17 Nisan 2017 Pazartesi

RECEP NAS’LA RÖPORTAJ


RECEP NAS’LA RÖPORTAJ (*)





     İnsan Olmak Öğretmen Olmak’ adlı kitabınızı neden, nasıl yazdınız?



     Bu, yedinci kitabım. İlk dört kitabım öğretmen adayları için ders kitabı. Öbür ikisi de ana-babalar için, çocuk eğitimine ilişkin.

     Bu kitabım hep aklımdaydı, yazmalıydım. Öncelikle öğretmen olan öğrencilerimin mektuplarını gün yüzüne çıkarmalıydım. Ama bu mektuplar tek başına ilgi çekmeyebilirdi, bunun önü ardı olmalıydı. Yer yer anılarımı yazdım, ama bu anı kitabı sayılmaz. Kimileyin bir anımdan yola çıkarak eğitim sorunlarını irdeledim, kimileyin de eğitim sorunlarına değinirken yeri geldi anılarımı yazdım. Yalnız kendi anılarımı değil, çeşitli kitaplardan aldığım öğretmen anılarını da koydum kitabıma, hele ‘unutulmayan öğretmenler’ e ilişkin anılar çok çarpıcı, ders verici…

     Kırk dört yılın yaşanmışlıklarından, deneyimlerinden, okumalarından damıtılmış bir kitap bu. Ben eğitimin mutfağında çalıştım, ilkokul öğretmenliğinden geliyorum. Deneyimliyim, ama bu yetmez. Deneyim tek başına pek anlamlı değil. Okumayan otuz yıllık bir öğretmen otuz yıl öncesinin öğretmenidir. Ben kendimi okuyarak sürekli geliştirmeye çalıştım, hele öğretmen yetiştiren öğretmen olunca… Kaynak çeşmeden yukarda olmalı.  Derslerimde çok örnek verirdim, acaba doğru mu yapıyorum diye de öğrencilerime sorardım. Örnekleriniz canlı, çarpıcı, akılda kalıcı, sakın vazgeçmeyin derlerdi. Konferanslarımdan sonra da sorarlar bana, bu kadar örneği nerden buluyorsunuz diye, benim işim bu. Kitapta da ‘kıssadan hisse’ çıkarılacak çok örnek var.

     Dedim ya, öğrencilerimin mektuplarını koydum kitaba. Okulu bitirmek üzere olan öğrencilerime bana yazın dedim, yazdı onlar da… Öğrencilerim bana yazarak yalnızlıklarını gideriyorlardı, kimsesiydim ben onların. Kimisini gülümseyerek, kimisini mutlulukla dolarak, kimisini de gözyaşı akıtarak okurdum. O gözyaşları sevinçten de akardı, üzüntüden de…  Elle yazılmış mektuplar bunlar, bu mektupların son örnekleri. Sevinci de, gözyaşını da bu mektuplar da duyumsarsınız. Doğudaki köylerin, köy okullarının resmini çiziyor bu mektuplar, birer belge niteliğinde. Bir dönemin (1985-1999) eğitim tarihi gibi… Öğretmen adayları, genç öğretmenler bu mektuplardan çok şey öğrenirler, okurlarsa…  

      Kitabımdan, öğretmenlerin, hele öğretmen adaylarının, iyi öğretmen nasıl olunur, öğretmenlik nasıl yapılır, bunu öğreneceklerini umuyorum.



    Peki ‘iyi öğretmen’ nasıl olunur?



Kitabımın adından anlaşılacağı gibi ilkin insan olunmalı, sonra öğretmen. İyi insan, öğretmenlik kişiliği de taşıyor, kendini sürekli yetiştiriyorsa iyi öğretmen olur.

     Öğretmenlik bir meslekten öte bir yaşam biçimidir. Öğretmenlik dersle başlayıp ders bitince bitmez. Ders de giriş ziliyle başlamaz. Öğretmenlik yirmi dört saat… Bunu söylerdim öğretmen adaylarına, onlar adına da kendime itiraz ederdim. “İnsaf be Hocam, uyku da mı uyumayacağız .” Uyuyacaksınız, hem de nitelikli bir uyku olmalı bu. Ama düşünüzde yarınki dersi göreceksiniz. Ben böyle çok düş gördüm. İnanır mısınız, ders vermeyi bırakalı üç buçuk yıl olmuşken, daha geçenlerde böyle bir düş gördüm. Dersteyim, öğrenciler dönemin bitmesine üç hafta kaldığını söylediler, benimse kazandıracağım davranışlar var daha, sıkıntı bastı beni, kan ter içinde uyandım.

     Öğretmen olunmaz, öğretmen doğulur, sözü çok söylenir. Ben katılmam buna, öğretmenlik    öğrenilir. Tabii öğretmenliğe yatkın olunacak, öğretmenlik kişiliği taşınacak. Bir kez duygusal zekâsı yüksek olacak. Duygularını yönetip denetleyebilecek, kendi kendini güdüleyebilecek, duyguları okuyabilecek, yani eşduyum (empati) kurabilecek.  Hele iletişim, sağlıklı iletişim kurabilecek. Öğretme- öğrenme ortamı iletişim ortamıdır çünkü.

     Elbette çocukları sevecek, çocukları sevmeyen öğretmenlik yapmasın. Sevgi de yetmez, saygı duyacak öncelikle. Bana öğretmenin özelliklerinden sadece birini söyleyin deseniz, hepsi birbirinden önemli ama, ben öğretmen güler yüzlü, tatlı dilli, şakacı olmalı derim. Derste gülmeceyi (mizah) kullanmak çok önemli. Gülüş cümbüş yapılan bir derste öğrenme kolayca gerçekleşiyor, kalıcı oluyor. Gülmek, güldürmek dersin ciddiyetini bozmaz, tersine renk katar, ilgi uyandırır, coşku yaratır. Bana sorarlardı, Hocam sizi hep güler yüzlü görüyoruz, sizin hiç derdiniz yok mu? Olmaz mı, ama ben derse girince kendimi bile unuturum. Araç-gereç, fiziksel ortam önemli tabii, ama en önemlisi öğretmenin sınıfta yaratacağı saygı-sevgi, ilgi, anlayış, güven temeline dayalı olumlu ruhsal ortamdır. Öğrencinin söz hakkı, dahası itiraz hakkı olacak. Öğrencilerime hep söylerdim, en iyi öğrencim düşüncelerime katılmayandır.

     Öğretmen kin tutmaz, Yunus Emre öğretti bunu bize. Öğretmen, ayrıca, önyargılı olmaz, sabıka kaydı tutmaz.



     Anmadan olmaz, Atatürk’ün öğretmene, eğitime bakışı nasıldı?



     Atatürk, M. C. Anday’ın deyişiyle, savaşçı değil, aydınlanma öncüsüydü. Ümmetten millet yaratmak istedi. Genç Türkiye Cumhuriyeti yeni, çağdaş insana gereksinme duyuyordu, bu da bilimsel, laik eğitimle gerçekleşecekti. ‘Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür’ bireyler yetiştirilecekti.

     Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın en sıcak günlerinde  (1921) ‘Maarif Kongresi’ni açmış, bir de önemli bir konuşma yapmıştır. Böylesine önem veriyordu eğitime. 1924’te de eğitim birliği sağlanmıştır. Asıl savaş şimdi başlıyordu, cehaletle savaş… Öğretmenlere ”irfan ordusu’ diye sesleniyordu. Bursa’da yaptığı konuşmada (1922) , öğretmenlerden, yapıcı, etkili, verimli insanlar yetiştirmelerini istedi.     

     Öğretmenler Atatürk döneminde el üstünde tutuluyordu. Sınıfta, Cumhurbaşkanı da öğretmenden sonra gelir demiştir.



     Kitabınızda köy enstitülerine de değinmişsiniz…



     Değindim, oradan yurtsever, üretken, emekten yana, aydın ve aydınlatan öğretmenler yetişti. Onlar da soran, sorgulayan, eleştirel düşünen insanlar yetiştiriyorlardı. Kapattılar köy enstitülerini, Türkiye’nin şah damarını kestiler, ışığını söndürdüler. Köylüye efendiliği çok gördüler. Köy enstitüleri kapatılmasaydı eğitilmiş, nitelikli insanıyla Türkiye aydınlık, uygar, çağdaş, gelişmiş, saygın bir ülke olacaktı.



     Teşekkür ederim.



     Ben teşekkür ederim, kitabıma verdiğiniz değer için…

_______________________________________________________



(*) Bu röportaj Olay gazetesinde yayımlanmıştır. Bursa, 08. 10. 2012  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder