4 Ekim 2024 Cuma

HIZLI OKUMA

                                                   HIZLI OKUMA (*)

 

                                                                                Recep Nas

 

     Bir dönem (1990'lı yıllar) hızlı okumaya merak sardı çok kişi. Öyle ki üst üste kitaplar yazıldı, kurslar açıldı.

     Tabii hızlı okuma, sessiz okuma için söz konusudur. Sesli okumaysa dinleyenlere yönelik, onlar tam ve doğru anlasın diye yapılan okumadır. Sesli okuma 'konuşur gibi' okumadır. Öyleyse sesli okumanın bir hız sınırı vardır. Olağan, doğal, etkili bir konuşmanın hızı kadardır sesli okumanın hızı. Bu da dakikada 125-175 sözcük kadardır (Taşer, 1980: 116).  Biri yalnızken de sesli okuyorsa bu kötü bir okumadır. Sesli okurken okuma işlemi daha dolambaçlı yollardan (ses telleri, dil, dudak, kulak) geçerek oluşur. Böylece dikkat daha fazla yöne kayar. O zaman da yavaş okunur, anlama da yeterince oluşmaz (Ruşen, 1993: 60).

     Sessiz okumada yalnızca göz ve zihin çalışır, ses organları devreden çıkar. Göz görür, beyin anlar. Bu okumada hem daha geniş alan görünür hem de dikkat sesli okumadaki gibi ayrıntılara  dağılmadığı için hızlı okunur, anlama düzeyi de yükselir. Sessiz okuma daha az yorucudur, dikkatin uzun süre yoğunlaşmasını sağlar.

   İçinizden okuyorsanız, dudaklarınız kıpırdıyorsa, sesiniz çıkmasa da sesli okuyorsunuz. Biz 'sessiz okuma' demişiz, ama doğrusu 'gözle okuma'dır. Gözle okuduğunuzda okuma hızı artıyor. Böylece zaman kazanılıyor. Bunun önkoşuluysa sözcükleri tanımak, anlamlarını kavramaktır.

      Sessiz okurken yazının parmakla izlenmesi yanlış sayılır, okumayı yavaşlatıyor diye. Baltaş (1989: 126) öyle düşünmüyor, parmak da hızlı deviniyorsa sorun olmaz, diyor.

     Sessiz okumada hız sınırı yok. Ne kadar hızlı okuyabiliyorsanız okuyun, yeter ki okuduğunuzu tam ve doğru anlayın.   

     Okurken göz satır üzerinde sıçrar, kaymaz. Bu sıçrama uzun (her sıçramada 4-5 sözcük) olursa okuma daha hızlı olur (Özsoy-akçamete, 1996: 101, Ruşen, 1993: 29) Hızlı okurken anlamı kavramak için gözün her harfi de değil, her sözcüğü bile görmesi gerekmez. Yineleyelim, iyi bir okumada sıçramalar uzun, dolayısıyla sıçrama sayısı az olur.   

    Okumanın amacı sözcükleri tek tek algılamak değildir, yazının bütününün anlamını kavramaktır. Gözün beyindeki bağlantı merkezi hızlı çalışır, beceriklidir de... Öyle ki harflerin ya da sözcüklerin yer yer eksik olduğu bir yazıyı bile eksikleri tamamlayıp yazının bütününü anlayabiliriz (Baran, 2008: 138).

   Zihnimizin bütünsel bir boyutu vardır, dolayısıyla bir bütün olarak düşünür (Adair, 2017: 8) Anlam aramak insanda doğuştan gelen bir eğilimdir, güçlü bir güdüdür. Ne yazık ki MEB 2005'te - hangi akıla hizmetse, bilimsel bir gerekçe bile gösterilmeden – 1936'dan beri uygulanan ilkokuma-yazma öğretiminin yöntemini (Çözümleme-Bireşim/Tümce) değiştirdi. 'Ses Temelli Tümce Yöntemi'ne geçildi, ilkokuma-yazmayı öğretmeye harflerden başlandı. Oysa harfler, heceler soyuttur, anlamsızdır. Çocuğa göre değil bu yöntem. Çocuklar harflere, hecelere takılıp hızlı okumaya geçmekte zorlanıyorlar. Çocuklar konuşmaya nasıl sözcüklerden, tümcelerden başlıyorlarsa okumaya da öyle başlamalıdırlar. Böyle olunca çocuklar – daha başlangıçta – doğru, hızlı, anlayarak okuyabilirler.  

      Aşağıdaki tümcelerde bazı harfler yazılmamıştır. Bakalım, okumayı aksatıyor mu? (Baran, 2008: 139):

     “Öğre meye  çalış ığınız  bilg lere  sev iyle  yak aşın. Da a  çok  sev iğimiz  ya a  öne li  say ığımız  şey eri  hatı lama  eğilimi deyiz.”  

 Hızlı okuyabilen – kimi harflerin yazılmadığı, birçok harfin de yerlerinin değiştirildiği - şu bölümceyi de takılmadan bir çırpıda okur.

     “ Bir İgnliz üvnsertsinede ypalın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. Öenlmi oaln brinci ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış. Adarkai hfraliren srısaı kraışk  osla da ouknyuorumş. Çnükü kleimleir hraf hraf dğeil bri btüün oralark oykuorumuşz.”

     Göz her sıçramanın ardından duraklar, görme alanına giren sözcük öbeklerini beyne gönderir, sonra yeniden sıçrar (Ruşen, 1993: 84) “İnsan gözü her sabitleşmede [duraklamada] altı kelimeye kadar kaydedebildiği, hem de bir saniyede dört sabitleşme yapabildiği için okuma hızını dakikada bin kelimeye kadar çıkartmak mümkündür” (Baltaş, 1989: 124).John Kennedy dakikada 2 bin sözcük okurmuş (Özcan, 1988).

     Yavaş okursam daha iyi anlarım, diye düşünülebilir, ama yanlış. Sürücüler bilir, arabayı hızlı sürerken daha dikkatli olunur. Dikkat tek bir noktaya, yola yoğunlaşır. Hızlı okuyan da dikkatini yazı üzerine yoğunlaştırır, böylece anlama düzeyi de yükselir. Anlamanın yolu yavaş okumak olsaydı heceleyerek okuyanların daha iyi anlamaları gerekirdi (Ruşen, 1993: 42). Öğretmen Nurten Aylin “Hızlı okuyunca anlayamayacağıma inanıyordum”, diyor. ”Şimdi görüyorum ki anlama becerisi hızlı okumakla yüzde 80 dolayında artıyormuş” (Kondu, 2008: 217)

     Tek tek her sözcüğü anlamak için değil, bütünü anlamak için okunur. Sözcük sözcük okumak gözü yorar, okuma hızını düşürür,  anlamayı zorlaştırır. Zaman yitimine neden olur. Birçok sözcük tümcede dilbilgisinin gereği olarak bulunur, bunların anlam üzerinde etkisi sınırlıdır. Anlamı yakalamak için her sözcüğün okunması gerekmez. Tümcelerde anlam birkaç sözcük üzerinde toplanır, öbür sözcükler düzenli bir tümceyi oluşturmak için kullanılır: ve, gibi, ile, için... (Ruşen, 1993: 38 – Özsoy, akçamete 1996: 36, Özcan, 1988)

     Beyin, gözden daha hızlı çalışır, beyne tek tek gönderilen sözcükler az çok bir anlam oluşana kadar işlem görmez. Beyin, kendine ne kadar çok sözcük gönderilirse o ölçüde doğru ve tam anlar. Sözcükler için değil, sözcüklerin oluşturduğu düşünceler için okunmalıdır (Ruşen, 1993: 61)

     Özcan (1988) kimi sözcükleri atlamanın (okumamanın)  anlamaya engel olmayacağına ilişkin okuruna bir deneme yaptırıyor. Verdiği bölümce şu:

     “Sıcak bir ağustos gecesi saat 2 idi. Bej pardösülü bir adam Kumkapı'daki salaş bir meyhaneden yalpalayarak çıktı ve arabasına bindi. Araba kükreyerek Yeşilköy tarafına doğru firladı ve saatte 120 km. hızla yol almaya başladı. Trafik polisi bu çılgın, sarhoş sürücüyü, ancak bir başka arabaya çarpıp 6 kişiyi hastanelik ettikten sonra yakalayabildi.”

     Bu bölümcede 51 sözcük var. Soru şu: Bölümcedeki - aşağıda gösterildiğ gibi- sözcük sayısı 27'ye (yaklaşık yarı yarıya) düşürülürse, başka bir deyişle, 24 sözcük okunmazsa doğru ve tam anlamada  aksama olur mu?

     “Ağustos gecesi saat 2... adam Kumkapı'da...meyhaneden... çıktı... arabasına bindi... hızla yol almaya başladı. Trafik polisi... sarhoş sürücüyü... başka arabaya çarpıp 6 kişiyi hastanelik ettikten sonra yakalayabildi.” 

     Tamam, tam ve doğru anlamada önemsenecek bir aksama, eksilme olmadı, ama bölümcenin anlatım varsıllığı yitti, yazınsal değeri düştü.

     Woody Allen'ın kendisi kadar ünlü bir esprisi vardır: “Tolstoy'un Savaş ve Barış adlı romanını hızlı okuma tekniğiyle okudum. Olay galiba Rusya'da geçiyordu.” Günümüzde 'hızlı Okumak'tan çok, 'esnek okuma' deyimi yeğleniyor. Her yazının hızlı  okunması gerekmiyor, Hız, okurun amacına, metnin özelliğine göre değişir. Esnek okuyan, metnin içeriğine göre yer yer, bölümceden bölümceye okuma hızını değiştirir (Kondu, 2008: 145) Hızlı okuyan usta bir sürücü gibidir. Usta sürücü yolun durumuna göre hızını ayarlar, hızlı okuyucu da hızını yazının zorluk derecesine göre ayarlar (Baran, 2008: 180)

     Hızlı okuyan, hızının kölesi değildir, ama yavaş okuyan alışkanlığının kölesidir (Özsoy-Akçamete, 1996: 124)

      Ben Yaşar Kemal'in o güzelim, doyum olmaz doğa betimlemelerini, yavaşlar, döne döne okurum, her okuyuşta da ayrı bir tat alırım.

     “Güneş ilk olaraktan doğuyorcasına, ıslak, terü taze, dağların doruğunda açıldı. Bin bir koku güneyden, kuzeyden, doğadan, batıdan geldi. Büyük yaldızlı kelebekler, kırmızı, yeşil benekli, saydam kanatlı arılar, karıncalar, kurtlar, tilkiler, ayılar, böcekler, sansarlar, kirpiler, sarhoş oldular kokulardan, yollara, bellere saldırdılar, kartallar, şahinler, öteki yırtıcı kuşlar, güvercinler, sarıasmalar, ibibikler, üveyikler yalpalayarak çığlık çığlığa gökyüzüne kayarak, süzülerek, takla atarak, kendilerinden geçerek dolaştılar. Toprak, doğurganlığının en cömert günlerini gerinerek, mest olarak yaşıyordu.” (**)

       Ece Ayhan'ın Üç Gencin Kalbi başlıklı  şiirine bir kez okuyarak kanamam.  Bir gemici tanırım kalbini limanda bırakmış / Ya kaybolursa? / Ağlar çocukluğundaki gibi / Kalbini almaya gidecek hâlâ // Bir oğlan tanırım, derin yeşil gözlü / Gönlü güney denizlerinin dibi / Kalbi ise yerinde, birine vermeye gidecek / Bir gemi arar durur bulutlardan // Bir şair tanırım, onunki içler acısı / Kalbini asla vermemiş, çalmışlar / Kalbi eski bir efsanede saklı

 

 

                                           KAYNAKÇA

Adair. John (2017) Karar Verme ve Problem Çözme (Çev. Güneş Korkmaz) Ankara

     Pegem Akademi Yay.

Baltaş, Acar (1989) Öğrenme ve Sınavlarda Üstün Başarı İstanbul: Remzi Kitabevi

Baran, Ziya (2008) Hızlı Okuma 15. baskı İzmir: Bilgivizyon Yay.

Kondu, Cemal (2008) Anlayarak Hızlı Okuma ve Öğrenme 2. baskı İstanbul: Akis Kitap Yay.

Özcan, Mehmet (1988) “Çok Daha Süratli Okuyabilirsiniz” Ankara: TÜBİTAK Bilim ve Teknik

     dergisi Sayı: 278

Özsoy, Yahya – Akçamete, Gönül (1996) Hızlı Okuma Teknikleri Ankara: Ecem Yay.

Ruşen, Mustafa (1993) Hızlı Okuma İstanbul: Alfa Yay.

Taşer, Suat (1980) Örneklerle Konuşma Eğitimi İstanbul: Örgün Yay.

 

(**) https://oggito.com/icerikler/yasar-kemal-de-doga-ve-insan-emin-ozdemir/3340

 

 

(*)Bu yazı çinikitap dergisinde (Eylül-Ekim 2024 Sayı: 86) yayımlanmıştır. (38-39)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

18 Eylül 2024 Çarşamba

ÖĞRETMEN TEKNİSYEN DEĞİLDİR

                                     ÖĞRETMEN TEKNİSYEN DEĞİLDİR (*)

   Recep Nas

 

     Arada bir arama motorlarına adımı yazar bakarım, ne var ne yok diye. Kitaplarımı satan yayınevlerini çıkıyor en çok, bir de bazı yazılarım... 1000 kitap diye bir site var (*). Orda kitaplarımdan, özellikle İnsan Olmak Öğretmen Olmak adlı kitabımdan hoşlarına giden, ilginç buldukları sözleri alıntılıyor okurlar. Beğendiklerini, yararlandıklarını belirtenler de var. Doğal ki öğretmen bunlar. Bir öğretmen de (Büşra Özdemir) Sağlıklı Öğretmen-Öğrenci İlişkileri adlı kitabıma ilişkin eleştirisini yazmış. Sansürsüz, virgülüne bile dokunmadan aşağıya yazıyorum.

     “Kitaba başladığımda farklı bir Sınf Yönetimi kitabı okuyacağım diye heyecanlanmıştım ama öyle olmadı. Kitabın yarısı hocanın kendi öğretmenliğini övmesi (bu kadarı da iyi örneklik değil artık) diğer yarısı da alıntı. Bana bir şey kattığını söyleyemem. Alana ilk kez girenler belli bir şeyler öğrenir. Şu sen dili ben dili hikayesi (Doğrusu, hikâye) de sıktı gerçekten artık. Hiçbir işe yaramıyor.

                    Yüksek sesle konuşursunuz dersi iyi anlayamıyorum çocuklar (“anlatamıyorum” olacak sanırım. Oysa ders anlatılmaz, işlenir)

                    Bize neee!

     Durum budur. Sınıf Yönetimine ilişkin hiçbir şey almadım. İkinci klişe de öğrencileri sevin tüm sorunlar çözülecek klişesi. Zinhar yalan. (abç) Ayrıca profesyonellikten çok uzak. Doktorlar hastalarını seviyor mu ya! (abç) Sevgiyi alıp oraya vicdanı ekleyelim.” (Erişim: 30 Mart 2024)

    Demek ki Büşra öğretmen her şeyi öğrenmiş. Altan Erbulak tiyarocular için söylermiş, öğretmenler için de geçerli bu söz: Oldum demek, öldüm demektir. Sondan başlayalım. Tıpta önemli bir ilke vardır: Hastalık yok, hasta vardır. O hasta, ilkin  insandır. İlişki, insan insana. Büşra Özdemir beni gene eleştirecek ama doktor-hasta ilişkisi bundan daha iyi anlatılamayacağı için,  Sivas-Madımak yangınında yitirdiğimiz Doktor- Şair Behçet Aysan'ın kızı Eren Aysan'dan (Cumhuriyet, 16.03.2024) alıntılıyorum: “[H]ekimlik kof bakışlarla değil insan sıcaklığıyla bütünleşirse değer kazanır. Hastanelerin soğuk, mavi, kirli odalarını içten bir gülümseme toz pembeye çevirebilir. Samimi bir bakış, dokunuş, ağızdan dökülen yumuşacık sözcükler hastanın duyduğu kaygıyı dindirir. Aynı bedendeki acıyı, sancıyı dindirdiği gibi... Bu nedenle hekimlik yalnızca vücudu bilme, tartma, aksaklıkları görme, teşhis koyma, tedavi etme birikimi değil, aynı zamanda çok karmaşık olarak nitelendirebileceğimiz insanı anlama sanatıdır.” Hastalar, kendilerine asık suratlı olanlar değil de güler yüzlü hemşireler baktıklarında daha çabuk iyileştiklerini söylüyorlar (Klein, 1999: 105).

     Öğretmenlik de insanı anlama sanatıdır her şeyden önce, sağlıklı, etkili iletişim, etkileşim işidir. Bilgili olmak yetmiyor, nasıl öğreteceğini bilmek de yetmiyor günümüzde. Etkili öğretmen seven sevilen, eşduyum kuran, kabul eden, halden anlayan, cana yakın, sevecen, neşeli, güler yüzlü, şakacı öğretmendir. Sınıftakiler bilgi almaya gelmiş numaralandırılmış müşteri değildir, insan onlar. Dost öğretmen olmaktır önemli olan, dersin öğretmeni değil. Öğretmen teknisyen değildir. Karen Stone McCown'un deyişiyle, öğrenme çocukların duygularından bağımsız olarak gerçekleşemez. 

     Öğretme-öğrenme sürecinin etkili, verimli olması için öğretmenle öğrenci arasında çok özel bir ilişkinin, sevgi bağının kurulması gerekir. Sevgi alışveriş değil, verişalıştır. Ben derdim öğrencilerime, dersimi sevmeniz gerekir, seveceksiniz ki koşa koşa geleceksiniz. Dersimi sevmeniz için de beni sevmeniz gerekir. Beni sevmeniz için de benim sizi sevmem gerekir. Öğrencilerce sevilmeyen öğretmen dersi iyi düzenlese de pek etkili olamıyor (Willingham, 2011:61)

     Ben dili iletişim engelleri kullanmadan duyguları iletme yoludur, öğrencinin -kişiliğine değil - belli bir davranışına yönelik öğretmenin yardım çağrısıdır. Ama öğrenci, büyüklerin hep sen diliyle tepki vermesine alışıksa yardım etmeye istekli olmayabilir. Ben dili her derde deva değil tabii, yine de sen dili kullanıp sen sen sen diye saldırmaktan, buyruk,  gözdağı vermekten, suçlayıp yargılamaktan, kısacası iletişim engelleri kullanmaktan iyidir. 

     “Ne konuşuyorsunuz orda, dinle!

     “Biz konuşmuyoruz.”

     “Yok, dedem konuşuyor.”

     “Hocam...

     “Sus, terbiyesiz!”

     “Hocam, lütfen...

     “Çık dışarı!

    Çıkmadı. Al başına belayı, durupdururken... Bir öğretim görevlisinin başına gelmiş. Öğrenci çıkmayınca “Peki ben çıkayım” demiş. Çıktın da o sınıfa bir daha nasıl gireceksin, otoriten yerlerde sürünüyor.

     Bir de 'önleyici ben dili' var. Sınıfça konuşa tartışa kurallar belirlenir, bunlara uyulur. Aslolan 'sorunsuz alan' yaratmaktır. Bu da öğrencilerin öğrenme isteğiyle etkin katıldıkları, gülmecenin de  eşlik ettiği, öğretmenin coşkuyla ders işlemekten tat aldığını öğrencilere duyumsattığı, güvenli, verimli bir öğretme-öğrenme sürecinin işletilmesiyle olur. Sıcaklık, içtenlik, güldürü veri akışını kolaylaştırır. Olumlu duygular eşliğinde, neşe içinde öğrenilenler kalıcı olur.

     Kendimi övmeye gelince, öğrencilerim bu sözü duyunca gülüp geçerler. Kendini övmüş derken, önsözdeki öğrencilerimin yazılarından söz ediyorsa, ben onları, öğrenilenlerin nasıl işe yaradığını, kitabi, kâğıt üstünde kalıp unutulmaya yargılı olmadığını, uygulanabilir olduğunu, insan insana ilişkileri sağlıklı kıldığını göstermek için koydum.

      Ben bir sözcük bile alsam, emeğine saygımdan ötürü yazanı belirtirim, kaynakçaya koyarım. Alıntı yapmazsam çalıntı olur. Ben bilgi hırsızı değilim. Kaldı ki varsıl bir kaynakça  kitabın değerini düşürmez, artırır.

     Büşra öğretmene sevgili hocamız Doğan Cüceloğlu'nun Öğretmenim Bir Bakar mısın? adlı kitabını (Final Kültür Sanat Yay.) salık veririm. Bu kitaptan bir şey öğrenip öğrenmeyeceğini merak ediyorum. Baştan söyleyeyim, Cüceloğlu'nun yararlandığı kitapların dökümü beş sayfa tutuyor, epey alıntı var yani.

 

                                         KAYNAKÇA

 

     Klein, Allen (1999) Mizahın İyileştirici Gücü İstanbul: Epsilon Yay.

     Willingham, Daniel T. (2011) Çocuklar Okulu Neden Sevmez? Çev. İnci Katırcı İstanbul:

İthaki Yay.    

    (*) https://1000kitap.com/yazar/recep-nas

 

 

(*) Bu yazı Çağdaş Eğitim Kooperatifi'nin ÇAĞDAŞ BAKIŞ dergisinde (Mayıs 2024

         Sayı: 54 ) (55-57) yayımlanmıştır.

 

31 Mayıs 2024 Cuma

DEMOKRASİNİN ÖNKOŞULLARI VARDIR

                              DEMOKRASİNİN ÖNKOŞULLARI VARDIR (*)

            
                                                                                                   RECEP NAS
                                                                                         recepnas@uludag.edu.tr
                                                                                
     

     Demokrasi halkın gücüdür, egemenliğidir. Ne ki temel insan haklarının önemsendiği günümüzde bunu aşan bir anlamı var demokrasinin. Halkın çoğunluğu ne istiyorsa o olur, bu değil. Halk neylerse güzel eyler, bu da değil.
       J. J. Rousseau, halkı aydınlatmak, yönetmekten zordur, demiş. Aydınlanmış halkı yönetmek daha da zordur. Onun için çok partili döneme geçilince kolay olanı seçtiler. Halka 'ışık-eğitim' götüreceklerine, sırtını sıvazlayıp adam yerine koyuyormuş gibi görünüp sandık götürdüler. Köy Enstitülerinin mimarı İ. Hakkı Tonguç  1953'te söylemiş: “Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de kolay, oyun  olanı. Birincisi, topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz, köklü değişiklikler ister. Bu zordur, ama gerçek demokrasidir. İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma-yazma bilsin bilmesin, işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk bir sandığa elindeki kâğıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır.”
     Demek ki demokrasinin olmazsa olmaz önkoşulları var. İlkin dengeli ve hakça gelir dağılımını içeren güçlü bir ekonomi. Dahası hukukun üstünlüğü, erkler (yasama, yürütme, yargı) ayrılığı. Laiklik demokrasinin yadsınmaz önkoşuludur zaten, inançları farklı olan insanların barış içinde birlikte yaşamalarını sağlar, toplumsal barışın güvencesidir, hukuksal birliğin de kaynağıdır. Laiklik inançlara – inançsızlığa da-  tabii ki saygılı, ama dinin siyasete, eğitime, devlet ve dünya işlerine, hukuka karışmasına karşıdır. Eğitim de laik, bilimsel, akla dayalı olacaktır.  
     Ahmet Taner Kışlalı'nın deyişiyle, laik olmayan bir düzende toplum halk adına yönetilemez, Tanrı adına yönetilir. Laikliği koruyabilirseniz, demokrasiyi yitirseniz bile ona bir gün yeniden kavuşabilme umudunu koruyabilirsiniz.  Laikliği yitirirseniz gitti gider. Gene Kışlalı'nin belirttiği gibi, laiklik – devletçilik dışında- öbür ilkelerin de (devrimcilik, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, halkçılık)  önkoşuludur.  
     Tek parti yönetimi diye karalamaya çalışılan dönemde Atatürk demokrasiye giden yolun önkşullarını hazırlıyor, altyapısını oluşturuyordu. Devrimler bunun için yapılıyordu. Ümmetten ulusa, tebaadan yurttaşa geçilmeliydi. Demokrasi bilincinin oluşması, demokrasi kültürü edinilip bunun içselleştirilmesi gerekirdi. Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültür olacaktı.  Demokrasi  mürit , biat eden değil, 'birey' olan yurttaşlar ister. Atatürk boşuna dememiş, “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.” Cemaatleşmiş bir toplum bütünleşemez. Atatürkçülük, Tarık Zafer Tunaya'nın deyişiyle, uygar bir düzeyde 20. yüzyılın koşulları içinde kurulacak demokratik bir düzene ulaşmayı amaçlamış bir akımdır.
     Zekeriya Sertel, Atatürk'ün sonsuzluğa uğurlanışını Yeni Cami'nin minaresinden izlerken özeleşiri yapıyor. Özü şöyle: Bütün millet ağlıyordu. Atatürk'ün son 15 yılını düşündüm, vicdanımla hesaplaştım. Bu insanı demokrasi ve özgürlük getirmedi diye suçlu sayıyorduk, yaptıklarını diktatörce buluyorduk. Neden? O yıllarda ormanın içindeydik. Ağaçları görüyorduk, ormanın bütününü göremiyorduk. Padişahlığı yıkmış, hilafeti kaldırmış, Cumhuriyeti kurmuştu. İttihatçılar onu öldürmek istemişti. Gerici basın ona karşı yaylım ateşi açmıştı. Bu koşullarda demokrasi ve özgürlük gelişebilir miydi? Devrim düşmanlarına karşı az çok sert davranmak gerekirdi. Gene de Hitler ve Mussolini gibi diktatörlüğe gitmedi. Meclise, halk egemenliğine önem verdi. Yumuşak, sevimli, akıllı bir otorite kurdu. Bu otorite sevgi temelliydi. Oysa bütün koşullar onun doğulu bir diktatör olması için elverişliydi. İşte biz demokrasiye, özgürlüğe ancak onun açtığı yoldan ulaşabiliriz.
     Kalpaksız Kuvvacı Uğur Mumcu vurgulamıştı: Türkiye bugün ayakta duruyorsa, Atatürk döneminde atılan temellerin sağlamlığı nedeniyle duruyor. Demek ki Atatürk'ü yaptıklarıyla, söyledikleriyle, yapıtlarıyla - döneminin koşulları içinde - anlamadan, Atatürkçülüğü içselleştirmeden ne emperyalizme karşı olunur ne emekten yana ne de demokrat olunur.
    Laik ve bilimsel eğitim almış, soran, sorgulayan, eleştirel düşünen, aklı ve bilimi kılavuz seçen, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür' yurttaş özgürce, kendi istenciyle seçim yapar. Seçim elbette demokrasinin olmazsa olmazı, ama tek göstergesi değil.
      

(*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'nin e-dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ dergisinde
        (Nisan 2024 Sayı: 53) yayımlanmıştır. (39-40)   


21 Mayıs 2024 Salı

ASLOLAN LAİK AHLAKTIR

                                               ASLOLAN LAİK AHLAKTIR (*)

 

                                                                                        RECEP NAS

                                                                               recepnas@uludag.edu.tr

                                                                                  

         Üç bakkal düşünelim.Üçü de  hile hurda yapmıyor, eksik tartmıyor, görünüşte dürüst. Ama birincisi günaha girip cehennemlik olmamak için, Allah korkusuyla  yapıyor bu doğru davranışı. İkincisi bu doğru davranışı müşteri kaçırmamak için yapıyor. Üçüncünün doğru davranışıysa dış kaynaklı değil, içsel.

      Birincisi – gün gelir - hile yapsam da dua edip tövbe ederim, Allah bağışlayıcıdır nasıl olsa diye düşünebilr. Nihat Hatipoğlu'nun (ATV, 23.01.2013) şu sözlerinden de destek alabilir: “Allahutaâlâ meleklere diyor ki, kullarımın sevaplarını yazın, günahlarını yazmayın. Kullarım tövbe ederlerse günahlarını silerim.”  İkincisi nasıl olsa müşterinin güvenini kazandım, arada bir hile yapsam da ayırt edilmez diye düşünebilir.

     Birinci ve ikinci bakkalın davranışları, tutumu dış denetimli, o nedenle güvenilir değil. Atatürk'ün bu konuda da sözü var (25.08.1924):”Korkutmaya dayanan ahlak erdem olmadığı gibi güvenilir de değildir.”  Zaten genç Türkiye Cumhuriyeti'nde, Milli Eğitim Bakanı İsmail Safa'nın yayımladığı genelgede de (8 Mart 1923) belirtildiği gibi, “Toplum yaşamında, dünya ve ahiret cezaları korkusundan doğan ahlak yerine, özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan gerçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” amaçlanıyor.

     Üçüncü bakkalsa özdenetimli, cezalandıran ya da ödüllendiren hiçbir dış güce, kaynağa bağlı olmadan sadece içsel yargı düzeneği olan vicdanına karşı sorumlu. Vicdansa bağışlamaz. Laik ahlaklı insan doğru olanı yapmak için ne korkutulmayı bekler ne de ödül bekler. Bu bakkalın Yunus Emre gibi “Uçmaktan (cennet) umusu yok / Tamudan (cehennem) korkusu yok”  Kazancı, akşam başını yastığa koyduğunda erinç içinde, mutlulukla gülümseyerek derin bir uykuya dalması...

      İlle de ödülse bu içödüldür. Aristophones 2500 yıl önce söylemiş, en iyi ödül insanın içinin rahat olmasıdır. Ne varsa içte var, insanın içinde: içdisiplin, özdenetim, içgüdülenme, özdeğerlendirme, özeleştiri, özsaygı, özgüven... Ne güzel demiş atalarımız: Yığmaca çakıl yedi gün, koymaca akıl yedi adım.

     İmmanuel Kant'ın örneği çarpıcı: Biri yakalanırsam korkusuyla hırsızlık yapmıyorsa, bu davranışı yasalara uygundur ama ahlaksal değildir. Bir sürücü de cezalanmamak için trafik kurallarına uyuyorsa, bu tutumu da ahlaksal değildir. Trafik polisinin olmadığı yerde, zamanda kurallara uymayacak demek ki. Hani anlatılır ya, kırmızı ışıkta geçerken trafik polisi uyarıyor: “Görmüyor musun, kırmızı ışık yanıyor.” “Kırmızı ışığı görmesine gördüm de memur bey, sizi görmedim.”

     “İnsanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödül umdukları için iyi kalplilerse, vah vah, acınacak durumdayız” diyor Einstein. Bu da yetmez, dahası var. Lawrence Kohlberg'in deyişiyle, en üst düzeyde ahlaksal davranış, cezalandırılmamak için kurallara  uymak dağil, cezalandırılma pahasına vicdanının sesini dinleyerek kendi ilkelerine uymaktır. Yolsuzlukları, hukuksuzlukları, yüz kızartıcı olayları, cezalandırılmayı göze almaktan öte, yılmayıp aldıkları cezaları da göğüsleyerek ortaya çıkaran, kamuoyuna duyuran saygın gazetecilerin yaptığı bu işte.

     Bebek ahlaklı olarak doğmaz. Ona, vicdanını oluşturmak için çevresindeki yetişkinlerin  davranışlarıyla, tutumlarıyla örnek olması gerekir. Çocuk söze değil davranışa bakar. Lafla, öğütle ahlaklı olunmaz. Ahlak öğretilemez, ahlakın dersi olmaz.  Ahlak, ahlaklı bir çevrede yaşanıla yaşanıla, soluna soluna öğrenilir. Çevresindeki insanlar dürüstse, ahlaklıysa çocuk da onlar gibi olur.

     Demokrasi geleneği güçlü, demokrasinin içselleştirildiği ülkelerde ahlaksal değerler de güçlüdür. Ne kadar demokratsan o kadar ahlaklısın. Demokrasinin önkoşulu da laikliktir. Ahlak akla, bilime dayanmalıdır, bu da laik ahlaktır. Laik ahlak bilişseldir, bireyin aklıyla, istenciyle oluşturduğu içsel yargılar dizgesidir.

 

 

     (*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'nin e- dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ dergisinde (Mart 2024 Sayı: 52) yayımlanmıştır. (31-32)