çıka bu kitaplıkları düzenledim, öğretmenlerin hizmetine sundum. Bunu yaparken bir şey fark ettim,1970’lerin başlarında, MEB bu kitaplıklara kitap göndermeyi durdurmuş. Bunu MEB’ ten gelip müfettişlerle toplantı yapan üst düzey görevliye söyledim. Aldığım yanıt şu oldu,

         “Göndersek sanki öğretmenler okuyacak mı?”

        Eh, MEB’le öğretmenler aralarında anlaşmış, biri okumazlar diye göndermiyor, öbürü göndermiyorlar diye okumuyor, bana ne oluyorsa…

        Dönelim 1964’e, dedim ya, aslında okurdum da, yazınsal kitaplardı bunlar… Gazete de okurdum, alışmıştım, edemezdim gazetesiz. Gemlik’ in Narlı Köyü’ndeyken gazetem her gün gelirdi. Gemlik’teki gazeteciye sürdürümcü(abone) olmuştum, sandalcı gazetemi getirir, kahveye bırakırdı. Ben dersten çıkıp kahveye gittiğimde gazetemi elden ele dolaşmış, okunmuş, bulmacası da çözülmüş, tabii birazcık da yıpranmış olarak bulurdum, bu beni çok sevindirirdi. Ama şimdi bu ‘depebaşı’nda gazeteyi günlük olarak okumam olanaksızdı. Koşullar elvermiyor diye elim kolum bağlı oturamazdım. Yıllar sonra yine müfettişken, Ağrı’nın bir köyündeki öğretmenin bana yakınırken şu saçma sapan tümceyle dediği gibi “Burada imkânlar olanak vermiyor” diyemezdim. Ta  Ankara’dan sürdürümcü oldum, gazete-en yakın bucak olan- Gürgentepe’deki PTT’ye gelirdi,ben de en geç haftada bir aldırırdım ordan. Haberler güncelliğini yitirirdi tabii, olsun, köşe yazıları var, sanat sayfası var. Dokuz yıl köy öğretmenliği yaptım, hiç gazetesiz kalmadım.

         Okudukça bir şey daha anladım, ben öğretmenliğe ilişkin pek bir şey de bilmiyormuşum. Bir düşünürün dediği gibi, bilmediklerimi ayaklarımın altına alsam, başım göğe erer, o hesap. Hani derler ya, iki türlü bilmeyen vardır: Bilmediğini bilen, bilmediğini de bilmeyen… Ben bilmediğimi de bilmiyormuşum meğer,okudukça anladım bunu.İnsanın okudukça okuyası geliyor,okumadıkça da okumuyor.Mide açlığa alışamaz,ama beyin ‘açlığa’ çabucak alırmış. M.Ali Kılıçbay’ın dediği gibi, okumama, okumamanın ürünüdür. Okumayan öğretmen okutamaz. Unutulmaz, saygın, gencecik yaşta yitirdiğimiz, Atatürk’ün arkasından ağladığı ve yerine birini koymakta zorlandığı Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati (1894-1929) şunu dermiş:”Okuttuğundan daha çok okumayan öğretmen eskir. ”Okudukça, kendimi öğretmenliğe adadıkça babamı yitirmenin hüznü de hafiflemişti. Montesquieu’nün sözü ne hoş, ne kadar da doğru: ”Hiçbir sıkıntım yoktur ki, bir saatlik bir okumadan sonra bitmesin.”



        Bu arada bir şey daha öğrendim, ya öğretmen olunur ya olunmaz, ortası yok bunun. Ne güzel demiş atalarımız: ”Yarım hoca dinden eder, yarım doktor candan eder.”Ya yarım öğretmen neyden eder? Bu sorunun yanıtı korkutuyor beni.

        Ridvan öğretmenim bana yaşam dersi vermiş meğer, öğretmenin öğrencilerine kitap salık vermesinin, tanıtmasının, okuduğu kitaplardan söz etmesinin ne kadar önemli, etkili, yararlı olduğunu da anladım. Bundan olacak, ben de öğretmen adayı öğrencilerime kitap salık verirdim hep. Yıl 1991 olmalı, eğitim fakültesinde öğretmenken, Fransız Dili ve Eğitimi ABD’de okuyan örencilerime bir araştırmadan söz etmiştim. Bu araştırmanın sonucunda, üniversite öğrencilerinin pek de okumadığı ortaya çıkmış, bunu söylemiştim. Bir hafta sonra teneffüste öğrencilerimle konuşurken, bir öğrencim,

          “Hocam müthiş doping yapıyorsunuz” dedi.

          Ben bu sözün altındaki anlamı kavramaya çalışırken, başka bir öğrencim atıldı,

          “Evet, hocam” dedi. ”Geçen hafta üniversite öğrencilerinin pek okumadığından söz etmiştiniz ya, ben de onlardan biriydim. Ama çok utandım, inanın, eve gider gitmez elime bir kitap aldım, okumaya başladım.”



    *Bu yazı Öğretmen Dünyası dergisi’nin 357.sayısında (Eylül-2009) yayımlanmıştır. (31-32)

ÖGRETMEN SIRADAN BİR İNSAN MIDIR?


                          ÖGRETMEN SIRADAN BİR İNSAN MIDIR? *



                                                                                          Recep Nas
                                                                                   
                                                                                    recepnas@uludag.edu.tr

     Bir kitap geçti elime, yıl 1993.Çeviriydi, adı  çekti ilkin beni: Etkili Öğretmenlik Eğitimi. Thomas Gordon yazmış.Çeviri de bir güzel ki, bayıldım. Türkçemizin güzellikleri  duru bir su olmuş usul usul akıp gidiyor satırlarda, tümce tümce…Eskiden  kimi kitaplarda ‘çeviren’ yerine ‘Türkçeleştiren’ yazıldığını görünce yadırgardım,’çeviren’ demek yetmez mi  diye düşünürdüm. Sonradan anladım ki öyle değilmiş, ben yanılıyormuşum. Öyle çeviriler var ki yalnızca sözcükleri Türkçe yazılmış, o kadar. Türkçenin buram buram kokusunu, güzelim deyimlerini, sözdizimini, ara ki bulasın, yok. Yabancı dilde düşünülüp Türkçe yazılmış. Bunun en kötü örnekleri seslendirmelerde(dublaj) ortaya çıkıyor. Bir belgesel izlemiştim, bir Afrikalıdan  yaşamıyla, yaşadığı yöreyle ilgili bilgi alınıyordu. Afrikalı söze hep, ”Bu doğru” diye başlıyordu, anadili İngilizce olan, Türkçeyi de bilen bir yakınıma bu durumu sordum. Bire bir çeviri yapılınca böyle oluyormuş, “Tabii” ya da “Öyle” diye Türkçeleştirilmeliymiş.
     İşte bu kitap Türkçeleştirilen bir kitaptı, YA-PA’nın bir yayınıydı. İçercesine okudum, çok şey öğrendim ondan, Empati, empatik(etkin) dinleme, ben dili, sorunsuz alan, iletişim engelleri, çatışmayı çözme yöntemleri ve daha birçok şey… Bu konulara ilişkin ucundan köşesinden bir şeyler biliyor olsam da bunların derinliği yoktu. Okurken, yer yer ezberim de bozuluyordu, övgünün sakıncalarından söz ediyordu örneğin. Dedim ki, izlenceye öyle bir ders konmalı ki, ben bunu öğretmen adayları için ders kitabı olarak kullanmalıyım.
      Ve 2000’li yılların başında bir ders kondu: Sınıf Yönetimi Bu dersi ben okutmalıydım, tabii Etkili Öğretmenlik Eğitimi’ni de ders kitabı yapmalıydım ve dileğim gerçekleşti. Bu kez kitap Sistem Yayıncılık tarafından basılmıştı. İyi de burası üniversite, tek bir kitapla yetinmek,  kitabı, yazılanları mutlak doğru sayıp satır satır izlemek doğru muydu, değildi elbet. Bir ders kitabı okunuyor olsa bile öğretmen ders kitabına bağlı kalmamalı, birçok kaynaktan yararlanarak ona katkıda bulunmalı, budur doğrusu. Öğrencilerime dedim ki, size birden fazla kitap aldıramam, almak için paranız yetmez, okumak için zamanınız yetmez, sizin dersiniz sadece bu değil ki… Siz bu kitabı alın, ben dersimize ilişkin  çeşitli kitaplardan, dergilerden edineceğim  en yeni bilgileri sunacağım size, söz. Dahası  kitabımızda savunulan görüşlerle-varsa- çelişenleri de özellikle sergileyeceğim size, tartışacağız.
     Öğretmen adaylarına şunu da derim: Denetleyin beni, eleştirin, varsa yanlışımı söyleyin. Ama bunun bir bedeli var, çeşitli kaynaklar okuyacaksınız, düz okuma yetmez, eleştirel okuyacaksınız, kafa yoracaksınız. Burda ben ‘bir bilen’ değilim. Kırk kişiyseniz ben kırk birinciyim sadece. Siz böyle böyle diyorsunuz ama, şu kaynakta şöyle şöyle diyor deyin. Hadi bu zor geliyor diyelim, öbür bölümlerde de bu ders okutuluyor, onlar ne, nasıl öğreniyorlar, sorun soruşturun, acaba ben yalan yanlış mı öğretiyorum, geçerliği kalmamış bilgiler mi veriyorum, böyleyse bunu ortaya koyun, vurun yüzüme.
    Ders kitabını da eleştirel gözle okuyacağız, irdeleyeceğiz. Hemen kanıp inanmayacağız, ezberlemeyeceğiz, anlayarak öğreneceğiz. Ezber, eleştirmeden kabullenme, anlamadan bellemedir. Ezberlemek size yakışmaz, siz öğretmen olacaksınız. Bilgilerin yaşamla bağına, yaşamda uygulanabilirliğine bakacağız. Ben sizi sınava değil, yaşama, öğretmenliğe hazırlamaya çalışıyorum.
     Gordon’un kitabında bir başlık var: YAYGIN İNANÇLAR, BEKLENTİLER VE ROLLER ( 2001,19)  Gordon bu başlık altında sekiz madde sıralamış, ona göre bunların hepsi yanlış, bunlar öyle yaygın inançlar ki çok kişi tarafından doğru sanılıyor. Gordon’un bunlara yanlış derken çıkış noktası şu: Öğretmen ermiş değil, etten kemikten değil, duyguları var. İnsan o, zayıf yanları vardır, yanlışlık da yapar. Kendisi şöyle diyor,” Kısacası iyi öğretmenler sıradan insanlardan çok daha iyi, çok daha anlayışlı, çok daha bilgili, çok daha kusursuz olmalıdır. Bu inançları kabul edenler için öğretmen demek, insanca zayıflıkların üstüne çıkmak, doğruluk, düzenleyicilik, kararlılık, ilgi gibi özellikleri taşımak demektir. Başka bir deyişle, öğretmenlerden ermiş olmaları beklenmektedir.”(2001,19-20)
     Derste sıra bu konuyu işlemeye gelince eleştirel gözle bir okuyun, bakın gerçekten tümü yanlış mı, sonra tartışalım derim. Çeşitli görüşler ileri sürülür, tartışılır. Sonunda bu sekiz maddenin içinde yalnızca 3. , 7. ve 8. maddelerin tümüyle yanlış olduğunu belirler, Gordon’a hak veririz. Gordon’un tersine, tümüyle doğru bulduğumuz maddeler de vardır. Kimi maddelerde de-bize göre- doğruyla yanlış içi içe girmiştir.
       Bu maddelere bir daha bakalım şimdi, eleştirel gözle.
 
       1.İyi öğretmen sakindir, telaşlanmaz, sinirlenmez. Her zaman soğukkanlıdır ve aşırı duygularını göstermez.
        Atasözlerimizde öfke de var: Öfkeyle kalkan zararla oturur. Keskin sirke küpüne zarar verir. Öfke baldan tatlıdır.(Tatlıdır da, yarattığı sonuçlar acıdır.)
        Öğretmen, öğretmenlik kişiliğine sahipse, iletişim becerisi geliştirmişse, duygularını ‘ben dili’yle dışa vuruyorsa öfkelenmesine gerek kalmaz. Kaldı ki öfkeyi denetlemek de olanaklı, bunu öncelikle öğretmenin bilmesi, uygulaması gerekir. Öğretmen, öğrencilerine örneklik  etme konumunda. Unutulmasın, en iyi, en kestirme öğretme yolu iyi örnek olmaktır.
        Üzülme, incinme, korkma, kaygılanma, kıskanma, merak etme… Bunlar birincil(temel) duygulardır. Kızgınlıksa daha önce yaşanan duygudan sonra oluşur, aslında kızgınlık duygudan çok bir tutum olarak görülebilir.’Psikanaliz’ e göre kişi yetersizliğini, korkusunu- bırakın açıkça dillendirmeyi-kendine bile söyleyemez. Yetersizliğini, bilinçsizce karşısındakine yansıtır. Bu yaklaşıma göre, öfkelenmek, benliği kaygıdan korumak için sergilenen bir davranıştır.(R.W.Novaco,1975 Akt. Dökmen, 1994: 12)
  Birincil duygu ‘ben dili’yle dile getirilirse ikincil duygunun ortaya çıkmasına, öfkelenmeye gerek kalmaz. Konuşa konuşa, daha doğrusu-Doğan Cüceloğlu’nun deyimiyle- konuşa dinleşe sorunu çözmek, anlaşmak,–bir başka deyişle –empatik iletişim kurmak,’yitiren yok’ yöntemini uygulamak varken, çözüm yolu olarak öfkeyi, sözlü ya da bedensel saldırganlığı, şiddeti  kullanmak hiçbir insana yakışmaz, öğretmene hiç… Öfke, güç gösterisi gibi düşünülüyorsa, bu da yanlış. İyi, etkili öğretmen güç kullanmayandır çünkü. Güç, denetleneni köleleştirir, denetleyeni de etkisizleştirir.(Gordon, 2000: 80 )
Güç, çok sürmez, karşı güç yaratır. Yıllar oldu, bir derste olumlu psikolojik ortamın öneminden söz ederken örnek olsun diye “birinize kızsam, öfkelensem, bir bağırsam, hava nasıl da soğur,dersin tadı kaçar,hepinize bağırılmış gibi duyumsarsınız,etkilenirsiniz,öyle değil mi?” dedim.
        Öğrencilerimden gelen yanıt şu oldu,
         “Siz bağıramazsınız ki…”
         Bağıramam değil, bağırmam. Öğretmen elbette sakin olacak, sakinlik başlı başına bir güçtür
         Değerli eğitimci, yurdumuza ışık saçan köy enstitülerinin işlevinde önemli payı olan M.Rauf İnan (1895-1996) ,Urfa Sultanisi’nden öğretmeni olan Rüştü Bey’i anlatıyor: “(…) Yürüyüşünde, duruşunda, davranışlarında dikkati çekecek, saygı esinleyecek bir düzenlilik vardı. Hiçbir gün onun yüzünün asık olduğunu, sinirlendiğini, başaramayanlara kızdığını görmedik. Soğuk bir havası olmadığından derslerinde onunla rahatça konuşabilirdik. Bizlere, tüm öğrencilerine yetişkinler gibi davranır, çocukça sözlerimize bile değer verirdi.(…) Gülümseyen, tatlı yüzü ve yakınlığıyla bizleri etkilerdi(…).”(Sarıhan 2002: 88) Demek ki oluyor, surat asmadan, kızmadan öğretmenlik yapılabiliyor, güler yüzle, tatlı dille…
          2.İyi öğretmen önyargılı ve yanlı değildir. Bütün öğrencilere eşit davranır. Cinsiyet ayrımı yapmaz.
           Öğretmen, bilim insanı değilse bile bilimsel tutum içinde olmalıdır. Önyargılı olmak, bilimsel tutumla çelişir. Öğretmene önyargılı olmak yakışmaz. Öğretmen önyargılı olmaz, kin tutmaz, sabıka kaydı tutmaz. İnsan biyo-psiko, toplumsal bir varlık olduğuna göre,çocuğu bir bütün olarak, bedensel,zihinsel,toplumsal,duygusal yönleriyle tanımak gerekir.Çocuğu tanımadan onu eğitmeye başlayamazsınız,başlarsanız çok yanlışlık yaparsınız.Tanımak içinse çok çeşitli tanıma tekniklerini kullanmak gerekir.Yalnızca belli bir ortamdaki bir davranışına bakıp,bunu da genelleyip önyargılı davranmak,bu davranışını da  ikide bir çocuğun yüzüne vurmak  çağdaş eğitim anlayışıyla bağdaşmaz.
            “Ben malımı bilmez miyim, sen yapmışsındır.”
             “Sen hep böyle yapıyorsun, yaptıklarını unuttuğumu sanma”
            Aşağıda Şemin’den (1975: 27) iki alıntı yazılmıştır.
           “Denek 10 yaşında bir kız çocuğudur. Fakir bir aileye mensuptur.1.sınıfta iken Konya’da öğretmeni sınıfta, çocuğun yanında anneye hitaben ‘bu çocuk anormal, on sene okusa anlamaz’ şeklinde ifadede bulunuyor. Çocuk o sene okula gitmiyor. Ertesi sene ailenin zoru ile okula başlıyor.”
           En yaygın önyargı budunsal(etnik) önyargılardır, aşağılamayı daha yoğun biçimde  içerirler, işte bir örnek:
           “Denek 11 yaşında bir erkek çocuktur. Orta halli bir aileye mensuptur. Babanın tahsili yoktur, emekli işçidir. Anne tahsilsiz ev kadınıdır. Denek okulda öğretmeni tarafından-Arap olduğu için-‘Habeş’ tabiriyle çağrılmaktadır. Çocuk  bu yüzden  pasif, aşağılık duygusu içinde okula karşı soğukluk duymaya başlamıştır.”            
           Okuduğu yatılı okulun müdürü Balzac için bakın ne demiş”, Bundan hayır gelmez, ne dersi biliyor, ne de ödev yapıyor. Verilen bir işle uğraşmaya karşı öyle bir tiksintisi var ki, ne yapsanız boşuna.”(Haylazlar Kitabı’ından alıntılayan Mavisel yener, Cumhuriyet Kitap,12.08.2010 Sayı:1066 )
            
            Eşit davranmaya gelince… Özel durumu, gereksinmesi olan çocuklar için  ‘olumlu(pozitif) ayrımcılık’ yapılabilir, tabii bunun ölçüsü kaçırılmadan, kayırmaya dönüşmeden…  Bu çocuklara özel durumunun gerektirdiği ölçüde özel ilgi gösterilebilir.
            Bir öğretmen topal bir öğrencisine-kuşkusuz ki acıma duygusuyla-gereğinden fazla hoşgörü gösteriyor, her durumda kayırıyor onu. Derken, birden bire mi olmuş, o mu birden fark etmiş, nasıl olduysa, bir bakıyor ki, sınıfındaki tüm çocuklar topallıyor.
       Eşitlik uğruna çocukların özel durumlarının göz ardı edilmesi, görmezden gelinmesi de bir o kadar yanlış.
       Figen Atalay (Cumhuriyet,25.05.2001) anlatıyor:
       “Çocuğun kolları yoktu. Ama bu durumu resim yapmasına engel değildi. Sağ ayağının parmakları arasına sıkıştırdığı kalemle ‘yıldızlı beş’ alabilecek güzellikte resimler yapıyordu. Üstelik henüz yedi yaşındaydı ve kolsuz bedeniyle ne kadar süreceği belli olmayan öğrenim yaşamının birinci yılındaydı. Ama öğretmeni bu resimleri bir türlü beğenmiyor, kolsuz çocuğa resim dersinden zayıf veriyordu.”Neden?” diye sorulduğunda, kendinden çok emin bir şekilde,”Ben hiçbir çocuğa ayrıcalık tanımam” diyordu. Çok sevdiği resim dersinden zayıf almanın, annesiz, babasız ve kolsuz bu çocuğu nasıl etkileyebileceğinin farkında bile değildi.
(…)    
       Çocukları sevmiyorsanız, onlara hiç tahammülünüz yoksa, onlarla oyun oynamaktan, sohbet etmekten, onları dinlemekten hoşlanmıyorsanız lütfen öğretmen olmayın.(…)”
         Öğretmenin cinsiyet ayrımı yapmasını doğru bulan insanlara söyleyecek söz bulamıyorum doğrusu. Onlara yalnızca Türkiye’nin beş yıl gecikmeyle de olsa kabul ettiği Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin cinsler arası eşitliği öngördüğünü anımsatmak isterim.29. maddede yazılı bu, ne ki Türkiye bu maddeye çekince koymuştur.
        Ben erkek egemen olan toplumumuzdan farklı bir örnek vereceğim. Öğrencilerimle birlikte dayak üzerine küçük bir araştırma yapmıştık, sorularımıza yanıt verirken bir  erkek öğrenci şunları yazmış: ”Öğretmen hep erkekleri dövüyor, kızları hiç dövmüyor. Ben de kız olmak istiyorum.”
        
3. İyi öğretmen gerçek duygularını denetler ve öğrencilerine göstermez.

       Bu anlayış gerçekten yanlış, duygular bastırılmamalı. En ufak olumsuz bir davranış, biriktirilip içe atılan duyguların yanardağ gibi patlamasına, dışarı akmasına neden olur.(Navaro 2003:150) Öğretmen duygularını gizlememeli, dile getirmeli, ama nasıl dile getireceğidir önemli olan. ‘Ben dili’ kullanmalı, ‘sen dili’ değil. İletişim engeli kullanmadan, yani suçlamadan, yargılamadan, buyruk vermeden, yönlendirmeden, aşağılamadan,
Sözlü bile olsa saldırıda bulunmadan, ahlak dersi vermeye kalkışmadan kendi duygusunu dışa vurmalı, dillendirmeli. Ben dili, birisine, davranışının sorun yarattığını bildirmenin en iyi yoludur, kişiye, onun kişiliğine değil, davranışına dönüktür. Öğretmen üzüldüyse üzüldüğünü belirtsin, rahatsız olduysa bunu dile getirsin. Ben dili çocuğu denetleme yöntemi değil, özdenetim kurması için sorumluluğu çocuğa yükleyen bir yöntemdir. Sorumluluk, karar çocuğa bırakılır.(Gordon,1997:105)
                  “Sen sakız çiğniyorsun, gözüm takılıyor, ilgim dağılıyor, bu da beni rahatsız ediyor.”
        4. İyi bir öğretmen bütün öğrencileri aynı biçimde kabullenir.İyi bir öğretmenin  hiçbir zaman gözdeleri yoktur.
        
        Öğretmenin gözde öğrencisi olamaz, olmamalı. Suna Tanaltay’ın deyişiyle, üvey anne olur, üvey baba olur, ama üvey öğretmen olmaz. Kimine öz öğretmenlik, kimine üvey öğretmenlik yapılmaz. Bakın öğretmen adayı olan bir kız öğrencim ne diyor: ”İlkokul 2.sınıftayken, öğretmenim bir arkadaşımızı hep övüyor, her işi ona yaptırıyordu. Öğretim yılı sonunda sınıfça hatıra fotoğrafı çektirmiştik. Çok sonra fark ettim ki, o fotoğrafta ben o arkadaşımın yüzünü karalamışım.”  Kıskançlık, çekememezlik, kendini dışlanan, sevilmeyen biri olarak duyumsama… Minicik yüreklerin kaldırabileceği duygular mı bunlar? Kendimden örnek vereyim: Öğretmen okulunda son günlerimiz, meslek dersleri öğretmenimiz duvar gazetemize bizim için bir veda yazısı yazmış, yazının içinde “Ahmet’ler, Mehmet’ler, Ayşe’ler “diyerek yedi sekiz tane ad sıralamış, adları yazılanların çoğu benim sınıf arkadaşım, ama benim adım yok. Kötü oldum, içim, yüreğim burkuldu. Çocuk da değildim, birkaç ay sonra öğretmen olacaktım. İşte böyle, öğretmen attığı her adıma, söylediği, yazdığı her söze dikkat edecek. Öğretmenlik duyarlık, incelik ister, karşısında insan var. Ben son zamanlarda öğrencilerime ulu orta “Baban, annen ne iş yapıyor” diye sormaya bile çekinir oldum. Şun-
dandı,”Hayatımdaki En İyi Öğretmen” başlıklı, annesi ölmüş bir çocuğu anlatan –her okuyuşta duygulandığım- bir öyküyü sınıfta okurken bir kız öğrencim ağlamaya başlamıştı, ağlaması dinmeyince beden diliyle benden izin alan bir arkadaşı onu dışarı çıkardı. Sonra öğrendim, bu öğrencimin annesi bir hafta önce ölmüş.
           ‘Gözde öğrenci’, ’prenses sendromu ‘ geliştiriyor, ’en’ lerin içinde buluyor kendini. En akıllı o, en çalışkan o, en başarılı o. Aslında en çok olan ‘gözde öğrenci’ye oluyor, gereksiz bir üstünlük duygusu yaşıyor. Arkadaşlarınca dışlanıyor, okul değiştirince düş kırıklığına uğrayabiliyor.
            İlk duyduğumda çok etkilenmiş, duygulanmıştım, bir emekli öğretmen, sevgili ağabeyimiz Mehmet Kaplan anlattı: Sınıfına gelen müfettiş öğrencilere küçük birer kâğıt dağıtıyor, sonra “Çocuklar, öğretmeniniz sınıfta en çok kimi seviyorsa, onun adını kâğıda yazın, kâğıdı katlayıp masanın üstüne koyun” diyor. Sonuç müthiş, her çocuk “Beni seviyor” diye yazmış. Şöyle de diyebiliriz, öğretmenin gözde öğrencileri vardır, ama hepsi.

          5.İyi öğretmen, coşkulu, uyarıcı ve özgür bir öğretim ortamı yaratır ve bu ortamı her zaman düzenli tutar.
          
           İlk dersimde tanışırken derim ki, size söz veriyorum şu kapıdan her zaman güler yüzle gireceğim, o gün ne yaşamış olursam olayım, özel durumum ne olursa olsun… Bir de öğretme coşkusuyla dopdolu gireceğim,bu iş coşkusuz olmaz.Öğretme coşkum size öğrenme coşkusu olarak yansısın istiyorum.Öyle mıy mıy,mız mız ders  olmaz, bu ders de bitmek bilmez. Coşkulu olmayan coşku yaratamaz, öğretme heyecanı olmayan, öğrenme heyecanı yaratamaz. Einstein “Coşku, zekâdan daha önemlidir” demiş. Şarkıcılardan örnek veririm,onlar konsere başlarken nasıl da coştururlar dinleyicileri. Onlar gibi de yaparım kimileyin.”Hazır mıyız? Hazır mıyız? Doksan dakikalık bilim, bilgi yolculuğuna, heyecan yüklü bir serüvene var mısınız? Defter, kitap, elinde ne varsa, salla, salla, salla…”
          Sınıfı dolaşırım, hepsiyle tek tek göz teması kurarım, hal-hatır sorarım, etkilenirler bundan. Bu bir etkileşim işi, öğretmen coşacak ki coştursun, karşısında coşkulu insanlar olacak ki coşsun, enerji akışı oluşsun. ”Aynı konuyu değişik şubelerde dönüp dönüp işlemeye(anlatmaya değil) usandım”  diyenlere de tiyatrocuların aynı oyunu kim bilir kaçıncı kez bitmez tükenmez bir enerjiyle, coşkuyla oynadıklarını anımsatırım hep. Yaptığı işi seven öğretmen için her ders başka bir serüvendir, yorucu olmaz. ”Öf, daha iki dersim var, nasıl geçecek” diye oflaya puflaya sınıfa giren öğretmen ne coşar, ne de coşturur.”

          6.İyi öğretmen her şeyden önce tutarlıdır. Değişmez, unutmaz, çok neşeli ya da çok asık yüzlü değildir ve hata yapmaz.
           Gordon haklı tabii, öğretmen de yanlışlık yapabilir, unutabilir, öyle ya, insandır o. Yeter ki özür dilesin, bu onu öğrencinin gözünde küçültmez, tersine saygınlık yaratır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   Karışık tutum takınmayacak öğretmen. Aynı davranışı bir gün kabul edip, başka bir gün reddetmeyecek, yapmacık kabul içinde olmayacak. İleti kodlama becerisine sahip olacak, çift ileti göndermeyecek. Öğretmenin kabul ettiği,-olabildiğince az olmak üzere-kabul etmediği davranışlar olur. Ne ki rahatsız olduğu davranışı kabul etmemeli, kabul ettiği davranışı da kabul etmez görünmemeli, tutarlı olmalı. Olduğu gibi olmalı, rol yapmamalı. Derler ya, insanın bir eşref saati, bir de eşek saati varmış, olmaz öyle şey, öğretmenin sadece tek saati vardır, o da eşref saatidir. Şu söz öğretmene yakışıyor mu?
           “Dua et, iyi günümdeyim, yoksa görürdün sen…”
           Yine de öğretmen, kabul edilemez saydığı davranışları gözden geçirmeli, belki onlar da zamanla kabul edilebilir davranışlara katılabilir, iyi de olur.
           Öğretmen yapmacık kabul gösterdiğinde beden diliyle sözleri çelişir. Böylece öğrencilere birbirine karşıt çift ileti ulaşır, bu da çocuğun kafasını karıştırır.
            “Konuşun, konuşun, aferin!”
             Bilim, bilgi gün günden geliştiği, değiştiği, öğretmenin de bilimsel tutum içinde olması gerektiği için o da değişecek elbette. Ama yanar-döner olmadan, gelen ağam giden paşam demeden, esen yele göre yön değiştirmeden… Temel değerlerini koruyarak ilkeli olacak.
            Neşeli olmaya gelince… Sevgili öğrencilerim bazen sorarlar bana,”Hocam sizi hep gülerken görüyoruz, sizin hiç derdiniz, sıkıntınız yok mu, olmaz mı?” Derim ki, “ ‘Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır’ diye bir türkü var ya, bir of çeksem Uludağ yıkılır. Ama ben dertlerimi, sıkıntılarımı sınıfa getirmem, paltomu nasıl asıyorsam, onları da asar, dışarda bırakırım” Gülme, gülümseme bulaşıcıdır ve biz gülüş cümbüş ders yaparız. Gülmek, güldürmek dersin ciddiyetini bozmaz, derse renk katar, coşku yaratır. ”Mizah çok ciddi bir iştir. Yorgunluğu alır, rahatlatır, ayık tutar. Mizahı işin içine kattığınızda veri akışı çok daha kolaydır” diyor Riccon Doğan.(Cumhuriyet Pazar,15.10.2006,sayı:1073) Öyledir,”Haz ve başarı duygusu, öğrenmeyi olumlu yönden etkileyen pozitif hormonal bir denge oluştururlar. Böylelikle beyin hücreleri arasındaki iletişim ve sinapslardan aktarılan enformasyonlar hiçbir engelle karşılaşmadan hedefine ulaşır.(…)” (Vester,1994:200)

          Adile Naşit, İzmir’e turneye gitmişken İstanbul’dan çocuğunun ölüm haberini alıyor. İstanbul’a gidip çocuğunu toprağa verdikten sonra geri dönüyor, sahneye çıkıp gülüyor, güldürüyor.
          Suna Pekuysal anlatırdı: ”Babamı toprağa verdim, o gece sahneye çıktım, oyunumu oynadım. Kocamı toprağa verdim, gene o gece sahneye çıkıp güldüm, güldürdüm.”
          Bir örnek de Suna Kan’dan, İzmir’deyken (Kasım-2005)konserden önce kocasının ölüm haberini alıyor, konseri erteletmiyor, çıkıyor sahneye bir buçuk saat keman çalıyor.
         Beylik bir öykücük vardır. Kasabanın psikoloğuna bir kişi geliyor, kaygılı, üzgün olduğundan, yüzünün gülmediğinden yakınıyor. Psikolog da ona, kasabaya bir sirk geldiğini söyleyip, oraya gitmesini, özellikle palyaçoyu izlemesini salık veriyor. Adamcağız iç geçirip acı acı gülerek diyor ki,
         “Beyefendi, o palyaço benim…”

          7.İyi öğretmen her sorunun yanıtını bilir, öğrencilerden daha akıllıdır.
          
           İşte gerçekten tümüyle yanlış bir anlayış. Çok öğrencimden duydum, uygulama için okullara gittiklerinde öğretmenler uyarıyorlarmış, ”Bilmediğinizi sakın belli etmeyin, gizleyin, yoksa otoriteniz sarsılır” Bir de, öğretmen, sorulan sorunun yanıtını bilmiyorsa, soruyu soran öğrenciye sorunun yanıtını öğrenmesi için ödev vermelidir diye bir anlayış var. Sordu, ödev. Sordu, ödev… Sorduğu her soru kendisine ödev olarak dönerse çocuk bir daha soru sormayabilir. Oysa çocuğun soru sorması çok önemli, bu, onun her şeyden önce ilgisini, merakını gösterir. Bilim soruyla gelişmiştir, yerçekimi yasası, varlığını soruya borçludur:” Elma düşüyor da Ay neden düşmüyor?”Berthold  Otto demiş,”Soran çocuk zihnini, ruhunu  bilgi için açmıştır.”
      Fizik dalında Nobel ödülü kazanan bilim insanı İsidor Rabi’ye öğrencileri soruyorlar,
       “Hocam başarınızı neye borçlusunuz?”
       “Başarımı soru sormaya, soru sormayı da anneme borçluyum. Annem, başka annelerin sorduğu gibi ‘bugün öğretmenin sorularını yanıtladın mı?’ diye sormaz, tersine ‘bugün öğretmenine güzel sorular sordun mu?’ diye sorardı bana.”
        Öğretmen her şeyi bilmez, bilmesi de gerekmez. Elbette alan bilgisine sahip olacak, yine de öğretmenin yanıtını bilmediği sorular olabilir, hele bunlar ansiklopedik bilgiyi içeriyorsa… Sonra akıl baştadır, yaşta değil. Kaldı ki öğretmen sorunun yanıtını bilse bile söylememeli, ödev vermemeli ama, çocuğu hazıra da alıştırmamalı. İpucu vere vere yanıtı çocuğa buldurabilir. Sokrates’in yaptığı da bu değil mi zaten,’ düşünce doğurtmak’… Bir profesör demişti, ”Öğrencilerimin hiçbir sorusunu yanıtlamam. Sorun çok güzel, teşekkür ederim der, sonra sorunun yanıtı şu şu kitapların şu bölümlerinde var derim”

         8.İyi öğretmenler birbirine destek olur, kendi duyguları, değer yargıları ve inançlarından etkilenmeden öğrencilere karşı ‘birleşik cephe’ oluştururlar.
      
         Tabii bu anlayış da yanlış, Gordon haklı. Öğrencilerim zaman zaman kimi öğretmenlerden yakınırlar, dinlerim onları, en azından onları anlayan, empatik dinleyen biri olduğunu bilsinler, duygularını dışa vurup rahatlasınlar. Dinlerim de, ilkin bir koşul ileri sürerim ama, ad vermeyin derim. Bunu yapmayıp da yanlışı yapan öğretmeni savunmaya kalksam yanlışı da savunmuş olmaz mıyım?

           Sonuç

           Tabii öğretmen ermiş değil, derviş değil, olması da gerekmez. İnsan o, insana özgü zayıflıkları var tabii. Ama öğretmen sokaktaki biri, sıradan bir insan değildir. Değilse, öğretmen adaylarına dört yıl boyunca neden mürekkep yalatıyoruz, dirsek çürüttürüyoruz, boşuna mı? Öğretmenlik meslektir, ”ben öğretmenim” diyen de mesleğinin gereklerini yerine getirmelidir.

           KAYNAKÇA

Dökmen, Üstün (1994)”’Müdür Bey’ Niçin Bağırıp Çağırıyor?”Cumhuriyet Bilim Teknik 05.03.1994 Sayı:363

Gordon, Thomas (1997) Etkili Anababa Eğitimi( Çev. Emel Aksay) 3.baskı İstanbul: Sistem       Yayıncılık
______________(2000)Çocukta Dış Disiplin mi? İç disiplin mi? (Çev. Emel Aksay) 2.baskı İstanbul: Sistem Yayıncılık
_____________ (2001) Etkili Öğretmenlik Eğitimi (Çev. Emel Aksay) 10.baskı İstanbul: Sistem Yayıncılık
Navaro, Leylâ (2003) Gerçekten Beni Duyuyor musun? 9.baskı İstanbul: Remzi Kitabevi
Sarıhan, Zeki(Haz.) (2000) Unutulmayan Öğretmenler Ankara: Kültür Bak.
Şemin, Refia (1975) Okulda Başarısızlık İstanbul: İÜ Edebiyat Fakültesi Yayınları:2035
Vester, Frederic (1994) Düşünmek, Öğrenmek, Unutmak(Çev. Aydın Arıtan) İstanbul: Arıtan   Yayınevi

         *   Bu yazı ÖĞRETMEN DÜNYASI dergisi’nin 371.sayısında(Kasım 2010) yayımlanmıştır.

LAİKLİK


 LAİKLİK (* )







                                                                                         Recep  Nas



                                                                                     recepnas@uludag.edu.tr





     Bir öğretmen anlatmıştı. Arkadaşı,

     “Bana laikliği anlat” demiş.

     Soruyu yanıtlamaya hazırlanırken,

     “Dur! Dinle devlet işlerinin ayrılması deme, onu biliyorum.

      Doğru, bunu – dinin devlete egemen olması isteyenler dışında-

herkes biliyor. Ama laikliği tüm boyutlarıyla anlamak, anlatmak için bu yeter mi?

     Laiklik Türkçe bir sözcük değil, demokrasi gibi. Kökeninde ne var, hangi anlam yatıyor, bilmiyoruz. Bilmeyince de anlamakta zorlanıyoruz.

     Bektaşiye sormuşlar,

     “Erenler, sen laik misin?”

     “Allah layığını versin, o nasıl soru?” demiş.

Laik sözcüğü eski Yunancadan geliyor. Helen sitelerinde  beş sınıf varmış:

  1. Aristos (soylular)
  2. Klerikos (rahipler)
  3. Demos (orta sınıf)
  4. Yorgos (köylüler, çiftçiler)
  5. Laikos (Yurttaş bile sayılmayan – dolasıyla seçme hakkı olmayan -  yoksul çoğunluk: kadın- erkek köleler, çocuklar, yaşlılar…)
          İşte laik sözcüğü bu ‘laikos’tan türüyor, kutsala değil, insana ilişkin olan, dünyasal olan anlamına geliyor.
         Dedim ya, laikliği anlamakta zorlanıyoruz. Körlerin fili tarif etmesi gibi, laikliği herkes işine geldiği gibi tanımlıyor, anlatıyor. Laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür deyip kestirip atanlar da var. Laiklik ilkesi, din ve vicdan özgürlüğünün de güvencesidir, bu doğru. Ama sınırsız özgürlük yok, inancımı her yerde, her koşulda, resmi alanda da yaşarım diyemezsin. İnançlar, inançların göstergeleri resmi alanın dışında kalır. Laiklik inançlara ilişmez, karışmaz, ama resmi alanlarda inançların ayraç içine alınmasını ister. Resmi bir kurumda görevliysen, oraya tüm inançlarından sıyrılarak, dini aidiyetini dışarda bırakarak girmen gerekir. Toplumun özgürlüğü, barışı için bireysel özgürlüğünün bir parçasından vazgeçeceksin. Resmi kurumlar, ayrıştırıcı olabilecek simgelerin görülmemesi gereken yerlerdir. Pasteur “Ben laboratuvara girerken yalnız ayakkabılarımı değil, inançlarımı da kapının dışında çıkarırım” dermiş.  
         Laiklik din değil, inanç değil. Hiçbir dinin, mezhebin, inancın yanında da değil, karşısında da değil. Laik devlet dini olmayan devlettir, ama dinsiz (ateist ) devlet de değildir.  Türkiye Cumhuriyeti bir islam devleti değildir, ama ateist de değil, laik bir devlettir. Laik devlet dine karşı değil elbette, ama bu devletin yurttaşlarını daha dindar yapma gibi bir görevi de yok. Dini olmayan devlet, okullarında din dersi vermez. Ama ateizm dersi de vermez. Dinde zorlama yoktur ama, zorunlu din dersi olur, ne yaman bir çelişkidir bu. Arthur Schopenhauer’ın sözü bu: “Dünya, 15 yaşından küçük çocuklara din dersi vermeyecek kadar dürüst olursa, belki o zaman ona umut besleyebiliriz.”  Laik devlet dinlere, mezheplere karşı yansızdır, inançlara karşı kördür.
         Kolluk güçlerinin zoruyla ibadet yapılmaz, son zamanlarda çocuklar üzerinde denendiği gibi, ibadet etsinler diye ödüllerle isteklendirmeye kalkışmak özünde zorlama olmayan Müslümanlığın doğasına aykırıdır, laiklikle de bağdaşmaz. Zorla ya da çıkar için yapılan ibadetin hiçbir değeri yoktur. Atatürk ne güzel söylemiş: “Din bir vicdan meselesidir, herkes vicdanının sesine uymakta serbesttir.”
         Dinin üç boyutu var: inanç, ibadet, muamelat (işlemler). İnançla ibadet bireyi ilgilendirir. İnanır inanmaz, namaz kılar kılmaz, oruç tutar tutmaz, onun bileceği bir şey bu, Tanrıyla kul arasında. İşlemlerse hem bireyi hem toplumu hem de devleti ilgilendirir. Toplumsal, hukuksal alan burası, mirastan tut da, yargıya, evlenme işlerine kadar…
         İnanç, ibadet değişmez, işlemlerse değişir. Osmanlıların ‘mecelle’sinde dendiği gibi, ezmanın tagayanıyla ahkamın tagayanı inkâr olunamaz. Yani zaman değişince yargılar da değişir.
         İşte Atatürk bu muamelatı (işlemleri) değiştirdi, çağdaş hukuku getirdi. Laikliği getirerek dini, o kutsal duyguyu yobazların, şıhların, şeyhlerin, din tüccarlarının elinden alıp saygın yerine, vicdana koydu, Tanrıyla kul arasına girmek isteyenleri engelledi. Aslında müslümanlıkta ruhban sınıfı yok. Laik devlet, dine kişisel vicdan sorunu olarak bakar, insanların ne inancına ne de ibadetine karışır, inançları şöyle ya da böyle biçimlendirmeye de kalkışmaz. Atatürk demiş ya, “Bizi yanlış yola yönelten soysuzlar çok kez din perdesine bürünmüşlerdir. Tarihimizi okuyun göreceksiniz. Milleti mahveden, tutsak eden, harap eden fenalıklar hep bu din kisvesi altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir.”
         Atatürk, Batı toplumlarının, kilisenin baskısından, egemenliğinden kurtulup devlet yönetiminde bilimi, aklı egemen kılınca geliştiklerini görmüş bir insan. Bulgaristan’da görevliyken opera seyrettikten sonra Balkan Savaşında neden yenildiğimizi anladım demiştir.
         Mehmet Barlas, “Laikler şunu bilsin, din duygusunu yok edemezsiniz” demiş. Lafa bakın, sanki laikliğin böyle bir amacı, niyeti varmış da… Nasıl da saptırıyor, bu arada birilerini de kandırıyor. Öyle işte, insanları kandırmak kolay, ama kandırıldığına inandırmak zordur. Bülent Ecevit de son yıllarında ‘inançlara saygılı laiklik’ diye bir söz söylerdi durup durup. İlk iki sözcük fazlalık, ‘yumurtalı omlet’ der gibi. Laiklik inançlarla kavgalı değil ki, inançların dayatılmasıyla kavgalı. Bireyi, toplumu dincilerin, şeriatçıların saldırısından korur. İlhan Selçuk’un dediği gibi, demokrasi inanca karşı değildir, ama dinsel şeriat demokrasiye karşıdır.
         Laiklik devletin dine, dinin devlete karışmadığı bir düzendir, diyenler var, yanlış bu. Laik devlet inanç farkı gözetmeden tüm yurttaşlara eşit uzaklıkta durur, inançsızlara da. Ama bir din – ya da bir mezhep, bir tarikat  – öbürlerini ezmeye kalkarsa, bana ne demez, karışır. Ali Fuat Başgil’in dediği gibi, laik devlet, dini, dindarı her çeşit saldırıya karşı korur. Anayasanın (1982) 24. Maddesi de bununla ilgili: “Kimse devletin, sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırmaya veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun dini veya din duygularını dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
         Laiklik demokrasinin önkoşulu, toplumsal barışın güvencesidir, hukuksal birliğin de kaynağıdır.
         “Devlet laik olur, birey olmaz.” Yanlış, birey de laik olur. Namazında niyazında, içtenlikli, içsel yönelimli dindarın laiklikle bir sorunu, alıp veremediği yoktur.
         Bir yanlış daha: “Hem Müslüman hem laik olunmaz, ya Müslüman olacaksın ya laik…” Laik devletten yana olan Müslüman, laik Müslümandır. Müslüman laik olur da, şeriatçı laik olmaz.  Çocukluğumda -kadın olsun, erkek olsun – nur yüzlü yaşlılar vardı, duaya Atatürk’le başlarlardı. Laik Müslümandı onlar, dindardılar, dinci değildiler. Elinden Kuranıkerim düşmeyen annem, desinler diye yapma evladım, gösteriş için yapma, günahtır, Allah görür bilir, diye tembihlerdi beni hep.
         Bugün Irak’tan Libya’ya, Mısır’dan Suriye’ye kadar İslam dünyasına bir bakın… Geri bıraktırılmış, sömürülüyor. Geçen gün televizyonda izledim, bir Iraklı, iki elinde boş bidonlar, sallayıp duruyor, petrol ülkesiyiz ama mazot yok benzin yok diye feryat ediyor. Müslümanım diyen müslümanı öldürüyor, mezhep kavgaları almış yürümüş. Allahüekber deyip öldürdüğü insanın yüreğini yiyor bir de. Cennette huriler (sayısı bile verilmiş, yetmiş iki tane) vaat edilmiş canlı bombalar kol geziyor.
         Ziya Paşa gözlemlerini dizelere dökmüş içi yana yana:
                                               Diyar-ı Küfrü gezdim
                                               Beldeler kâşâneler gördüm
                                               Dolaştım Mülk-i İslam’ı
                                               Bütün virâneler gördüm

            Neden böyle? Atatürk daha 1920’lerde tanısını koymuş: “ Yeryüzünde yüz milyonlarca Müslüman yığınları şunun bunun tutsaklık ve aşağılayıcılık zincirleri altındadır. Aldıkları manevi eğitim ve ahlak onlara bu tutsaklık zincirini kıracak insanlık niteliklerini vermemiştir, vermiyor. Çünkü eğitimlerinin hedefi ulusal değildir.” Onun için Atatürk ümmetten ulus yaratmıştır. Manevi miras olarak da bilimi, aklı bırakmıştır.
         Demek ki eğitimin akılcı, çağdaş, bilimsel, dolayısıyla laik olması gerekir, öyle olmalı ki çocuklar sorsun, sorgulasın, irdelesin, çok yönlü ve eleştirel düşünsün. Bunun için 3 Mart 1924’te öğretimin birleştirilmesine ilişkin yasa (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) çıkarıldı. Bu yasanın 4. maddesine göre, din işlerini görecekler için de ‘ayrı’ okullar açıldı. Bu ‘ayrı’ sözcüğü büyük önem taşıyor, bu ayrı okulları bitirenler yalnızca din işlerinde görev alacaklardı, başka okullara geçiş yapamayacaklardı. Bu geçişe kimler, neden izin verdi? Dahası, bu yasa, Anayasaya göre (Md. 174) korunması gereken devrim yasalarından biridir. Ne dersiniz, korundu mu?
         Türk Bilgini Maturidi (853-944), din, bireyin yüreğinde saklı olan inançtır, demiş. Ses sanatçısı Volkan Konak’ın dedesi dermiş: “Din yürektedir, dudakta değildir, dudağa düşerse kirlenir.”
         Onun için evindeki çalışma odasında ‘Allah’ın dediği olur’ yazısı olan İsmet İnönü uluorta, resmi ortamlarda Allah, din iman demezmiş. Seçim öncesinde halka seslenmek üzereyken bir partili,
         “Paşam”, demiş, “ Öbürleri söylüyor, siz de söyleyin. Din iman deyin, Allah Peygamber deyin, lütfen…”
         İsmet İnönü,
         “Peki, söylerim” demiş.
         Çıkmış kürsüye konuşmuş, konuşmasından sonra da soruyor,
         “Nasıl, söyledim mi?
         “Ne söylemesi Paşam, hiçbir şey demediniz…”
         “Canım, Allahaısmarladık dedim ya…”
    _____________________________________________________________________
           
         ( * )  Bu yazı Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin Çağdaş Bakış dergisinde (Aralık 2013 Sayı:9 ) yayımlanmıştır.