26 Nisan 2019 Cuma

KIRMIZI KURDELE: ÇOCUK HÜZNÜNÜN ACIMASIZ ARACI


                  KIRMIZI KURDELE: ÇOCUK HÜZNÜNÜN ACIMASIZ ARACI  (*)



                                                                                       

                                                                                      Recep Nas

                                                            

     Kim başlattı, ne zaman, nerede başlayıp yaygın bir uygulama durumuna geldi, bilemiyorum. İlkokul birinci sınıf öğrencilerine okumaya yazmaya başladıklarında ödül olarak kırmızı kurdele takılıyor, yıllardır sürüyor bu. İlkokul Programı’nın uygun bulmamasına, ilköğretim müfettişlerinin uyarılarına karşın sürüyor, güncelliğini koruyor. Bu yola başvuran öğretmenlerin iyi niyetlerinden kuşkum yok. Ama anlamsız, gereksiz, eğitsel değeri olmayan bu uygulamanın kurdele takılmayan çocukları nasıl üzdüğünü, kahrettiğini, ağlattığını, okuldan ve öğretmenden soğuttuğunu neden göremiyorlar, fark edemiyorlar, işte bunu anlayamıyorum. Sağ olsunlar, kimi öğretmenler çocuğu amaçlayacaklarına, çocuğu kendi ‘başarılarının’ aracı kılıyorlar.

     İlkokul birinci sınıf öğretimi apayrı bir önem taşıyor. Onun için İlkokul Yönetmeliği (md. 71) birinci sınıfın deneyimli öğretmenlerce okutulmasını öngörüyor. İlkokula başlayan çocuğun olumlu bir ‘okul izlenimi’ edinmesi gerekir. İlerde bunun ortaokulu var, lisesi, belki de üniversitesi var. İlkokul birinci sınıf öğretmeninin yanlış tutumu çocuğun olumsuz bir okul ve öğretmen kavramı edinmesine, başarılı olamayacağı duygusuna kapılmasına neden olabilir. İlk izlenim çok önemlidir. Tanju Gürkan’ın belirttiği gibi “Kalıtımsal ve biyokimyasal etmenler ya da bedensel sakatlıklar gibi durumların dışında bireyin duygusal sorunları çevresi ile etkileşimi sonucu oluşur. Kişinin yaşı ile çevrenin bıraktığı izlerin derinliği ters orantılı olduğundan, çocukluğun ilk dönemlerindeki sarsıntılar kalıcı bir nitelik taşırlar ve etkilerini yaşam boyunca sürdürürler. Davranışa yön veren sinir dizgesi bağlantıları, bir kez oluştuktan sonra temel örüntülerini pek değiştirmezler. Yeni edinilen davranışlar ise bu temel örüntünün çevresinde oluşurlar.” Bu nedenle, çocuğun, okula ilişkin edineceği olumsuz izlenim kolay kolay silinmez benliğinden, belleğinden. Bakınız, bir yüksekokul öğrencisi ne diyor: “İlkokula kayıt olurken o zaman okulun tek öğretmeni olan bir öğretmenden yediğim tokatın bana verdiği duyguyu ortaokul, lise ve yüksekokula kayıt yaptırırken dahi hissettim.”

     Okula yeni başlayan çocuk birtakım korkular, kaygılar taşır. Ürkektir, yalnızdır. Öğretmen adlarını öğrenip her biriyle tek tek ilgilenmeli, konuşmalıdır. Saygı göstermeli, sevmelidir. Çocuğun kurallara kesenkes uymasını istemek, hemen öğretime başlamak doğru değildir. Evden okula geçiş sürecini sarsıntısız olarak atlatmalıdır çocuk.

     Öğrenmenin başlangıcında öğrenciler arasında yetenek, güdülenme, anlama gücü bakımından ayrılıklar vardır. Her çocuğun öğrenme hızı, biçimi, süresi ayrıdır. Çocukların hepsinin aynı uyarıcılarla, aynı sürede öğrenmeleri beklenemez. Özelliğine uygun öğrenme ortamı kurulduğunda olağan her çocuk öğrenir, ama değişik yöntemlerle, değişik sürelerde…

     Öğretmenin birincil görevi çocukları tanımaktır. Eğitim-öğretim çalışmaları, çocukları tanımadan amaçları gerçekleştirmeye yönelik olarak yürütülemez. Bedensel, toplumsal, zihinsel, ruhsal yanlarıyla tanınıp her çocuğa özelliğine göre gelişme ve yetişme olanağı sağlanmalıdır. Çocukların düzeyleri saptanıp bulundukları noktadan öğretime başlanmalıdır. Türkçe dersi bir beceri dersidir. Okuma, karmaşık bir etkinliktir. Beceri, bireysel çalışmalarla kazanılır ancak. Onun için öğretim bireyselleştirilmelidir. Çalışmaları orta düzeye göre yapmak kesinlikle yanlıştır. Kalabalık sınıflarda – hiç değilse – düzey kümeleri oluşturulmalıdır. Düzeyine uygun öğrenme görevi verilerek her çocuğun başarılı olması sağlanmalıdır. Her çocuk başarı tadı tatmalıdır. Başarı, başarının mayasıdır. Başarı, başarının üzerine kurulur, başarısızlığın değil. Kaldı ki başarısızlık karşısında öğretmen çocukları suçlayacağına başarısızlığın nedenlerini öncelikle kendi uygulamalarında, kullandığı yöntemlerde aramalıdır. Böyle yapılmayıp da çocuklar ‘aptal’, ‘kafasız’ diye nitelendirilirse, bunlar adam olmaz diye bir kenara itilirlerse, bu, çağdaş eğitim anlayışıyla bağdaşmaz.

     Kimi öğretmenler gereksiz bir acelecilik gösteriyorlar. Kendileri telaşlanıyorlar, öğrencileri de telaşlandırıyorlar. Çocukları sıkıştırıyorlar, güçlerinin üzerindeki çalışmalara zorluyorlar. Zaman kazanmak istiyorlar, zamanla yarışıyorlar. Birinci sınıf öğretimi yalnızca ilkokuma-yazma öğretimi değildir. Kimi öğretmenler beden eğitimi, müzik, resim-iş derslerinde bile ilkokuma-yazma çalışması yapıyorlar. Çocukların toplumsal, duygusal gelişimi unutuluyor. İlkokul Yönetmeliği (md. 19) “İlkokulda her öğrenciyi kendi yaş grubu içinde ‘bütün olarak’ yetiştirmek esastır” diyor. İlkokuma-yazma öğretiminde başlıca amaç şudur: Doğru, anlayarak, hızlı okuyabilme… Bu amacı gerçekleştirebilecek olan teknik de çözümleme (cümle) tekniğidir. Bu tekniğin uygulanması belirli bir süreyi gerektirir. J. J. Rousseau’nun dediği gibi eğitimde zaman kazanma kaygısı taşımamalıdır öğretmen. Zamanı ayarlamanın önemini yadsımıyorum, gereksiz aceleciliği eleştiriyorum. Elbette öğrenciler yeni bir evreye (örneğin sözcük evresine) hazır oldukları halde geçilmezse ya da hazır olmadıkları halde geçilirse yanlış olur bu. İlkokul-yazma öğretiminde, deyim yerindeyse, yavaş yavaş acele edilmelidir. Emekli bir ilkokul öğretmeni – bu öğretim yılı başında – ilkokula başlayan torununa “Akıllı çocuk 29 Ekimde okuma-yazma öğrenir” demiş. Derken 29 Ekim geliyor geçiyor, kasım, aralık geçiyor, çocuk okuyup yazamıyor. Anneannenin sözünün etkisiyle çocuk da üzülüyor, anne de, tedirgin oluyorlar. Dahası, çocuk korkulu düşler görmeye başlıyor.

     Birey tektir, eşsizdir. Her çocuk kendine özgü bir bireydir, ayrı bir değerdir. Her öğrencisiyle sevgi bağı kurmalıdır öğretmen. Sınıfta bir ya da birkaç ‘gözde öğrenci’ belirleyip öbürlerini dışlaması doğru olmaz. Çocukları karşılaştırmak kesinlikle yanlıştır, bireysel ayrılıklar ilkesine ters düşer bu. Kimi öğretmenler yarıştırarak öğrencilerini güdüleyeceklerini sanıyorlar, ama aldanıyorlar. Sınıfta yapılan sert yarışma ortamı çocukların ruh sağlıklarını bozar, çalışmaya karşı isteksizlik yaratır. Başarısız diye itilen, aşağılanan çocuk arkadaşlarına karşı olumsuz duygular besler, onları küçük düşürmek, başarısız kılmak için kötü yollara barış vurur. Kıskanç ve öfkeli olur, dolayısıyla sınıfta arkadaşlık ilişkileri bozulur. Oysa çocukların yardımlaşmaları, işbirliği yapmaları gerekir. Bu ortamda öğretmenle öğrenci arasındaki ilişki de bozulur, çocuk küser, öğrenme isteği de körelir. Bu bağlamda kurdele de yarıştırmanın bir aracı olmaktadır.

     İleri düzeydeki çocukların başarıları görmezlikten gelinmemelidir kuşkusuz, demek istediğim bu değil. Her çocuğun çabası değerlendirilmelidir. Amaca ulaşmak için çaba gösteren çocuk isteklendirilmelidir, kendisiyle yarıştırılmalıdır.

     Atalay Yörükoğlu’na kulak verelim: “ İyi öğretmen, her şeyden önce, ruh sağlığının, eğitimin ayrılmaz bir parçası olduğunu kavramış kişidir. Bu bakımdan iyi bir öğretmen sınıftaki öğrencilerini kıyasıya bir yarışmaya itmez. Sınıfındaki bir iki öğrenciyi en çalışkan, en beğenilen, ‘gözde öğrenci’ seçip çocukların erişemeyeceği bir örnek olarak ikide bir öne sürmez. Başarısız öğrencilerini de destekler. (…) Öğrencileri birbiriyle açıktan karşılaştırmanın sakıncalı olduğunu bilir. Öğrencisinin başarısızlık nedenleri üzerinde durup düşünür, araştırır ve aile ile işbirliği yapar. Gerekirse ruh hekimi, ruhbilimci ve kılavuz öğretmenlerin yardımını sağlar.”

     İlkokul Programı’nda çocuklara kurdele takılmasının uygun bulunmadığını yazımın başında belirtmiştim. Programda (1979: 364) şöyle deniyor: “Çocukların okul çalışmalarındaki başarılarını yıldız verme, kurdele takma gibi maddi şeylerle ödüllendirmekten kaçınmalıdır. Bunlar çocukları değersiz, üstelik zararlı bir rekabete sevk edecek yapmacık yollardır. İleri çocuklara ödül verilmesi, bunu elde edemeyen sınıfın büyük bir çoğunluğunda eksiklik duygusu, yılgınlık, kıskançlık gibi olumsuz duyguların gelişmesine yol açar. Bu çeşit ödüller, bunları elde eden çocuklara bile gerçek ve sağlıklı bir doygunluk vermez. Aslında çocukların ödül kazanmak için değil, yaptıkları işten zevk aldıkları için çalışmaları, ruh sağlıklarına ve güçlü bir kişilik geliştirmelerine çok daha elverişli bir zemin hazırlar.”

     Çalışma isteği içten gelmeli. Ödüllendirme, ceza gibi yetişkinin isteğini yapmaya zorlama aracıdır, dışdenetimi içerir.  Çocuğun özdenetim yeteneği kazanmasına yardım etmez. Çocuk ödül için değil, öğrenme isteği duyduğu için çalışmalıdır. Nasıl ki yemek yemek için iştah gerekliyse öğrenmek için de iştah, yani istek gereklidir. Çocuğun gereksinmesi kurdele değildir. Çocuk sayılıp sevilmek, beğenilmek, kendine güvenmek, onanmak, sınıfta bir yeri olduğunu hissetmek ister. Öğretmenin sevecen bir dokunuşu, gülümsemesi mutlu eder çocuğu…

     Kimi öğretmenler kurdele takmıyorlar da bir kartona elma ağacı resmi çizip meyvelerine sınıftaki öğrencilerin adlarını yazıyorlar. Bu resmi sınıfın duvarına asıyorlar. Okuyup yazmaya başlayan çocukları simgeleyen elmaları boyuyorlar. Henüz okuma- yazmaya başlamayan çocuklarsa “Benim elmam neden kızarmadı” diye üzülüyorlar. Bu uygulama da kurdele takmak kadar sakıncalıdır, zararlıdır.

     Birkaç arkadaşına takılmasına karşın kendisine öğretmence kırmızı kurdele takılmayan bir çocuk ağlayarak eve geliyor. Annesi de üzülüyor. Evde – kırmızısı olmayınca – bulup buluşturup beyaz bir kurdele takıyor çocuğunun yakasına. Çocuk yakasındaki beyaz kurdelesiyle sevinç içinde fırlıyor sokağa. Neden kırmızı değil de beyaz kurdele taktığını soranlara “Kırmızı kurdele bittiği için öğretmenim bana beyaz kurdele taktı “ diyor. Yalan söylüyor, yalan söylemeyi öğreniyor. Kimi öğretti bu yalanı, tabii ki öğretmen. Buyurun size istenmedik bir davranış…

     Çocuklar ağlamamalı, gülmeli. Onlara gülmek yakışır.





(*) Bu yazı Öğretmen Dünyası dergisinde (Eylül 1986 Sayı: 81) yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder