9 Ocak 2026 Cuma

EV ÖDEVİ ÜZERİNE 1

                                              EV ÖDEVİ ÜZERİNE 1 (*)

                                                                                        Recep Nas

      Oğlum ilkokulun ilk dört yılını aynı okulda, aynı öğretmende (Saygıyla anmak isterim, Burhan Yaraş) okudu, Babaeski'de. Okula gitmek için evden çıktığında kimileyin geri döner, ödevimi yapmayı unutmuşum, der, kısa bir sürede yapar giderdi. 5. sınıfa geçtiğinde Balıkesir'e atandım. Gideceği okul belli, en yakın okul. Okul belli de öğretmeni kim olacak? Öğretmen seçmek hoş olmasa da sorduk soruşturduk, bir öğretmen adı verildi. İyi öğretmenmiş, öbürleri kötü öğretmen demek mi bu? 'İyi öğretmen' ölçütünü biliyorum, bol bol ödev veren, sınav kazandıran öğretmen. Okulun ilk günü dersler bitince öğretmenle konuştum. Oğlunuzu beğendim, dört bende var, bir çocuk daha geldi, dedi. Sanki altı öğrencisi var. Onları bir kapıştıracağım, dedi. Ben eyvah, dedim, tabii içimden. İlk haftasonu ödevi: Türkiye haritası çizilecek, ama iyi çizilecek. Oğlum çiziyor, beğenmiyor, yırtıp atıyor. Bir daha, bir daha... Halının üstü buruşturulmuş kâğıtlarla örtüldü. Sonunda çılgına döndü, koltuğun  üzerine çıktı, duvara vurdu vurdu ve bana da buyruk vererek hiç beklemediğim sözü söyledi: Topla onları, ben artık okula gitmeyeceğim. Eh, gazan mübarek olsun öğretmenim, becerdin. Hava güzeldi, günlük güneşlik. Dışarı çıkmaya razı ettim. Yürüdük, hava aldık. Neyse sakinleşti.

    Bir müfettiş ağabeye söyledim, öğretmenlerle ödev konusunu konuşun diye.Yanıtı şu: Öğrenci dediğin ders çalışır.  Bu müfettişin ilkokul öğrencisi olan kızına bir gün sordum, nasıl gidiyor? İyi gidiyor, dedi. Ne iyi gidiyor, ne sordum ki ben sana, dedim. Ne soracaksınız, büyükler derslerden başka ne sorar...

    Aradan yıllar yıllar geçti. Geçenlerde emekli bir öğretmen ilkokul 2. sınıfta okuyan torununa verilen ödevlerden söz etti, yana yakıla. İnanılır gibi değildi, yanlış anlamayayım diye yine yine sordum, söylettim.  İki dosya kâğıdı, önlü arkalı, dört sayfa. Bir günlük ödevmiş bu. Çocuk bunalmış, yorulmuş. Bırakmış ödevi, -oğlum gibi- çıkmış koltuğun üstüne, “Bilmiyorum...Yapamıyorum...” diye bağırmış duvara vura vura. 24 Kasımda da öğretmen öğrencim aradı, günümüzü kutladı. Söz döndü dolaştı ev ödevlerine geldi. Meğer o da dertliymiş. Otuz yıllık öğretmen. Sizin öğrenciniz olarak eve ödev vermekten hep kaçındım, dedi. Ama ancak 15 yıl sürmüş bu. Velisinden öğretmene, ağır bir baskı altında kalmış, bunalmış. Sonunda pes etmiş, şimdi o da öbür öğretmenler gibi ödev veriyormuş. Farklı, ayrıksı olmaktan vazgeçmek zorunda kalmış. Velilerdeki algı, ödev veren öğretmen iyi öğretmen, vermeyense çalışmayan, başarısız, kötü öğretmen. Ödev vermezsen başına dikilirler, diyor. Velilerin çoğu da anneler. Veliyi üzmeyeceksin. Bakanken Ömer Dinçer, veliyi üzmeyin, üzerseniz ben de sizi üzerim, demişti ya... Bunu da duyunca, ödeve ilişkin – önceki yazılarımdan da yararlanarak – bir yazı daha yazsam mı diye aklımdan geçiyordu   Zaten daha önce Oksijen (*) gazetesinden Selçuk Şirin'in ev ödevine ilişkin yazısını  okumuş, kesmiştim, önümde duruyordu. Demek ödev hâlâ güncelliğini koruyor, böylece benim yazmam da farz oldu.

    -Müfettişken de ödevlerin veriliş biçimine karşı çok uğraştım, savaşım verdim. Yalnız kaldım, başaramadım. Alçakgönüllülük etmeyeceğim, ödev üzerine çok çalıştım, kafa yordum.  Kitaplarımda bölüm açtım: 'Metinlerle İlkokuma Yazma Öğretimi'nde (8 s.), 'Hayat Bilgisi ve Sosyal Bilgiler Öğretimi'nde (27 s.), 'Çocuk İnsandır'da (16 s.). Dahası dergilerde yazılar yazdım.

    Dokuz yıl ilkokul öğretmenliği, sekiz yıl ilköğretim müfettişliği, 27 yıl da öğretmen adaylarına öğretmenlik yapmış biri olarak söylüyorum, öğrenmeyi öğrenmeleri, öğrenmenin tadına varmaları  gerekirken, bugünkü ödev veriliş biçimiyle çocuklar – yan ürün olarak- öğrene öğrene, öğrenmenin ne kadar zor, ne kadar sıkıcı olduğunu öğreniyorlar. Ev ödevinden nefret ettikçe de öğrenmekten, okuldan soğuyorlar. Oysa tadını alanlar için okumak, yeni yeni şeyler öğrenmek ne hoştur, ne zevkli iştir. Prof. Dr. Aytaç Açıkalın'ın anısı bu: “İlkokul öğretmenim rahmetli Ali Rıza Bey'di, onun yüzünden daha 1. sınıfta okuldan kaçtım. 29 harfi 29 sayfa yazmamı istemişti. Oyundan kalan vaktim ise o işe yetmedi” (1999: 82)

     Anaokulunda ödev verileceği aklımın ucundan geçmezdi. Selçuk Şirin- gözlemlemiş ya da bir yerlerden bir şeyler duymuş olmalı ki -, öğretmenleri uyarıyor: “Okulöncesi dönemde (..) çocuklara hiçbir şekilde ödev verilmemesi gerekiyor. Hele tekrara dayalı ödevler bu çağdaki çocukların okula daha başlamadan öğrenme şevkini kıracak bir etkiye sahip. Aman!” (*)

     “(...) Nikelikli okul ve zorunlu ev ödevi... Bunlar bir arada olamaz. (...) Ev ödevi hem öğrenciler hem öğretmenler için üretkenlik düşürücüdür. Bunun doğrudan nedeni, öğrencilerin ev ödevinden nefret etmeleri, dolaylı nedeni de öğretmenleri daha zevkli öğretime hazırlanmaktan alıkoymasıdır. Bu, öğrencilerin okuldan nefret etmelerine en çok yol açan etkendir.” (Glasser, 1999)

     Hep öğretmence yönlendirildikleri, koşullandırıldıkları için çocuklar kendiliklerinden, içlerinden gelen bir istekle okumuyor, çalışmıyorlar. Öyle ya, öğretmen ödev verirse çalışırım, vermezse çalışmam. Bir bakanlıkta üst düzeyde görevli olan birisi kendisini kutlamak için gelen, “neler yapıyorsun” diye soran dostuna, şunu diyor: “ İlkokuldan beri bizi ödev yapmaya öyle alıştırmışlar ki, şimdi de ödev verilirse yapıyorum, verilmeyince boşuna oturuyorum.” ( Ergun, 1987: XIV)

     Öğretmen de ödev vermeye koşullamış kendisini, vermezse çalışmalarında bir boşluk, eksiklik olacağını sanıyor. Buna bir de veli baskısını ekleyin. Müfettişken bir öğretmene sordum, neden bu kadar çok ödev veriyorsunuz, diye. Yanıtı hazırdı, oynayacaklarına ders çalışsınlar. Bir başka öğretmen de aynı sorumu, veliler istiyor, diye yanıtlamıştı. Peki ödevleri denetliyor musunuz, diye sordum. Özrü kabahatinden büyüktü: Denetlemeye kalksam ders yapamam.

     Nasıl hasta istiyor diye doktor gereksiz, belki de zararlı olacak bir ilacı vermiyorsa, ana-baba istiyor diye de ödev  verilmez. Peki öğrenciler ödev istiyorlar mı? Müfettişken çok tanık oldum, gözlemledim. Son ders bittiğinde hâlâ ödev verilmemişse, “öğretmenim, ödev...”, diye anımsatıyorlar. Öğretmen bugün ödev yok, dediğinde de savinçten uçuyorlar.

      Tatlı bitirelim. Öğretmen ön sıradan başlayarak öğrencilerin defterlerindeki ödevlerine, şöyle yukardan, üstün körü bakarak arkaya doğru  ilerlerken, en arkadan bir öğrenci,

        “Öğretmenim, bir soru sorabilir miyim?”

        “Sor bakalım...”

       “Öğretmenim, insan yapmadığı bir şeyden sorumlu tutulur mu?”

       “Canım olur mu öyle şey! Neden sordun?”

       “Şey... Öğretmenim, ödevimi yapmadım da...”

 

(*) Selçuk Şirin/ ”Yoksa ChatGPT mi yaptı?”/ Oksijen gazetesi/3- 9 ekim 2025/Sayı: 247) (29)

Açıkalın, Aytaç (1999) İnsan Kaynağının Yönetimi, Geliştirilmesi Ankara: Pegem Yay.

Ergun, Doğan (1987) Sosyoloji ve Eğitim Ankara: V Yay.

Glasser, William (1999) Okulda Kaliteli Eğitim Çev. Ulaş Kaplan İstanbul: Beyaz Yay.

 

(*) Bu yazı ÇAĞDAŞ EĞİTİM KOOPERATİFİ'nin e- dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ dergisinde

(Kasım 2025 Sayı: 72) yayımlanmıştır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder