15 Ocak 2019 Salı

AYDINLANMACI: HASAN ÂLİ YÜCEL


                                AYDINLANMACI: HASAN ÂLİ YÜCEL (*)

                                                                                 Recep Nas
       


     Hasan Âli Yücel bir dünya aydını, bir aydınlanmacı. Ondan ki UNESCO, doğumunun yüzüncü yılı olan 1997’yi ‘Hasan Âli Yücel Yılı’ ilan etti. Onun yaptıklarını, yapıtlarını kısa bir yazıyla anlatmak olanaksız. Hasan Âli Yücel şair, yazar, denemeci, öğretmen, eğitimci, felsefeci, edebiyat araştırmacısı, dilci, gazeteci, dahası bir düşünür, -sıradan bir siyasetçi değil- bir devlet adamı, insancı (hümanist), yurtsever, bir de gönül insanı. Bunların hangisinden, ne kadar söz etsek eksik kalır gene de… Ya yaptıkları, say say bitmez. Birine değinsek, öbürünün boynu bükük kalır. İlk kez Milli Eğitim Şûrası’nı düzenlemesinden, Tercüme Bürosu’nu açmasından tutun da –İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte-Köy Enstitülerini kurmasına, üniversiteleri özerkleştirmesine kadar… O bakanken Milli Eğitim Bakanlığı dokuz dergi, üç ansiklopedi yayımlıyor. Zaten ona göre, sözlükler bilimsel zenginliğin, ansiklopediler de kültür düzeyinin simgeleridir (Turan, 1997: 48)

     Tercüme Bürosu ilk dört yılda (1940-1944) 105 kitap çeviriyor, dünya klasiklerini… Homeros’tan Sofokles’e, Dante’den Shakespeare’ e kadar… Bozkurt Güvenç’in bir anısı: “Ruslarla konuşuyordum, onlar Atatürk’ü, bir de Nâzım Hikmet’i biliyorlar. Ben onlara Rus yazarlarını, kitaplarını sayıverdim. Şaşıp kaldılar, nerden bildiğimi sordular. Ben tüm Rus klasiklerini okudum, dedim. İşte beni Ruslara karşı güçlü kılan Hasan Âli Yücel’di.”        

     1940’ların ilk yarısında, kızı Canan Eronat’ın deyişiyle, dünya savaşıyor, Türkiye’de çiçekler açıyordu. Ya yapıtları, 57 kitap yazmıştır. ‘Goethe: Bir Dâhinin Romanı’ adlı kitabıyla 1932’de ‘Goethe Nişanı’ alıyor.

     Çok okumuş, çok da yazmıştır. Şöyle diyor: “Okumak, yaşamak demektir. Okuyan adam durmayan adamdır. Fikri ve manevi varlığı katılaşmamış, kemikleşmemiş taze ve dinç adamdır” (Angı, 2004).

     Hasan Âli Yücel 17 Aralık 1897’de doğmuş. Babası, dedesinin kurduğu Posta Telgraf Nezareti’nde müfettiş olan Âli Rıza Bey, annesi Neyyire Hanım. 17 odalı bir konakta doğmuş, ailenin tek çocuğu. Baba çok sert, bazen dövüyor da. Annesi oğluna âşık, ama ‘çocuğunun iyiliği için’ dövme yanlısı (Yücel, 1990: 7). Yücel, çalışkan, okulda çok başarılı. Okulları hep –‘pekiyi’nin de üzerinde- adına yakışır biçimde ‘Âliyyülâlâ’yla bitiriyor.

     En iyisi Hasan Âli Yücel’i çocuklarından dinleyelim. Kızı Canan Eronat (1993: 1) anlatıyor: “Babam yaptığı işten çok keyiflenen biriydi. Babam için yaşamak keyifti. Kafası, yüreği ve bütün benliğiyle ânını yaşamak… Acısıyla, tatlısıyla duya duya, doya doya yaşamak… Neşesi tetikte, nüktesi kınında, sevgisi yürekte gürül gürül yaşardı babam. Dost canlısı, vefalı babam… Hasım bilmez, kin tutmaz, düşman tanımaz. Her insanda bir güzellik, sevilesi bir özellik bulan babam… Kendi kişiliğine ve onuruna, başkalarınınkine de saygısı sonsuzdu. Kendine ters düşmeden, ülküsünden caymadan, şaşmadan doğru bildiği yolda yaşadı”

     Oğlu Can Yücel (1990: 9) anlatıyor: “[S]on dönemlerinde bile şen şatır, insan canlısı, sevecen, açık sözlü, açık gönüllü, kendine inançlı, dolayısıyla insanoğlunun yeteneklerine imanlı bir insan olarak yaşadı. Güleç yüzüyle, patlayan kahkahasıyla, ayıplı konuşmasıyla bir diyonizyak  kişiydi”

     Dionysos (Diyonisos), Yunan mitolojisinde bağcılık, şarap ve coşku tanrısı. Diyonizyak insan, duygularının, sevinçlerinin, coşkularının ardı sıra giden insan, özcesi gönül insanı... Hasan Âli Yücel, Yaşar Nabi Nayır’ın deyişiyle, aklıyla Batıda, gönlüyle Doğuda bir düşün insanı.  Onun içindir ki sadece Batıdan değil, Sadi’nin Gülistan’ı gibi Doğudan da çeviriler yaptırmıştır. Uygarlık bir bütündür ona göre.

     Unutmadan değinelim, Hasan Âli Yücel bir de şarkı sözü yazarı ve besteci… Aşağıya bir örnek yazalım (Gier, 2011: 46):

      Sen bezmimize geldiğin akşam seher olmaz

      Aşkın beni sermest ediyorken keder olmaz

      Ölsem de senin uğruna canım heder olmaz

      Sen saçlarını çözdüğün akşam neler olmaz (Makam: Suzinak)



     ‘Yeni Hayat’ başlıklı şiirinden iki dörtlük (TED, 1993: 74-75):



     Biz Hakka âşıkız, dileğimiz hak                         

     Doyurmaz ahrette saadet ummak                      

     Dileriz dünyada kurulsun uçmak [cennet]           

     Bu yolun ümmetsiz peygamberiyiz                      



     Yaşayıp yaşatmak işimiz bizim

     Haram lokma kesmez dişimiz bizim

     Her yerde bulunmaz eşimiz bizim

     Biz yeni hayatın erenleriyiz



         Yıl 1930, Atatürk dört ay sürecek olan yurt gezisine çıkacak. Atatürk’e eşlik etmek üzere her bakanlıktan bir kişi isteniyor, Milli Eğitim Bakanlığı adına da o zaman müfettiş olan Hasan Âli Yücel katılıyor. Yücel’in mantık ve felsefe kitapları o yıllarda liselerde okutuluyor. Bu kitaplarını inceleyen Atatürk, Yücel’e,

     “Çok Arapça var, bunları Türkçeleştirmeyi düşünmedin mi?” diye soruyor.

     “Düşündüm, denedim de… Ama bu tek tek insanların işi değil, karışıklık olur. Kurum işi bu” (Uluköse, 2008: 39)

     Ve çok sürmüyor, 1932’de Türk Dil Kurumu kuruluyor.

     Atatürk’ün sofrası bilim sofrası, orda tartışılıyor, düşünce üretiliyor. Bu yurt gezisinde de bir akşam Atatürk ortaya bir soru atıyor,

     “Türk ulusu kendini ne zaman kurtulmuş sayabilir?”

     Herkes dili döndüğünce bir şeyler söylemeye çalışıyor. Sıra Yücel’e gelince,

     “Türk ulusu ne zaman kurtarıcı aramayacak duruma gelirse o zaman kurtulur” diyor.

     Atatürk,

     “Hepiniz güzel fikirler söylediniz. Ama bu çocuğun düşünceleri üzerinde derin derin düşünmeye değer” diyor (Çıkar,1997 Akt. Uluköse,2008: 40)

     Yücel daha 26 yaşında genç bir öğretmenken (2 Şubat 1923) İzmir’deki bir toplantıda Mustafa Kemal’e “Gelecekteki irfan hayatımızda medresenin yeri ne olacak?” diye soruyor (Coşkun, 2007: 29). Belli ki başta laiklik olmak üzere yapılacak devrimlere açık, hazır ve istekli. Bakan olunca laiklikle ilgili şunu diyor: “Cumhuriyet, laiklik ilkesiyle milletimizin ana meselelerini tabiat üstü görüşten alıp tabiat içi anlayışa getirerek cemiyet hayatımızda kesin, verimli bir değişme yaptı. Bugün artık ne biliyorsak müspet bilgiden, ne istiyorsak deneyli teknikten öğreniyoruz (…)” ( Şengör, 2005: 129)

     Atatürk’ün ölümünden sonra yazdığı yazıda,” (…) Türk Milletine doğru yolu göstermek, ancak senin inandıklarına inanarak mümkün. Sen mezarında uyuyan bir ölü olamazsın. Sen fikirsin, cansın, imansın. (…) Biz, senin başucunda yaptığın inkılâpların bekçisi olarak duruyoruz” (Yücel, 1990: 197) O Atatürk devrimlerinin, ilkelerinin yılmaz koruyucusu, savunucusu olmuştur. Kâzım Eke (TED,1993: 61-62), Mustafa Necati’yi mezarı başında anarlarken bir konuşma yapıyor, konuşması bitince birisi kulağını çekiyor, diyor ki, “Sevgili genç, güzel konuştun, beğendim. Ama Arapça yazmışsın. Bu Atatürk’ü de üzer, Mustafa Necati’yi de…” O kişi Hasan Âli Yücel’dir.        

     Geldi 1946, Canan Eronat’ın deyişiyle keyifler kaçtı. “Çağın en güzel gözlü maarif Müfettişi” Hasan Âli Yücel kendi isteğiyle (5 Ağustos 1946) 7 yıl, 7 ay, 7 gün sürdürdüğü bakanlıktan ayrıldı. Gitti halkçılar, geldi popülistler…

      Kenan Öner’i iftiralarından ötürü mahkemeye (17 Şubat 1947) veriyor, kendisini-hep gündemde tutup- yıpratmak için özellikle uzatıldığına inandığı dava iki yıl sürüyor, sonunda kazanıyor.

     Bir gün dolmuşa biniyor. Dolmuştakiler dereden tepeden konuşurken–o günlerin boy hedefi ya-söz dönüp dolaşıp Hasan Âli Yücel’e geliyor. Ne komünistliği kalıyor, ne vatan hainliği… Kulaktan dolma duyduklarını söyleyip duruyorlar, sürücü durur mu, o da veryansın ediyor. Yücel ne yapsın, o da onlara katılıyor, onlarla birlikte kendini kötülüyor. İneceği zaman sürücüye soruyor,

     “Sen Hasan Âli Yücel’i tanır mısın?”

     “Hayır, tanımam.”

     “Peki sen Müslümanlıktan, dinden imandan söz ettin. Tanımadığın, bilmediğin bir insanın arkasından nasıl konuşursun! Bu insanlığa, Müslümanlığa sığar mı?”

     “İyi ama beyim, sen de kötüledin. Peki sen Hasan Âli Yücel’i tanır mısın?

     “Tanırım, iyi tanırım, Hasan Âli Yücel benim…

     Şoför donup kalıyor bir an. Sonra,

     “Sen adammışsın be ağabey, ver elini öpeyim.”( Yücel, 1990: 8)

      Kendisine en büyük mutluluk nedir, diye sorulduğunda, namuslu bir hayat sonunda onurla ölmek, diyor. 26 Şubat 1961’de yitirdik onu. Can Yücel (1990: 12), “Ölüm elbette bir kayıptır” diyor. “Ama kazancı da vardır. Hasan Âli’nin ölümünün kazancı ise, gitgide kalpsizleşen bu toplumda hâlâ kalbi olup da o kalbin sektesinden ölen insanların bulunduğunu göstermesidir.”



                                                           KAYNAKÇA



Angı, Hacı (2004) “Hasan Âli Yücel ve Yükseliş Dönemi” Çağdaş Türk Dili dergisi Mayıs

     2004 Sayı: 195)

Coşkun, Alev (2007)Hasan Âli Yücel Aydınlanma Devrimcisi 2. Baskı İstanbul:

     Cumhuriyet Kitaplar

Eronat, Canan (1993) “Canan Eronat’ın Konuşması” abece dergisi Sayı: 79 (1-3)

Gier, Güzel Yücel (2011) “Dedem Hasan Âli Yücel’e…” Aramızdan Ayrılışının 50.   Yılında Hasan-Âli Yücel’den Günümüze Eğitim Bilim Kültür Politikaları Sempozyumu

     Yay. Haz. Kemal Kocabaş İzmir: YKKED Yay. (44-48)

Şengör, A. M. C. (2005) Hasan Âli Yücel ve Türk Aydınlanması 3. Baskı Ankara:

     TÜBİTAK Yay.

TED (1993) Hasan Âli Yücel Anma Toplantısı  Ankara: TED Yay

Turan, Şerafettin(2001) “Hasan Âli Yücel ve Kültür Politikası” Doğumunun 100. Yılında

     Hasan Âli Yücel İstanbul: MEB Yay. (44-54)

Uluköse, Güven (2008) Hasan Âli Yücel İstanbul: Kastaş Yay.

Yücel, Hasan Âli (1990) Geçtiğim Günlerden  (Önsöz: Can Yücel) İstanbul: İletişim Yay.





(*) Bu yazı Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin Çağdaş Bakış adlı e-dergisinde (Aralık 2018 Sayı: 29) yayımlanmıştır. (112-114)   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder