20 Ocak 2024 Cumartesi

VERİMLİ DERS ÇALIŞMA TEKNİKLERİ 2

                             VERİMLİ DERS ÇALIŞMA TEKNİKLERİ 2 (*)

 

                                                                                                                Recep Nas

                                                                          

      Nasıl Öğreniyoruz?

 

     Bilgi, elektriksel sinyaldir. Beyinse bilgi işleme merkezidir, kimyasal bir bilgisayardır. İnsanın her ediminde (konuşmak, düşünmek, devinmek…) nöronlar arasında elektriksel, kimyasal iletişim oluşur. Bu sinirsel ağlar birbiriyle iletişim kurduğunda öğrenme gerçekleşir. Bağlantılar ne kadar çoksa öğrenme de o kadar anlamlı olur.

     Beynin gereksinmeleri oksijen, glikoz ve sudur. Glikoz (kan şekeri) gözelerin (hücre) yakıt kaynağıdır.  Kan beyne oksijen taşır. Su da oksijen taşımayı kolaylaştırır. Susuz kalan insanın öğrenme gücü düşer (Eyüboğlu, 2004 ).

     Nöronlar, öbür nöronlardan aldıkları sinyalleri işleyerek başka nöronlara – sinapsların (çok ince boşluk) aracılığıyla – iletirler.  Bir sinir gözesi öbür gözelerden ileti aldığında – iletideki elektrik yükünün miktarına göre – bu iletiyi başka gözelere geçirip geçirmeyeceğine karar verir. Elektrik yükü güçlüyse, yani merak, yoğun bir ilgi, dikkat varsa iletir. Gelen bilginin anlamı açık değilse ya da bağlanacak yer, yani önceki öğrenmeler yoksa bilgi (elektriksel sinyal) sonraki gözelere geçirilmez (Eyüboğlu, 2004).  Bakar, ama görmez. İşitir, ama dinlemez. Çünkü bilişsel dikkatini yoğunlaştıramamış, kafası başka yerde. İşte bu durumda ileti öbür gözelere geçmez. Bilişsel dikkat, ilgisiz noktalardan uzaklaşıp amaçlanan noktayla yalnız kalmaktır.  Böylece zihin amaçlanan noktadan gelen uyarıyı daha kolay, uzun süre işleyebilir (Ceylan, 2010).                                    

     Diyelim, öğretmen öğrencilere,

     “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” dedi. Bu söz anlamlıdır, ama öğrencilerce anlamı bilinmiyorsa, anlamaları için anlamlı tümce söylemek yetmez. Bu sözü, öğrenciler, anlamadıkları, zihinlerinde tutunacak, bağlanacak önöğrenmeler olmadığı için yineleye yineleye ezberleyebilirler sadece. Ezber, anlamadan bellemedir zaten, unutulmaya da yazgılıdır. Öğrenilenler anlamlandırılmazsa, önceki bilgilere bağlanmazsa kopuk kopuk bilgiler halinde kalır, bir süre sonra da uçar gider. Bir kulağından girer, öbür kulağından çıkar.

     Birçok öğrenme bir öncekine dayalı, bir sonrakini hazırlayıcıdır. Önöğrenmeler olmadan yeni öğrenmeler oluşmaz. Örneğin çocuk sayı kavramı edinmeden dört işlemi yapamaz, dört işlem becerisi kazanmadan dört işlemi gerektiren problemi çözemez. Onun için yeni bilgileri öncekilerle bağdaştır, kaynaştır. Bilgiler birbirine tutunsun. Gözeler arasındaki bağlantılar öğrenme yoluyla oluşturulur. Bağlantıların kalıcı olması için yeni bilgilerin eklenmesi gerekir. Beyne tanıdık gelsin, anlamlaşsın. Anladıklarımızı, anlamlandırdıklarımızı daha kolay anımsarız (Robertson, 2002: 36). Mide kendisi için zararlı olan bayat, bozulmuş besini nasıl kusma yoluyla dışarı atarsa, beyin de kendine yabancı gelen, anlamlandırılamayan bilgiyi- bağlantılar sağlanamadığından - tutmaz, bu kopuk kopuk bilgiler bir süre sonra yok olur (Eyüboğlu, 2004) Bunu önlemek için bilgiyi kitabilikten kurtar, kendi sözcüklerinle yeniden üret.

     Bilgi özümsenecek, kişinin malı olacak. Nasıl yiyecek yendikten sonra sindirilip özümsendiğinde o artık vitaminse, proteinse; bilgi de beyinde dışardan alınmış yabancı bir bilgi değildir artık, öğrenenin malıdır.    

      Kişi ilgi duyduğu, meraklı olduğu konuyu kolayca öğrenir. Aklı hep ona çalışır, sürekli ona kafa yorar. Albert Einstein “Benim özel yeteneklerim yok. Ben tutkulu bir bilme meraklısıyım” diyor.

     Yemek yemek için birincil koşul aç olmak değil, iştahlı olmaktır. Açsın, ama hastasın, iştahın yok, yiyemezsin. Öğrenmek için de birincil koşul bilmemek değil, istekli, meraklı olmaktır. Gençlerin en iyi bildikleri spor (özellikle futbol), müzik, araba, sevdikleri ünlüler… Neden? Çünkü onlara zaman ayırıyor, kafa yoruyor, onları ilgiyle izliyor. Tuttuğu takımın oyuncularını sayıveriyor, kaç gol attığını, kaç puanı olduğunu biliyor.

     Bir zamanlar Abbas Güçlü’nün televizyonda bir izlencesi vardı: Pozitif Eğitim. Sokaktaki gençlere sorular soruluyordu. İşte birkaç örnek:

     “BM genel sekteri kim?”

     Bilen olmadı, iki kişi ABD büyük elçisi, dedi.

     “19 Mayıs 1919 size neyi anımsatıyor?”

     Bilmeyenler de oldu. Birisi Samsun’un kurtuluşu, dedi.

     “Tanesi 50 kuruştan 14 simit aldım. Kaç lira ödeyeceğim?”

     Biri,” Ooohoo! Buna hesap makinesi lazım” dedi. Biri de “Ne ona kafa yorayım, simitçiye sorarım” dedi.

     “Dünya Futbol karşılaşmaları kaç yılda bir yapılır?”

      Hepsi bildi.

     

      Akış

 

     Ders çalışırken akışa geçin. Akış, kendini aşma duygusudur, Kişinin kendini bile unuttuğu ruhsal durumdur. Akış, özgüdülünmeyi sağlayan en uygun yöntemdir. Akışa geçen kişi dalar, kendini kaptırır, işine odaklanır, dikkati dağılmaz. Harcanan enerji en aza iner. Zaman, uzam (mekân) kavramı yiter. Nerde?  Vakit ne, sabah mı, akşam mı? Yüksek bir yoğunlaşma bu. Kulağının dibinde davul çalınsa duymaz denir ya, öyle işte. Yaptığı işe gömülür, tat alır. Algı yapılan işle sınırlıdır. Kendinden geçme duygusu neşeyi de kendiliğinden getirir. Neşe içinde öğrenilenler de kalıcı olur (Goleman, 1998: 119-124).    

     Bir doktor uzun süren zor bir ameliyattan sonra köşedeki molozu görüp ne olduğunu sormuş, meğer ameliyat sırasında tavanın bir bölümü çökmüş, ama doktor öylesine akış içindeymiş ki bunun ayırdına varmamış (Nas, 2015: 68).

     Mihaly Csikszentmihalyi, ressam tuvalin önünde bu resmi kaça satacağını, eleştirmenlerin ne söyleyeceğini, ünlenip ünlenmeyeceğini düşünmemeli, sadece resim yapmayı istemeli, resim yapmaktan tat almalıdır, diyor. Öğrenci de öğrenmek için ders çalışmalı, bu dersten geçip geçemeyeceğini, notu, sınavı düşünerek değil. Bir öğretim üyesi, üniversite sınavlarına hazırlanan bir tanışının oğluna hatır için ders veriyormuş. Öğrenci ilerleyen dakikalarda sıkılmış, “Hocam boş ver bunları” diyor, ”bu soruya ben nasıl yamuk yaparım, onu söyle bana”

     Akışa geçmek, duygularımızın katıldığı daha insanca, daha doğal öğrenmenin etkili bir yoludur. Kişi kendini çok iyi duyumsar, bu bir en gerçek ödül olan, içsel ödüldür (Goleman, 1998:119-124).  

 

     Anımsama- Belleme

 

     Öğrendiniz, anımsamanız için bu yeterli değil, unutmamalısınız. Öğrendikten sonra bu bilgileri kendi haline bırakamazsınız, işleyeceksiniz. Ne demiş atalarımız, işleyen demir pas tutmaz. Zihin bu bilgilerle hiçbir işlem yapmazsa – hiç değilse – bir bölümü unutulur. Öğrenilenler arada bir gözden geçirilecek, yeni öğrenilenlerle ilişkilendirilecek. Anlatılacak, tartışılacak. Kullanılacak, kullanılmayan bilgi unutulur. En iyi, gerçek sorunları çözerken öğreniriz. Yinelenecek, ama bu yineleme mekanik, tekdüze olmayacak, yeni durumlarda kullanılacak. Örneğin aritmetik işlemleri oyunların içinde yapılabilir.

     Bir daha vurgulayalım, anlamak, kalıcı olmasını sağlamak için ilgili bilgileri birbirine bağlamak gerekir. Öncekilerle ilişkilendir, birbirlerine tutunsunlar, yoksa yiter gider. Beyin, anlamlandıramadığı, bağlantı bulamadığı bilgileri yok sayma, atma eğilimdedir (Eyüboğlu, 2004). Sonrası, ay Allah, unutmuşum…

     Kimi bilim insanlarınca kuşkulu karşılansa da bellek çağrışımlarla çalışır. Anahtar sözcükler bilginin kapısını aralar. Bilgiyi ilgili olaya, örneğe, anıya, öykücüğe (anekdot), fıkraya bağla. Bunlar canlı, ilginç, akılda kalıcıdır, yanı sıra bilgiyi çağrıştırır, akla getirir. Beyin ilginç, gülünç olayları çabucak kaydeder.

     Danny Boyle’ın yönettiği (2009) Slumdog Millionaire  (Çaylak Milyoner) filminin kahramanı bilgi yarışmasında sorulan soruların tümünü bildi. Nasıl bilir, diye kuşkulanıldı, sorguya bile çekildi. Oysa o sorularla ilgili yaşantılar geçirmiş, serencamlar (Başa gelen bir durum ya da olay) atlatmış. Onda derin, silinmez izler bırakan olaylara dayalı sorular çıktı karşısına. Sorulan kavramları, zorlu hayatında kendisi deneyimlemiştir. Sorunun yanıtını düşünürken yaşadıklarını anımsar, yanıtı, deneyimleri üzerinden bulur. Bir örnek vereyim: Bir soruda tabancanın markasını bildi. Çünkü çocukluk arkadaşı ona bir tabanca doğrultmuş, o arada tabancanın markasını, özelliklerini de etkileyici biçimde söylemişti: Samuel Colt (Nas, 2012:162) Atalarımız boşuna dememiş, bir musibet (Sıkıntı veren şey) bin nasihatten (öğüt) yeğdir, diye,

     Bilgiler birkaç anafikir çevresinde kümelendiğinde uzun süreli belleğe kolay geçer, kalıcı olur. Birkaç anafikir az sayıda olduğu, anlam taşıdığı, önceki bilgilerle bağlantılı olduğu için kolayca anımsanır. Anafikir anımsanınca ona mantıksal bağlarla bağlı olan ek bilgiler, ayrıntılar da anımsanır (Özakpınar, 2005: 117) Bazen tek bir anahtar sözcük yetebilir, iletişimin tanımı için ‘paylaşım’ sözcüğü gibi.

     Anlamsız olan bile kodlanarak anlamlaştırılabilir, bilgiyi çağrıştıracak anlamlı bağlar kurulabilir. İki türlü kolesterol var: HDL, LDL Biri iyi, biri kötü, ama hangisi iyi, hangisi kötü? Kalp Damar ve Cerrahisi Uzmanı Bingür Sönmez (Prof. Dr.), ilk harflerine göre birine ‘Hayırlı’, öbürüne de ‘Lanetli’ deyiverdi, şimdi hiç karıştırmıyorum, unutmuyorum.  

     Öğretmen adaylarına, yeri gelir, paratoneri kim buldu, diye sorardım, pek yanıt alamazdım. Çok önemli bilgi değil tabii, gerekirse Google’a sorulur. Ama ben örnek olsun diye sorardım. Ben biliyorum, hiç de unutmuyorum. Paratoner sözcüğünün başında ‘para’ var, bulan kişinin adında da Fransa’nın eski para birimi ‘frank’ var: Franklin

     İngilizcede olmayan harflerimiz var, neler onlar, anımsamakta zorlanırdım. Kodladım, şimdi anımsayıveriyorum: ÇÖĞÜŞ-I  ( Bir de büyük İ var.)

     Sokrates, Platon (Eflatun), Aristo… Bunlar birbirinin öğrencisi, bunu biliyorum, ama hangisi hangisinin öğrencisi, karıştırırdım hep. Kodladım, anlamlı bir sözcük oluşturdum, artık işim kolay: SOPA

     Herkesin bildiği sert ünsüzleri akılda tutma yolu: HOŞAFI İÇ TASI KAPA.

                                                                      * * *

     Erik H. Erikson’un sözüyle bitirelim: “Çalışma deliliği, çocuğun kendinin ya da başkalarının gözünde değer kazanması için tek ölçüt olarak işi ve çalışmayı görmesidir; oyundan, çevreyle ilişkilerinden ya da sevdiği her şeyden vazgeçerek sadece ve sadece çalışmadan doyum sağlar hale gelmesidir. Bu tek yönlü çalışma, bir anlamda, çalışmanın kölesi olmaktır” (Ekşi, 1990: 63).

     Çalışın, ama çalışma delisi olmayın. Okuyun, ama kitap kurdu olmayın. Yaşam, eleştirel bakarsanız, iyi bir öğreticidir, tiyatrosuyla, sinemasıyla, konferansıyla, paneliyle, sergisiyle…      

 

                                                                                                                                          

                                                           KAYNAKÇA

 

Ceylan M. Tahir “Dikkat” Cumhuriyet Bilim Teknik dergisi 12.11. 2010 Sayı: 1234

Ekşi, Aysel (1990) Çocuk, Genç, Ana Babalar Ankara: Bilgi Yayınevi

Eyüboğlu, Filiz (2004) “Beyne Dalı Öğrenme Üzerine Dünyadaki Yeni Gelişmeler”

     Cumhuriyet Bilim Teknik dergisi 6.11.2004 Sayı:920

____________ (2004) “Beyne Dayalı Öğrenmeyi Yönlendiren 12 Ana Madde”

      Cumhuriyet Bilim Teknik dergisi 27.11. 2004 Sayı: 923

Goleman, Daniel (1998) Duygusal Zekâ (Çev. Banu Seçkin Yüksel) İstanbul: Varlık Yay.

Nas, Recep (2012) İnsan Olmak Öğretmen Olmak Bursa: Ezgi Kitabevi Yay.

_________ (2015) Sağlıklı Öğretmen - Öğrenci İlişkileri Bursa: Ezgi Kitabevi Yay.

Özakpınar, Yılmaz (1989) Ders Çalışma Tekniği İstanbul: Milliyet Eğitim Yay.

Robertson, Arthur K. (2002) Etkili Dinleme (Çev. E. Sabri Yarmalı) İstanbul: Hayat Yay.

 

(*) Bu yazı ÇEK’in e- dergisi olan ÇAĞDAŞ BAKIŞ dergisinde (Aralık 2023 Sayı:49)  yayımlanmıştır. (71-75)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                         

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder